Menu
Fincanın Soğuyan Yeri
Öykü • Fincanın Soğuyan Yeri

Fincanın Soğuyan Yeri

Nişantaşı’nda, Teşvikiye’ye doğru inerken iki binanın arasında sıkışmış, dışarıdan bakıldığında içeride  ne olup bittiği anlaşılmayan küçük bir kafe vardı. Vitrinin önüne birkaç sandalye atılmıştı ama kimse  orada oturmazdı. İçerideyse ışıklar hiçbir zaman tam olarak açılmaz, öğleden sonra güneşi camlardan  içeri vurduğunda bile mekânın üzerine ince bir akşam duygusu çökerdi. İnsanlar buraya biraz da  bunun için gelirdi; dışarıdaki kalabalıktan, telefonların durmadan çalmasından, birbirine yetişmeye  çalışan seslerden kaçıp birkaç saatliğine başka bir zamana geçmek için. Kapı her açıldığında  Nişantaşı’nın uğultusu içeri sızar, fakat kapı kapanır kapanmaz bu sesler duvarların arkasında kalırdı.  İçeride kahve makinesinin buharı, çay kaşığının porselene değen ince sesi ve sayfa çevirme  hışırtısından başka pek bir şey duyulmazdı. 

Ben pencerenin önündeki masada dururdum. Eskiden daha beyazdım. Şimdi üzerimde yılların  bıraktığı sarımsı bir renk, kenarımda da saç teli kadar ince bir çatlak var. Beni hâlâ kullanmalarının  sebebini bilmiyorum. Yeni fincanlar çoktan gelmişti; ince belli bardaklar, parlak beyaz porselenler,  kulpları birbirinin aynısı olan kahve fincanları... Benim kulp biraz eğri, iç tarafımda kahvenin bıraktığı  koyu bir halka var. Belki de insanlar bazı şeyleri değiştirmeyi sandıkları kadar kolay beceremiyorlardır.  Bunu yıllardır aynı masada durduğum için biliyorum. İnsanlar bir sandalyeyi, bir fincanı, bir sokağı,  hatta birini hayatlarından çıkardıklarını söylerler; sonra aynı yere oturup yokluğuna bakarlar. Ben  onların bunu kaç kez yaptığını gördüm. Aynı yere dönüp, orada artık olmayan bir şeye bakmanın ne  demek olduğunu insanlardan önce öğrendim. 

Adam her salı gelirdi. 

İlk geldiği gün sonbahar henüz kararını vermemişti. Ağaçların yaprakları sararmaya başlamış ama  dökülmek için acele etmiyordu. Hava, yazın son sıcaklığını hâlâ içinde taşıyordu. Adam içeri girdiğinde  dışarıdaki ışık bir an arkasında kaldı; sanki kapıdan içeri yalnızca o değil, Nişantaşı’nın bütün öğleden  sonrası da girmişti. Üzerinde koyu lacivert, iyi kesimli bir ceket vardı. Ceketinin altında açık renk bir  gömlek… Ayakkabıları sade ve pahalı görünüyordu; parlayan bir yenilikleri yoktu, daha çok iyi bakılmış  eski bir şeyin kendinden eminliği vardı. Saçları hafifçe kırlaşmıştı. Kırklarının başında olmalıydı.  Yüzünde gençliğini kaybetmiş bir adamın telaşı değil, yaşını kabullenmeye henüz karar vermemiş  birinin dikkatli sakinliği vardı. İnce zevkleri olduğu, hiçbir şeyi göstererek seçmediği belliydi. Ceketinin  cebinden çıkardığı güneş gözlüğü, kullandığı dolmakalem, hatta masaya otururken sandalyesini  kendine doğru çekişindeki ölçü bile bunu söylüyordu. Bazı insanların kendilerini anlatmak için  konuşmalarına gerek olmaz. Üzerlerinde taşıdıkları şeyler, onları çoktan ele vermiştir. 

