
Modern Türk şiiri, kendi yatağında ilerlerken bazen gelenekle bağlarını gevşetmiş, bazen de Batı’nın sisli limanlarına sığınmıştır. İkinci Yeni, bu arayışın en kırılgan ve en içine kapalı sahifelerinden biridir. 1950’lerin o kendine has ikliminde; toplumun gürültüsünden uzaklaşıp insanın en kuytu köşelerine, o mahzun yalnızlığına eğilen bu hareket, anlamı bir kenara bırakıp imgeyi şiirin başköşesine oturtmuştur. Bu hareketin "kuyumcu" hassasiyetiyle tanınan şairi Edip Cansever, mısralarını bir dert ortağı gibi değil, bir varoluş mimarı gibi inşa etmiştir.
Cansever’in imge anlayışı, geleneksel lirik parıltılardan ziyade, dramatik bir yayılma üzerine kuruludur. Henüz 19 yaşında ilk şiirlerini kapı komşusu Ahmet Hamdi Tanpınar’a götürdüğünde aldığı, “Bunlar çok güzel şeyler, ama çok. Ne var ki hiçbiri şiir değil” (Kaplan, 2021) eleştirisi, onun şiir serüveninde bir kırılma noktasıdır. Sefa Kaplan’a göre Cansever şiirindeki o "tedbirli gevezelik", aslında şair ile dünya arasına koyulan bir mesafelenmedir. Ebubekir Eroğlu ise bu durumu, Eliot’tan devşirilmiş akışkan bir anlatımla dünyanın en ince dokularına işleyen felsefi bir tavır olarak niteler. Eroğlu’na göre Cansever; trajedilere eğilmiş, inancını kaybetmiş ancak ona dair hatıralarını meyhanelerde ve durağan bir hayatta arayan bir "keşişin sesi"dir (Eroğlu, 2018: 55).
Cansever için imge üretmek, tesadüfi ilham an’ı değil, disiplinli bir mesaidir. Onun çalışma masasına oturmadan önce tıraş olup özel kıyafetlerini giymesi, şiire duyduğu ontolojik saygının bir yansımasıdır: “Rasgele bir ev giysisiyle ve tıraşsız olarak masaya oturduğum enderdir. Bu, şiire duyduğum özel bir saygı da olabilir, onunla anlaşmak için başvurduğum bir hile de” (Şairaneden Şiirsele, 2022, s. 160). Bu disiplin, şiirindeki imgelerin neden birer "kuyumcu işçiliği" taşıdığını açıklar. Ancak bu işçilik, Hasan Kahraman’ın ifadesiyle "imgenin sanrıyla bütünleştiği" ve kozmos içindeki varoluş sorununu çoğaltan bir insanı şiirleştirir (Eroğlu,2018).
Edip Cansever’in şiirinde varoluşsal sancı, dinsel veya mistik bir öte dünya arayışından ziyade, bireyin bu dünya üzerindeki somut varlığına ve nesnelerle kurduğu ilişkiye odaklanan seküler bir düzlemde şekillenir. Şair, metafizik bir aşkınlık yerine dünyevi olanın "hacmine" odaklanarak trajediyi mekânsallaştırır; bu durum onu, anlamın mutlaklığını reddeden ve varlığı nesnel gerçekliğin dilsizliğinde arayan felsefi bir nihilizme yaklaştırır. Cansever için boşluk, metafizik bir korku değil, modern kentin içinde köksüzleşmiş bireyin otel odaları veya pasajlar gibi geçici mekânlarda hissettiği "hiçlik" duygusudur. Bu perspektifte şair, ilahi bir teselliye sığınmak yerine insanın anlamsızlık karşısındaki duruşunu bir "şiir işçiliği" olarak kurgular ve varoluşu, eşyanın kaskatı gerçekliği üzerinden rasyonel bir hüzünle tanımlar.
Cansever imgeyi sadece eşyada değil, yarattığı insan-karakterlerde de bulur. Tragedyalar, Çağrılmayan Yakup ve Ben Ruhi Bey Nasılım gibi eserlerinde her karakter, aslında bir kavramın imgesel karşılığıdır. Ruhi Bey, yalnızlığın ve yabancılaşmanın; Yakup ise varoluşunu "çağrılmamış" olmak üzerine kuran insanın imgesidir.
Bu karakterler, Cansever'in şiirini monolog ve diyalog yapılarıyla tiyatral bir boyuta taşır; imge artık hareket eden ve konuşan bir varlık haline gelir. Yalnız, ondaki varoluşsal sancıyı dindirmez. Aksine, Cansever’in şiir evrenini kuran temel imgeler halinde tekrar tekrar karşımıza çıkar. O imgelerden biri masadır:
"Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu."
Cansever, burada yaşamın yani şaire göre anlamsızlığın nesneler üzerinden taşınabileceğini ifade eder, Masaya ne kadar nesne koyarsa insan bu dünyada o kadar belirginleşir, belirginleşme mücadelesi içindeki insan belki yorulur ama masa öyle değildir. O sallanır ama yıkılmaz. Hayatın trajedisi karşısında nesnenin gösterdiği vâkur duruştur masa. Ezcümle dünyaya ait neyi varsa üzerine koyduğu bu masa, aslında bireyin taşımakta zorlandığı hayatın kendisidir.
“Sen o karanfile eğilirsin, alıp sana veririm işte
Sen de bir başkasına verirsin daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine verir
Derken karanfil elden ele..."
