Menu
BİR KESE ALTIN BİR KOLİ KİTAP
Öykü • BİR KESE ALTIN BİR KOLİ KİTAP

BİR KESE ALTIN BİR KOLİ KİTAP

Tatilden görev yerine dönerken heyecanlıydı. Üzüntü ve sevincin harmanlandığı karışık bir duygu yaşıyordu. Aileden, yakınlardan ve dostlardan ayrılmak kolay değildi. Ama okumaya aç, bilgiye susamış, kitap okumayı seven öğrencilerin, kendini, getireceği yeni kitapları bir an önce eline alıp okumayı düşünen, bekleyen, arzu ile yolların ve geçmesi gereken günlerin hesabını yapan öğrencileri vardı.
Zaten memleketine uzak bölgeye gitmedeki, kendini kamçılayan duyguları bu sebeptendi. Gidecek ve onlara “Bakın çocuklar! Size nice kitaplar, nice bilgiler, nice yollar verecek kitaplar getirdim.” diyecekti.
O anda, öğrencilerdeki isteği görmesi, arzu içinde kitaba uzanan o öpülesi ellere bakması, yalvaran gözlerle; daha yok mu, hepsi bu kadar mı? diyecek öğrencilerin varlığını düşünecek ve daha çok istekli davranacak, daha çok onlara yakın olacak, daha çok çalışacak, daha çok okuyacak, daha çok okutacaktı...
Zaten bunun içindi sabrı, bunun içindi çalışmaları... Okuyan insanları yetiştirmek. Okuma alışkanlığını elde ettikten sonra artık kendi yollarını bulabilir, aydınlık yolları keşfedebilir, aydınlık yollar açmaya devam edebilirdi.
Dünyayı da bu düşünceleri ile daha anlamlı, daha güzel, daha yaşanabilir buluyordu. Bütün bu gayretin temelinde bu inanmışlık vardı. Okumayı sevdirmek, sevdirebilmek, yaşam biçimi olduğunu göstermek...
Gençliğinin verdiği bu aktifliği, idealleri ile bütünleşince ayrı anlamlar, ayrı düşünceler, ayrı okumalar sağlıyordu kendine.
Bunca yol, bu minibüsle kat edilmezdi. Zorluğuna rağmen binmeliydi. Çünkü kendini bekleyen öğrencileri vardı. İdealleri vardı. Geç kalmaması, zamanında görev yerine ulaşması gerektiği düşüncesi onu alıp yıpranmış, dökülmek üzere olan minibüse götürdü. “Dünya da bir yolculuk zaten, onun zorluklarına katlanıyorsak; bunun da sıkıntılarına katlanmam gerekir” diyerek kitap dolu kolileri minibüste boş bulunan yerlere yerleştirdi.
Şoförün kolilerin ağırlığından şikâyet etmesine aldırış etmedi. Sadece:
- Onlarda kitap var. Kitaplar ağır olur, diyerek minibüse bindi.
Gece, yolculuğu düşünmek, sorgulamak için uygundu. Düşündü ve yaptıklarını sorguladı. Geçek hesaptan önce kendini hesaba çekti. Sorular belirdi zihninde. Cevaplı ve cevapsız sorular peş peşe öncelik sırası için yarıştı. Daldı gitti çoğu zaman, hayatın gerçekliğini kökten sorgulayarak.
Yorgun göz kapakları kapandı. Rahat olmayan koltukta bir o yana bir bu yana döndü durdu. Rüya mı gerçek mi olduğuna karar vermediği bazı görüntüler, düşüncelerin sarmalında yolculuk gecenin derinliğine doğru ilerledi.
Bir an her şeyin durduğu hissini yaşadı, zamanın bile. Mekânın yok olduğu ya da mekânsızlığın varlığını ispat etmek stercesine bir inkıta... Ya da tarifi mümkün olmayan bir hâldi. Zaman içinde zaman da denebilirdi buna. Olur muydu, var mıydı? bilmiyordu. Yaşadığı farklıydı. Kendisi de anlamıyor ve anlatamıyordu. Sadece yuvarlanıyor gibi bir histi boğucu ve ürkütücü. Ölümle yaşamdı belki de tarif edemediği his. Hangisi galip gelecekti o da bilmiyordu. Yuvarlanma devam etti...
Yaşadığı, ilk duyduğu gürültü ile başlayan bir kazanın arakada bıraktıklarıydı içinden çıkamadığı, gerçek mi, hayal mi olduğunu anlayamadığı durum. Kazaydı neticede planlanmış ve önüne geçilememiş...
Nihayet ne olduğunu anlayamadığı yuvarlanma, sükûnete kavuşmuş, durmuştu. Sadece iniltiler duyuluyordu içerde ve dışarıda. Karanlıklar boğucuydu ama şimdi daha çok boğuyordu. Hatta şaşkınlık ifadesine bile ihtiyaç duyulmuyordu hiçbir şey görünmeyen bu ortamda.
Telaşlı sesler, korku dolu ünlemeler ve insanın yüreğinin yağını eriten inlemeler yankılandı kulaklarda ve karanlığın kucağında.