Garson onu görünce başıyla selam verdi. “Her zamanki?” Adam da başını hafifçe eğdi. “Kahve.” Sesi  ne kalın ne inceydi; insanın yanında konuşulurken fark etmeyeceği, ama sonradan hatırlayacağı  seslerden biriydi. Bir süre dışarı baktı. Sonra cebinden telefonunu çıkardı, ekranına baktı, hiçbir şeyi  açmadan yeniden kapattı. Bunu iki kez yaptı. Üçüncüsünde telefonu masaya koydu ve elini üzerine  bıraktı. Birini bekliyor gibiydi. Ama bekleyen insanların çoğunda olan o huzursuz hareket yoktu onda.  Sanki beklemeyi uzun zamandır bilen biriydi; beklediği şey gelmediğinde de bunu belli etmemeyi  öğrenmişti. 

Kahvesi geldiğinde ben masaya bırakıldım. Adam beni hemen almadı. Önce buharın yükselişini izledi.  Kahvenin kokusu sıcak, koyu ve hafif acıydı. Dışarıdan ıslak taş kokusu geliyordu. Nişantaşı’nda  yağmurdan sonra kaldırım taşları başka türlü kokar; parfüm, egzoz, ıslak yaprak ve kahve birbirine  karışır. Adam bir an gözlerini kapattı. Sanki dışarıdaki kokuların içinden birini ayırmaya çalışıyordu.  Sonra beni aldı ve ilk yudumu içti. Elinin sıcaklığı kulpuma geçti. İnsanların ellerinden de çok şey  öğrenilir; bunu yıllar içinde öğrendim. Kimi fincanı sıkıca tutar, kimi parmak uçlarıyla dokunur, kimi 

içindeki içecek bitene kadar bırakmaz. Adam beni hiçbir zaman sıkmazdı. Sanki elindeki şeyin  kırılabileceğini değil, kaybolabileceğini düşünür gibi dikkatli tutardı. 

O gün uzun süre kaldı. Kitap okudu, birkaç sayfa çevirdi. Bir ara kitabı masaya bıraktı ve hiçbir şey  yapmadan pencereye baktı. İnsanların kaldırımda yürüyüşlerini izledi. Bir kadın köpeğini  çekiştiriyordu. İki genç kız vitrin camında kendilerine bakarak saçlarını düzeltti. Yaşlı bir adam karşı  kaldırımda durup bir binanın tepesine baktı. Adam bütün bunları izledi. Yüzünde hafif, belli belirsiz bir  merak vardı. Sanki başkalarının hayatlarına bakmak, kendi hayatının kapısını bir süre kapatmasına  yarıyordu. Ben onun dışarıya bakışını zamanla tanıdım; gerçekten bir şeyi izlediğinde gözleri hareket  ederdi, düşünürken ise tek bir noktada uzun süre kalırdı. O gün çoğu zaman düşünüyordu. 

Kadın ilk kez birkaç hafta sonra geldi. 

İçeri girdiğinde yanında aceleyle taşınmış bir hava vardı. Saçları tam toplanmamıştı; birkaç tutam  yüzüne düşüyor, o da her seferinde aynı hareketle onları kulağının arkasına itiyordu. Üzerinde açık renk, ince bir ceket vardı. Çantasını sandalyeye bıraktı, oturdu, sonra yeniden kalkıp çantasının  fermuarını kontrol etti. Bir şeyi unutmuş olabileceğini düşünüp çantasını açtı, içindekilere baktı:  telefon, cüzdan, anahtar. Sonra hiçbirini aramadığını fark etmiş gibi çantayı kapattı. Bu hareketi  gördüğümde onun da buraya yalnızca oturmak için gelmediğini düşündüm. İnsanlar bazen yanlarında  olmayan bir şeyi ararlar; neyi aradıklarını bilmeden. 

Defterini çıkardı. 

