Menu
KÖPRÜDE BALIK TUTAN KENYALI ÇOCUK
Haberler • KÖPRÜDE BALIK TUTAN KENYALI ÇOCUK

KÖPRÜDE BALIK TUTAN KENYALI ÇOCUK



Bir fotoğraf bazen gösterdiğinin çok fazlasını çağrıştırır. Galata Köprüsü'nün üstünde, Kenyalı bir çocuk balık tutuyor. Yanında Moğol kızı, Zulzaya... Kenyalı Paul, ihtiyar balıkçıya 'kolay gelsin' deyince adam şaşırıyor. "Tanıdım seni" diyor. "Siz Türkçe Olimpiyatları'na gelen çocuklarsınız..." Onları tanıyoruz artık, yedi yıldır, bu mevsimde Afrika'dan, Balkanlar'dan, Rusya'dan, Kafkaslar'dan çıkıp geliyorlar.

Bize benzemiyor ama bizim gibi konuşuyor, bizim şiirlerimizi, şarkılarımızı okuyorlar. Sonra, o ihtiyar balıkçı gibi hepimizi şaşırtıp gidiyorlar. Gözümüzle görmesek, seslerini duymasak, dokunmasak, bir rüya olduklarını düşüneceğiz. Başka gezegenlerden gelmiş uzak akrabalarımız sanacağız onları.

Yine de bir rüya olmalı bu. Böyle sıra dışı güzelliklerin ancak hayal edilebileceğini düşünürüz yahut rüyada görüleceğini... Bilmeyiz ki o rüya çok, çok uzun yıllar önce görülmüş ve gerçeğe dökmek için birileri erkenden kalkıp gitmişler. Şimdi biz daha uyanmadan, uyku sersemliğini üzerimizden atmadan, tutup ellerinden o çocukları getirmişler. Hayretimiz, şaşkınlığımız, belki de inanmak istemeyişimiz bundan.

Yüzünde bizimkine benzer bir gülümseyişle Türkçe konuşan, şiir okuyan siyahî çocuk, bende uzak ve dokunaklı hatıraları uyandırıyor nedense. Bir gurbete gidiş ve hudut boylarından kaçış öyküsünü. Refik Halid Karay'ın Gurbet Hikayeleri'ndeki Eskici ve Gözyaşı öykülerini hatırlar mısınız bilmem. Eskici'de, o talihsiz savaş yıllarının ardından, önce babadan yetim kalan sonra da annesini yitiren beş yaşındaki Hasan, konu komşunun yardımıyla vapura bindirilip uzaklara, Filistin'in sapa bir kasabasındaki halasının yanına gönderilir. Dilini bilmediği insanların yanına giden Hasan, susacak, haftalarca susacaktır. Bir gün halası, sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırır. Küçük Hasan, tek katlı evin avlusuna iskemlesini koyup mukavvaya benzeyen kalın derileri incecik bıçağıyla kesmeye duran, ağzına bir avuç çivi dolduran bu hırpani kılıklı adamı hayretle seyrediyordur. Bir aralık nerede, kimlerle olduğunu unutan çocuk, anadiliyle soruverir: "Çiviler ağzına batmaz mı senin?" Eskici, başını şaşkınlıkla kaldırıp Hasan'ın yüzüne bakar: "Türk çocuğu musun be!" "İstanbul'dan geldim..." "Ben de o taraflardan, İzmit'ten..."

Altı aydan beri susan Hasan, durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, gevrek ve billur sesiyle sürekli konuşur. Adam, artık erişemeyeceği, yurdunun bir deresini, bir rüzgârını, bir türküsünü dinliyormuş gibi çocuğu dinler. Sonra işini tüketir ve kalkıp gitmeye davranır. O zaman görür ki memleketlisi miniminnacık Hasan ağlıyor. Başka söz bulamaz, "Ağlama be, ağlama be!" Hasan, bir daha Türkçe konuşacak birini bulamayacağına ağlamaktadır.

Gözyaşı hikâyesinde, Balkan Savaşı kopunca, hudut boylarından akın akın kaçan kalabalıktaki dul Ayşe'nin öyküsü anlatılır. Gece vakti, arkasında düşman, Ayşe at üstünde kafileye yetişmeye çalışmaktadır. Beline sımsıkı yapışan beş yaşındaki Ali, önünde ata bağlanmış kızı Emine, kucağında bir yaşındaki bebeği... Yağmur çıldırmış, sular kabarmaktadır. Ali uyursa düşüp kalacaktır, Emine uyursa yuvarlanacaktır. Kucağındaki Osman uyumazsa gidemeyeceklerdir. "Uyuma Ali, uyuma Emine, uyu Osman'ım!" diye yalvarır. At yığılıp kalır. Emine düşer, Osman'ın canı uçup gider. Ali'yi kurtardım diye şükrederek seyirtir Ayşe, kafileye yetişir. Sabaha karşı bir Türk köyüne gelirler. "Kalk Ali kurtulduk, kalk Ali!" Ali'nin canı bedeninden çekileli çok olmuştur...

O karanlık rüyanın üzerinden çok yıllar geçti. Hasan'ın konuşacak bir adam bulamadığı için sustuğu Arabistan çöllerinde, Afrika'da binlerce çocuk Türkçe konuşuyor. Şimdi yedi kıtanın herhangi bir yerine yolu düşen Türkler, mutlaka Türkçe konuşan birine rastlıyor. Balkanlar'dan çekilip gelen Ayşe'lerin torunları, uzak hafızalarında o kederli akşamlar, dünyanın uzak ülkelerine gidip yerleşiyor; çocuklarını, Ali'leri, Emine'leri oralarda büyütüyorlar.

Dedim ya, Galata Köprüsü üzerinde balık tutan Afrikalı çocuğun fotoğrafı, bir fotoğraftan öte öyküler çağrıştırıyor. Türkçe Olimpiyatları dediğimiz şu bahar rüyasının dünyalara sığmaz ne çok anlamı var!

(ZAMAN. 30 MAYIS 2009)