Divan edebiyatımızda nadir de olsa gül yerine kullanılan karanfil imgesi, Haşim’in yârin dudağından alınmış bir katre alev olarak karşımıza çıkmıştı. Cansever’de ise duygusal bir örüntüyü işin içine yerçekimini de katarak kavramın metafizik halini reddeder.
"Mavi huydur bende,
Ve benim bütün renklerim maviye çıkar"
Mavi Türk edebiyatında umudun, özgürlüğün, Anadolulu olanın temaşası olarak görülmesine ragmen Cansever’de mavi, umuttan ziyade kaçılamayan bir kuşatılmışlığı ifade eder. Mavi bir renk olmaktan çıkıp insanın içsel bir "huyu" haline gelir. Şair, soyut bir rengi ruhsal bir katman gibi imgeleştirir. Cansever'in şiirinde mavi, çoğu zaman kalabalıklar içindeki insanın derin yalnızlığını ve o yalnızlığın verdiği estetik hüznü temsil eder.
"Kirli ağustos!
Dağılmanın beyaz organı: tuz yığınları
Alıp götürüyor beni bir hüzün gibi değil
Bir mermi gibi, bir ağrı gibi değil."
Ağustos ayının kirli ön adıyla örüntü oluşturması şairin varoluşsal sorununu dile getirmesi olarak yorumlayabiliriz. Zira doğa algısını alışılmış anlamından uzaklaştırarak kendi huzursuzluğunu dışa vurur. Şair, hüznü, hızı ve sertliği belli olan bir "mermi" imgesine dönüştürerek acının modern birey üzerindeki ani ve delici etkisini vurgular.
"Sanki hiçbir şey uyaramaz
İçimizdeki sessizliği
Ne söz, ne kelime, ne hiçbir şey
Gözleri getirin gözleri."
Şairin sanat anlayışında göz, evreni çeşitli boyutlarıyla gören bir nesnedir. Bu nesne dışındaki hiçbir sesin, sözün içindeki yalnızlığı dindiremeyeceğini ifade etmekte, huzuru sevgilinin gözleriyle bağdaştırmaktadır. Bu bağlamda ele aldığımızda göz şiirin ana omurgasını oluşturan bir imgedir.
"Zaman dediğin nedir ki
Havada asılı duran bir koku
Ya da bir bardağın dibinde kalan son yudum."
Zaman, ilerleyen bir kavram değil, nesnelerin üzerinde biriken bir tozudur şaire göre. İçsel buhranını bu dizelerle dışa vuran Cansever, zamanı somutlaştırmış duygudan duyuya aktarmıştır.
"Bir otel odasında unutulmuş biriyim
Bir otel odasında unutulmuş biriyim
Yalnızlığım benim işte bu kadar."
Oteller Şairi olarak anılan şairin şiirlerde vazgeçilmez imgelerinden biridir otel. Modern insanın hiçbir yere ait olamama trajedisini anlatır bu imgeyle. Otel, geçici bir yaşamı, her an gidilecekmiş gibi durulan; ama aslında hiçbir yere varılamayan o arada kalma durmunu simgeler.
Edip Cansever, şiirsel imgeyi alışılagelmiş 'şairanelikten' kurtararak disiplinli bir inşaya dönüştürmüştür. Tanpınar’ın erken dönemdeki eleştirileri ve şairin kendi fiziksel farkındalığı, onu dünyayı nesneler üzerinden yeniden kurgulamaya itmiştir. Onun imgeleri, titiz bir zihnin eşyaya duyduğu saygının kristalleşmiş hali olsa da bu imgeler aynı zamanda modern insanın içinde debelendiği ağır, yalnız ve çözümsüz varoluşsal sancıların en somut kanıtlarıdır. Bu nedenle Cansever’in şiiri bittiğinde akılda kalan yalnızca estetik bir mısra değil; bir masanın, bir karanfilin veya bir otel odasının zihnimizde bıraktığı o kaçınılmaz hacimdir. Öte yandan şairin, toplumsal hafızadan ziyade bireyin şahsi bunalımlarına yönelmesi; odak noktasını tamamen bireye, eve ve içsel karamsarlığa hapsetmesi bir sınırlılık olarak görülebilir. Nitekim 'Kimsenin öldüğü yok, yaşadığı da' dizelerinde somutlaşan bu nihilist ton, metafizik derinlikten yoksun, tamamen seküler bir varoluş kaygısını ortaya koymaktadır."
Kaynakça:
Necatiğil, B. Mektuplar. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2001.
Eroğlu, E.Modern Türk Şiirinin Doğası. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018.
Belge, M. Şairaneden Şiirsele. İstanbul: İletişim Yayınları, 2022.
Kaplan, S. Susanlara Hiçbir Şey Sormayınız: Holden Kitap, 2021.
Hayrettin, T. Psiko-Poetik Açıdan Edip Cansever: Dil ve Edebiyat Dergisi 123 .sayı ,syf 3
Aksaray’ın Eskil ilçesinde doğdu. Eğitimini Konya’da bitirdi. İstanbul’da bir lisede edebiyat öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Teferrüc dergisinin editörlüğünü yapıyor. Adını Yalnızlık Koydum, Yağmurlu Yüreğim, Aşiyan Yolları ve Tek Kişilik Şemsiye isimli dört şiir kitabı vardır.