Adam o sırada kahvesini karıştırıyordu. Kaşığın fincana değen sesi, içerideki sessizliği kısa süreliğine  bozdu. Kadın çay söyledi. Garson uzaklaşırken defterin kapağını açtı. Sayfanın ortasında birkaç  karalama vardı. Önceki günlerden kalmış olmalıydı. Kadın kalemini eline aldı, bir şey yazmaya başladı.  Birkaç kelime. Sonra durdu. Yazdığının üstünü çizdi. Yeniden yazdı. Bu kez daha uzun. Sonra sayfanın  kenarına küçük bir ev çizdi. Evin penceresine perde yaptı. Perdenin bir tarafını sildi. Bir süre baktı ve  evin tamamını karaladı. 

Adam bütün bunları görmüyormuş gibi yaptı. 

Ama görüyordu. 

Bunu, kadının kaleminin durduğu her an başını kaldırmasından anladım. Kadın bir şey yazarken adam  kahvesine bakıyor, kadın dışarı baktığında adam kitaba dönüyordu. Aralarında iki masa vardı. İki masa  ve kimsenin adını koymadığı bir dikkat. Ben o iki masanın arasında durduğum için ikisinin de  bakışlarının nereye gittiğini görebiliyordum. Bazen adamın bakışı kadının ellerinde kalıyordu. Bazen  kadın, adamın kitabın arkasından kendisine baktığını hissediyor, ama başını kaldırmıyordu. İnsanlar  birbirlerini fark ettiklerinde önce gözlerini değil, bedenlerini saklıyorlar. Kadının omuzları biraz  dikleşiyor, adamın eli fincanımın kulpunda bir an fazla kalıyordu. 

Kadının çayı geldi. 

İnce belli bardaktan yükselen buhar yüzüne vurdu. Kadın bardağı iki eliyle kavradı. Adam, kendi  fincanının arkasından onu izledi. Kadının elleri gençti. Bunu yaşını bilmeden de anlayabilirdiniz.  Parmaklarında acele vardı. Kalemi tutuşunda da. Sanki düşünceleri ellerinden daha hızlı hareket  

ediyor, elleri onlara yetişmeye çalışıyordu. Bazen yazarken dudağının kenarını hafifçe ısırıyor, sonra  bunu fark edip bırakıyordu. Bir kelimenin üzerinde uzun süre durduğu oluyordu. Bazı kelimeleri ise hiç  düşünmeden yazıyordu.  

Adam bunları fark etmeye başladıkça kadının defterine değil, ona bakmak için gelmeye başladığını  henüz kendine söylemiyordu. Önceleri kadının ne yazdığını merak etmişti; sonra neden her seferinde 

aynı masayı seçtiğini, çayını neden hep biraz soğuttuktan sonra içtiğini, dışarıya bakarken neden  bazen gülümsediğini merak etmeye başladı. Daha sonra, kadının gülümsemediği günleri merak eder  oldu. Bir insanın yüzündeki eksikliği fark etmek, varlığını fark etmekten daha ileri bir şeydi. Adamın  merakı da böyle değişti. Önce bir defterin sayfasına takılmıştı gözü; sonra o sayfayı tutan ellere, o  ellerin sahibine ve nihayet onun kendisinden habersiz kurduğu hayata. Ben de bunu onun kahvesini  içme biçiminden anlamıştım. Önceleri kahvesini bitirip giderdi. Sonraları fincanın dibinde biraz  bırakmaya başladı. Kadın gelmişse daha uzun oturuyor, kadın gitmişse kahvesini aceleyle  tamamlıyordu. Bir fincanın başında geçen zamanın, insanın içindeki zamandan ayrı olduğunu böyle  öğrendim. 