Herkesteki korku, panik, heyecan ve üzüntü, yakınları ya da tanıdıklarının yaşayıp yaşamadığı noktasındaydı. Öğretmen Ömer’in böyle bir derdi olamazdı. Kimseyi tanımıyordu. Zaten yolculuk gece boyu lambaları bile doğru dürüst yanamayan bir minibüsle devam etmişti.
Kendini yokladı bir şey anlayamadı. Kendini dinledi, sağlam mıydı, değil miydi yine anlayamadı. Kafası karışmıştı. Ölmüş olamazdı. Yoksa bu iniltileri nasıl duyacaktı. Ama kendini de dışarı atamıyordu. Sanki üzerinde büyük bir yük vardı, ya da bir dağın altında kalmıştı da dermansızdı eli, kolu, ayağı...
Nice bir zaman sonra birilerinin yardımıyla dışarı çıktı. Ayaktaydı ve yaşıyordu. Hiçbir şeyi yoktu. Uyumaya çalışırken “ölsem nasıl hesap veririm?” düşüncesi, aklına düştü. “Evet, işte hesaplaşmak için bir zaman daha, ya da bir imkân” diye düşündü.
Herkesin yola doğru gittiğini gördü. Ellerindeki çakmak ve diğer ışıklarla yürüyorlardı. Ömer öğretmen de yürüdü. Yola ulaştıktan nice bir zaman sonra gün ışımaya başladığında, durumun felaketi, vahameti, şiddeti aydınlık ile yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.
Aman Allah’ım bu neydi böyle? Anlatılır gibi, bakılır gibi, dayanılır gibi değildi.
Güneşle birlikte bütün gerçekliğiyle ortadaydı kazanın sonucu.
Son model bir araba, nerdeyse ikiye katlanmış bir hurda yığını haline gelmişti. Bu kadar sürat, bu kadar düşüncesizlik olur muydu? İşte hız felaketinin sonucuydu yaşananlar. Yoldan geçenlerin ve kaza mahalline ulaşanların yardımıyla, sıkıştıkları ya da yapıştıkları yerlerden çıkarıldı arabanın içindekiler.
Ve kan revan içindeki mekânın bir kenarına konularak üzerlerine gazete kâğıtları örtüldü.
Yeni evlenmişlerdi. Birkaç günlüktü birliktelikleri...
Sabahın ilk ışıkları ile babası geldi kazada ölen gencin. Cip çok gösterişliydi. Göz alıyordu, çekiyordu kendine bakanları...
Adam abradan indi. Çok rahat bir şekilde oğlunun üzeri gazete örtülü cesedine doğru yürüdü. Gazeteyi hafifçe araladı. Oğlunun yüzüne baktı. Geri çekildi. Duraksadı, elini çenesine götürdü. Olduğu yere çömeldi. Bir müddet öylece kaldı. Etrafındaki insanlar onu teselli etmek için yanında bekliyordu ama onun buna ihtiyacı yoktu sanki.
Bir süre geçince olduğu yerden kalktı. Az ötede üzerinde gazeteler örtülü olan gelinin yanına bile uğramadan hurda haline gelmiş arabaya doğru yöneldi. Arabanın etrafını kaç defa döndüğünü kimse sayamadı. Bir şeyler aradığı ayan beyan ortadaydı. Bir tarafta cesetler varken, onları umursamadan bir şey araması bunu gösteriyordu.
Arabadan birkaç metre ilerde, yolun bittiği yerde bir keseyi eline aldı. Yüzünde gülücükler oluştu. Etrafa saçılan diğer altınları da topladı hışımla...
Oradakiler şaşkınlık içinde bakakaldılar. Anlayamadılar. Bir anlam vermediler adamın davranışlarına. Belki de “vicdansızlık örneği” diye ibretle baktılar adama.
İşte, canı ciğeri gözünün önündeydi. Hiçbir şey götürmemiş, götürememişti. O da götürmeyecekti. Anlaşılır gibi değildi. Zaten bazı şeyler anlaşılmadığı için yaşanırdı. Hayatı da anlayamadığı şekliyle yaşıyordu. Söylenecek bir şey olamazdı.
Nice bir zaman sonra keşif için gelen yetkililerin işaretiyle cesetler kaldırıldı. Araba yoldan çekildi. Yol yıkanıp trafiğe açıldı.
Adam, aradıklarını bulmanın rahatlığı ile önünde duran yaşanacak yola doğru yürüdü gitti.
Ömer Öğretmenin geldiği gariban araba hâla olduğu yerde yan yatıyordu. Ömer Öğretmen dağılan kitaplarını topladı. Yoldan geçen bir kamyona attı ve yolculuğuna devam etti.
Kendini, kitapları bekleyenler vardı. Hayat devam ediyordu. Üzerine düşenleri yerine getirmesi gerekiyordu. Sorgulanacak, doğrusu bulunacak, yaşanacak bir yol vardı önünde. Yürümeliydi. Yürüdü gitti.

Diğer Yazıları