Kadın salı ve perşembeleri geliyordu. Adam önce yalnızca salı günleri gelmişti. Bir süre sonra  perşembeleri de gelmeye başladı. Bunu kimse fark etmedi. Ben ettim. Kadın da etmiş olabilir. Çünkü  bir perşembe günü adam içeri girdiğinde kadın başını kaldırdı. Bakışları bir an karşılaştı. Kadın hemen  defterine döndü. Adam gülümsedi, garsona kahvesini söyledi ve yerine geçti. O gün adam kadının  defterine daha çok baktı. Kadın yazmıyordu. Defter açık, kalem elinde, ama sayfaya dokunmuyordu.  Adam kendi kendine, Ne yazıyordu acaba? diye düşündü; sonra bundan utanır gibi kahvesini  karıştırdı. Kadın başını kaldırdı. Adam hemen dışarı baktı. İnsanların birbirlerinden sakladıkları ilk şey  meraklarıdır. Çünkü merak etmek, karşıdakine bir yer açmak demektir. Adamın açtığı yeri kendisi bile  görmek istemiyordu. 

Zamanla birbirlerinin küçük alışkanlıklarını öğrendiler. Kadın, adamın kahvesini şekersiz içtiğini  biliyordu. Kahvenin ilk yudumundan önce beni iki eliyle tutmadığını, yalnızca sağ eliyle kavradığını,  bazen garsona kahvesinin yanına küçük bir bardak su istediğini ve suyu kahveden önce içtiğini  biliyordu. Adam da kadının çayına şeker atmadığını, fakat her seferinde tabağın kenarında duran iki  şekerden birini parmaklarının arasında çevirdiğini biliyordu. Defterini açmadan önce kapağına iki kez  parmaklarıyla belli belirsiz vurduğunu, yazarken bazen ayağını sandalyesinin ayağına doladığını,  düşünürken alt dudağını içeri çektiğini biliyordu. Bunlar bir insanı tanımaya yeter miydi, bilmiyorum.  Ama ben yıllardır insanların birbirlerini çoğu zaman büyük sözlerle değil, böyle küçük tekrarlarla  tanıdıklarını görüyorum. 

Bir gün kadın gülmeye başladı. Telefonunda gördüğü bir şeye değil, defterine yazdığı bir şeye. Kendi  yazdığını okuyup birden güldü. Adam onu izledi. Kadın gülmeyi bıraktıktan sonra bile yüzünde küçük  bir ışık kaldı. Adamın içinden, Bunu kim görmüştür? diye geçti. Bu düşünce onu şaşırttı. Kadının  hayatında kendisinden önce kimlerin olduğunu merak etti; kimin yanında böyle güldüğünü, kimin onu  susturduğunu, kimin beklettiğini, hangi evden çıkıp buraya geldiğini, eve döndüğünde defterini  nereye koyduğunu, gece yatmadan önce son düşündüğü şeyin ne olduğunu... Bir insanı tanımadan  onun geçmişini merak etmek tehlikeli bir yakınlıktı. Yine de merak etti. Çünkü artık kadının burada  olmadığı saatlerde bile onun hayatının devam ettiğini düşünmeye başlamıştı. Ben bunu adamın  yüzünden değil, masada bıraktığı ellerinden anlıyordum; kadın gittikten sonra parmakları uzun süre  aynı yerde duruyordu. 

Bir öğleden sonra kadın çok erken geldi. Adam henüz yoktu. Çayını söyledi, defterini açtı ve uzun süre  boş sayfaya baktı. Sonra yazdı: 

Neden gelmesini bekliyorum? 

Bir süre sonra altına: 

Gelirse ne olacak?

Sonra kalemi bıraktı. Bu iki sorunun arasındaki boşluk, sayfanın geri kalanından daha büyüktü. Adam  içeri girdiğinde kadın defteri kapattı. Adam onu gördü, kadın da onu. Adam o gün ilk kez  gülümseyerek başını eğdi. Kadın da aynı şekilde karşılık verdi. Bu kadardı; ama adam yerine  oturduğunda yüzündeki o sakin ifade bir an dağıldı. Kendi kendine kızar gibi başını öne eğdi,  parmaklarını masanın üzerinde birbirine geçirdi. Ben onun dudaklarının kıpırdadığını gördüm. Bir şey  mırıldandı. İnsan kendine yönelttiği bazı soruların cevabını bildiği için susar. Adam da biliyordu galiba;  yalnızca o cevabın sesini duymaya henüz hazır değildi. 

Sonbahar ilerledi. Kafe akşamları daha erken kararıyordu. Camın dışında hava kurşuni bir renge  bürünüyor, dükkânların ışıkları kaldırım taşlarında uzuyordu. Nişantaşı’nın kadınları ve erkekleri  vitrinlerin önünden geçiyor, arabalar dar sokaklarda ağır ağır ilerliyordu. İçerideyse zaman başka türlü  akıyordu. Kadın artık adamın geliş saatini biliyordu; adam da kadının. Bazen biri diğerinden beş dakika  önce geliyordu ve o beş dakika, ikisi için de beklenmedik kadar uzun sürüyordu. Adam kapıdan içeri  girdiğinde kadın kalemini bırakıyor, kadın geldiğinde adam kahvesinden henüz ilk yudumu almamış  oluyordu. Birbirlerinin hayatına böyle küçük işaretlerle yerleşiyorlardı ve yine de konuşmuyorlardı.  Belki de onları birbirlerine yaklaştıran şey tam olarak buydu: Henüz hiçbir şeyi açıklamak zorunda  değillerdi. 

Bir gün adam kadının defterini masada unuttuğunu gördü. Kadın tuvalete gitmişti. Defter açıktı. Adam  bakmamak için gözlerini başka yere çevirdi, parmak uçlarıyla birkaç kez masaya vurdu beni hızlıca  eline aldı ayağa kalktı ve masaya yöneldi. Sayfanın ortasında tek bir cümle vardı. Adam uzun süre o  cümleye baktı. Sonra başını kaldırdı. Kadın masaya dönüyordu hemen gözlerini kaçırdı ve telaşla  garsona yeni bir kahve istediğini belirterek masasına geçti. Adamın yüzündeki ifade meraktan sıyrılıp  bir katılığa dönüştü. Ne yazıyordu bilmiyorum okuyamıyorum da ama onu rahatsız ettiği gerçekti.  Birkaç kez sakallarına gitti parmakları düşünceleri karamsarlaşmıştı bakışları keskinleşmiş mizacı  sertleşmişti. Kadın defteri kapattı. Hiçbir şey söylemedi. Ama o gün adam kahvesini içerken fincanımı  her zamankinden daha yavaş tuttu. Bir şeyin ona ait olmadığını bilmekle ona dokunmak arasındaki  farkı düşünüyordu belki. Ben bunu bilemem; ama insanın elindeki fincanı nasıl tuttuğundan ne kadar  kararsız olduğunu anlayabiliyorum. 

Bir salı günü adam gelmedi. Kadın önce fark etmedi. Çayını söyledi, defterini açtı, bir süre yazdı. Sonra  kapıya baktı. Kapı açıldı; başka biri girdi. Kadın yeniden yazmaya başladı. Beş dakika sonra yine kapıya  baktı. Adam yoktu. Çay soğudu. Kadın bardağı eline aldı, bir yudum içti ve yüzünü buruşturdu. O gün  defterine hiçbir şey yazmadı belki yalnızca birkaç karalama. Ben onun çayını bitirmeden masadan  kalkışını izledim. Kapıya yönelirken bir kez daha arkasına baktı. İnsanların bekledikleri biri  gelmediğinde kapılara böyle baktığını çok gördüm. Sanki kapının açılmaması, içerideki bütün sesleri  biraz daha belirginleştiriyordu. 

Ertesi hafta adam geldi. Kapı açıldı. Kadın başını kaldırdı. Adamın yüzünde hafif bir yorgunluk vardı.  Kadın ona baktı. Adam gülümsedi. Bu kez kadın gülümsemedi; yalnızca baktı. Adam masasına oturdu,  kahvesini söyledi. Kadın defterini açtı. Bir süre sonra adam fark etti: Kadının kalemi hareket  etmiyordu. 

“Yazmıyor musunuz bugün?” Adamın kendi sesini duyunca şaşırdığı belliydi. Kadın da şaşırdı. İlk kez  birbirleriyle konuşuyorlardı. Kadın deftere baktı. “Bazen yazacak bir şey bulamıyorum.” 

Adam gülümsedi. “Bence yazacak çok şeyiniz var.” Kadın başını kaldırdı. “Bunu nereden  biliyorsunuz?” Adam cevap vermedi. Çünkü cevabı çok açıkmış gibi görünüyordu. Çünkü sizi izliyorum. Bunu söyleyemezdi. Kadın da onun söylemediği şeyi anlamış gibiydi. 

Çayından bir yudum aldı.

“Ya siz?” 

“Ben?” 

“Buraya neden geliyorsunuz?” 

Adam dışarı baktı. Nişantaşı’nın akşam ışıkları camda titreşiyor, karşı binanın pencerelerinde yanan  lambalar sanki başka insanların hayatlarından kopup buraya düşüyordu. 

“Bilmiyorum,” dedi. “ Keyifli ve sakin bir yer ondan dolayı galiba ama sanırım siz beklediğiniz birini yazmak için geliyorsunuz?” 

Kadın gülümsedi. Sonra yeniden sustular. Fakat bu kez sessizlik eskisi gibi değildi; içinde söylenmiş,  henüz anlamını bulamamış bir cümle vardı. Adam kahvesini içmeye devam ederken kadının defterine  bakmadı. Kadın da kalemini yeniden eline aldı ama yazmadı. İkisi de karşılarında duran şeyi  bozmaktan çekiniyor gibiydi. Ben ise masanın üzerinde, yıllardır insanların sustuğu şeylere tanıklık  eden bir fincan olarak, sessizliğin de bazen bir konuşma biçimi olduğunu bir kez daha anladım. 

O gün kafe kapanırken kadın defterini çantasına koydu. Adam ayağa kalktı. Kadın kapıya yöneldi.  Adam arkasından baktı. Kadın kapının önünde durdu fakat arkasını dönmedi. 

“Yarın burada olacak mısınız?” diye sordu. 

Adam birkaç saniye sustu. Sonra, “Olacağım,” dedi. 

Kadın başını hafifçe salladı. Kapı açıldı, minik adımlarla dışarı çıktı. Adam birkaç saniye sonra onun  ardından yürüdü. Ben masada kaldım. Kadının çayının kokusu hâlâ havada geziniyor, adamın  kahvesinin acılığı içimde ağır ağır soğuyordu. Dışarıda sonbahar gecesi başlamıştı; henüz kış değildi.  Ağaçların üzerinde birkaç yaprak kalmıştı ve kaldırımda yürüyen insanların ayaklarının altında ezilen  yapraklardan ince, kuru bir ses yükseliyordu. Kapının camından ikisini gördüm. Kadın önde yürüyordu,  adam birkaç adım gerisinde. Onu takip etmiyor gibiydi ama aslında yalnızca aynı yöne gidiyordu. Bir  süre sonra kadın durdu ve arkasına baktı. Adam da durdu. Bu kez ikisi de gülümsedi. Sonra yürümeye  devam ettiler. 

Aralarında hâlâ birkaç adım vardı. Ama artık o mesafe iki masa değildi. Bunu o gece ilk kez anladım.  Çünkü bazı insanlar birbirlerine yaklaşmadan önce birbirlerinin sessizliğine yerleşirler; birinin  diğerinin hayatında ne zamandır bulunduğunu fark etmek için de çoğu zaman bir başlangıç anına  ihtiyaç duymazlar. Belki başlangıç diye bir şey yoktur. Belki yalnızca, insanın bir gün dönüp baktığında  çoktan başlamış olduğunu fark ettiği bir yakınlık vardır. 

Ekim Betül

1997 Manisa doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Ana Bilim Dalında, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. İzmir’de bulunduğu sıralarda Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nda görev aldı. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda muhabir olarak çalışmaya başladı. Halen TVve radyo kanallarında sinema programları yapmakta. Lise öğrenimi yıllarından bugüne öykü ve şiir kaleme alıyor.

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları