Menu
AYŞE ŞENER'LE 28 ŞUBAT ÜZERİNE SÖYLEŞİ
Haberler • AYŞE ŞENER'LE 28 ŞUBAT ÜZERİNE SÖYLEŞİ

AYŞE ŞENER'LE 28 ŞUBAT ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Geçmiş muhayyilemizde derin izler bırakır. Geçmişimizle, bu günlerimizi, yarınlarımızı inşa ederiz. Geçip giden dünya hayatını anlamlandırmaya, kendi öz değerlerimizi yitirmeden hak ve hakikat yolcusu olmaya doğru adım alırız. Toplumsal anlamda, kendi coğrafyamızda yaşanan tüm siyasi, politik, askeri süreçler bireylerin yaşantılarına büyük etkiler yapar. Son dönemde yaşadığımız özgürlükler ve hak ihlalleri doğrultusunda, inançlı insanların üzerinden bir silindir gibi geçen 28 Şubat post modern darbe süreci de eğitimcisiyle, entelektüeliyle, sıradan insanıyla bu toprağın bağrında yetişmiş, inancını koruma uğruna mücadeleler vererek, hesap gününe doğru yürürken kendi öz değerlerini titizlikle korumaya çalışan tüm samimi bireylere travmatik sancılar ve haksızlıklar yaşatmıştır.

Ayşe Şener, Konya’da doğup büyümüş, alim bir babanın kızı olarak kendi isteğiyle ilahiyat eğitimi almış, önce Kuran öğrencisi, sonra Kuran-ı anlatmak için belde belde dolaşan, ilahi öğretiyi anlatma ve yaşatma noktasında eşsiz çalışmalar yapan, kozasını kıran ender şahsiyetlerden. 28 Şubat sürecinde, hiçbir şekilde geçerliliği olmayan bahanelerle haksızlıklara uğramış, bu süreci yine iman ettiği sıkı sıkıya sarıldığı yegâne Kitab’a bağlılığıyla aşmaya çalışmış Ayşe Hoca. Kendisiyle yaşadığı bu süreçle alakalı bir söyleşi gerçekleştirdik.

-Geçmişte yaşadığımız bazı olaylar, haksızlıklar, zulümler, bu günlerimize ibretlik vesikalar halinde dipnot vazifesi yapar. Siz o günleri, yaşanan süreci nasıl hatırlıyorsunuz. Muhayyilenizde kalanlar nelerdir diye sorsam neler söylersiniz?

-Kitab’a aşıktım. Hayatın en iyi anlamının bu Kitap’ta olduğuna ilk gençlik yıllarımda inanmıştım. Onun anlaşılmasına bağlıyordum gerçek bir kurtuluşu. İdealist bir gençtim. Her sabah dua ederdim, sıradan biri olmamak için. Sıradanlık; anlamsızlıktı benim için. Hayatın Allah ile birlikte anlam yakalamaca olduğuna ve çağlar üstü bütün ideal söylemlerin bu Kitap’tan çıkarılabileceğine inanmıştım. Ve sadece buna olan inancımdan gecelerimi derinleşmeye, gündüzlerimi de derinlerde bulduklarımı ulaşabildiğim kadarıyla, ‘hakikat; herkese ait bir hazinedir’ düşüncesiyle çevremdekilere anlatmaya çalışıyordum. Buydu suçum.

Gece yarısı çocuklarım derin uykularda iken, evime terörist muamelesi yapılarak girildi. Talan edildi evim. Kitaplarımı alelade bir çuvala doldururkenki seçimleri bile komik ve inciticiydi. Seçerken mesela yazarın soyadı Şeriati iken, onlar soyadı olduğunu düşünemiyor ve şeriat kelimesinden dolayı o kitabı suç delili olarak götürmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Uyardımsa da “olsun olsun” diyerek çuvallarına basıyorlardı. Yazmaya da düşkün olduğum için on yılı aşkın emeğimi yansıtan defterlerim vardı. Onları da aldılar. O dönemde neyin suç sayılabileceğinden emin olmadığımız, çok endişeli günler yaşıyorduk zaten. Tedirgindik. O yüzden arkadaşlarımızdan bazıları, kitapları ve defterleri bahçelerine, seralarına saklamışlardı. Bir de fakültenin resmi ders kitaplarını moloz katar gibi kattıklarını görünce uyarmıştım onları. “Onlar” demiştim, “fakültenin resmi ders kitapları. Yani suç unsuru olamaz”

Eşimi götürmüşlerdi ilk gece. Sonradan söylendiğinde oldukça uzağa, bilinmeyen bir yere götürülmüş ve deniz kıyısında soyularak, soğuk deniz sularıyla taciz etmişlerdi.

Ertesi gün de beni götürdüler. Götürürken kişisel düşmanlığını tatmin etmek isteyen bir kadın polis cinsel onurumu zedeleyecek bir iğrençlikle yaptığı muameleyi unutmuyorum. Hukuksuzluktur, ilahi hukuku acilen çağıran. Bedduanın ne demek olduğunu ben o sırada öğrenmiştim.

-Eğitimcisiniz, İlahi öğretiyi anlatma noktasında adanmışlığınız var. Aynı zamanda annesiniz. Siz evlatlarınızdan ayrılırken neler yaşadınız? Bir anne ve kadın olarak, kutsallarınıza ve mahremiyetinize müdahaleler yaşadınız mı?

-Hayatı çok ciddiye almaktan kaynaklı, bunun ruha verdiği bir keyfiyet olarak hemen pek çok şeyde neşe de yakalayabildiğimi düşünüyorum. Bu nedenle o acı günlerde, evde emzikli çocuğumu ve diğer üç küçük yavrumu bırakıp karakola götürüldüğümde ilk olarak, Ege ninelerinin söylediği ağızla “başlara gelenlere!” dediğimde, bağlıydı gözlerim. Açık gözlerin yanında…

Dört günü aşkın gözaltı. Uykusuz. Çarpraz sorgulamalar. Karakola gelip giden, geldiğinde karakolda adeta terör estiren, gittiklerinde jandarmanın, arkalarından konuştuğu birileri vardı. Onlar geldiğinde karakoldaki jandarmaların hükmü kalmıyordu. Onlar gittiğinde ilçenin jandarmaları benden özür diliyorlardı. Ve sürekli beddua etmemem için  adeta yalvarıyorlardı. Albaylardan biri bana “Ayşe hanım siz en iyisi sadece yazın. Düşüncelerinizi sadece yazarak ifade edin. Size karşı bizim kötü bir niyetimiz yok.” diyordu.

Elime bir kâğıt mendil geçtiğinde gayri ihtiyarı şunları yazmıştım. “Önce mimlendik. Sonra fişlendik. Şişlenmesek bari.” Doğrusu, salt toplumsal duyarlılık ve iyilik duygularıyla, hiçbir karşılık gözetmeksizin toplumunuzu bilgilendirmeye, bilinçlendirmeye çalışmanızın karşılığının bu olması, bir insana üzülme, ağlama eşiğini atlatan komik bir durumdu.

İyi hatırlıyorum. Olabildiğince tarafsız bakıyorduk etrafımızda olanlara. Oysa biz sadece ‘daha iyi nasıl olabiliriz’ ‘in derdine düşmüş ve kendini yetiştirmeye çalışan insanlardık. Çıkarsızdık. Tek çıkarımız Allah ile birlikte muhabbet etmek ve hayatı anlamlı yaşamaktı. Kuran’ın hayatı anlamlandıran gerçek yegâne Kitap olduğuna inanmış insanlardık. Hayatımızı bencilce anlamlandırmamamız gerektiğini, öğrendiğimiz her hakikatli cümleyi muhakkak çevremizle paylaşmamız gerektiğini söyleyen ve bizi topluma yönlendiren Kitabın kendisiydi. Fakat bu durum, günün birinde suç oldu. Antalya sahillerinde, sıcak yaz günlerinde bile büyük bir sevgiyle ve özveriyle, bir ilahi cümle daha öğrenebilir miyiz, öğretebilir miyiz derken, bunun bizi adi bir suçlu gibi evimizden alınıp götürülmemize neden olabileceğini gerçekten bilemezdik.

Benim muhayyilemde bu olayı bize yaşatanların pek çoğunun bilinçsiz birer “emirkulu” oldukları düşüncesi var.

-Sistemin Varlığını sürdürmek için; halkını travmatik sancılara sürükleyerek, bireysel özgürlükler noktasında kısıtlamalar getirmesi, kutsallarına el uzatmasıyla oluşan süreçte tebliğciliğiniz ve eğitimciliğiniz noktasında neler yaşadınız?

-Bir sistem kendine, adaletine inanmıyorsa, varlığının devamından endişe içinde ise ve kimi çıkar çevrelerinin elinde ise, elbette bilinçli bir halkı istemeyecektir. Halkı bilinçlendirenlere de “Siz ne iyi yapıyorsunuz. Aslında bizim görevimiz olanı siz hem de karşılık gözetmeksizin yapıyorsunuz.” demeyecek ve ödüllendirmeyecektir. O gün yaptığı gibi cezalandıracak ve haddini bildirecektir.

Benim halkını bilinçlendiren, Hak ve hakikatin elimden geldiğince sözcülüğünü yapmam, bu sistem içinde, cezayı hak ettiren bir neden olarak sayıldı.Sekteye uğradım mı? Hayır. Kitap bu konuda da bilinçlendirmişti. Kuran, salt iyiliği ve güzelliği öğütlediği ve halkı bilinçlendirdiği için, başına gelmedik kalmayan elçi örnekleriyle doluydu.

Bilendim bile demeyeceğim. Zira bilenmek için, çıkarı için oraya buraya saldıran, özgürlük nedir, saygı nedir, dünyayı, ülkeyi birlik içinde paylaşmak nedir,  muhabbet nedir, gök nedir, hikmet nedir… Bunları bilmeyen bir topluluğun baskı ve şiddetle üstüme gelmesine tenezzülüm yoktu. Ben tepkisel olarak bağlanmadım Kitabıma. Kimse kılını kıpırdatmasa da benim tüylerimi her dingin anımda ürperten ayetlerim vardı. Sayısızdılar nitelik ve anlam yoğunluğu bakımından. İçtiğimde ırmak içmiş gibi olurdum. Denizi yutmuş gibi…

Acılar, yöntem konusunda deneyimlerimizi artırdı. Kendimiz gibi düşünmeyen ve yaşamayanlara karşı hıncımızı değil, daha saygılı olmamızı öğretti. Bu tercihlere olan saygısızlığın ne de çirkin bir tutum olduğunu, birlikteliğin salt tevhid ile değil, tevhide inansın, inanmasın, insanlık da birlik olduğunu da öğretti. Ve daha pek çok şeyi…

-Bu kısıtlama ve özel hayata müdahale sonucunda gözaltına alındığınızda, yaşanan süreçte, bu topraklarda yetişmiş alim bir babanın kızı olarak, o günlere dönecek olsak kendi evinizde, kendi yurdunuzda özgürlüğünüzün kısıtlanması nasıl duygular yaşattı size?

-Açıkçası bana bir parça zevk vermişti. Bir şeyler yapıyorum duygusunu yaşadığımı inkâr edemem. Serde gençlik de var tabi o yıllarda. Fakat babacığımın şu sözünü unutamam: “Kızım ben sana aşırıya gitme demedim mi?” Hâlbuki ben, bana öğrettiği o aşkınlığı layığınca yaşayamadığımı düşünüyordum. Babamın ve annemin ağlamasına, bir de küçüklerimin yaşadıkları psikolojik sızılara dayanmam güç olmuştu.

Gözaltı süresince çocuğumu emzirmem için jandarmaların kolları arasında evime götürülüp getirilmem beni incitmişti. Bebeğim ondan hiç ayrılmadığım için bu ayrılığı anlayamıyordu. Sonraları emdirmeye gitmemekte direndim. Fakat o kadar merhametliydiler ki albaylarımız, beni zorla göndermişlerdi.

-Son olarka, 28 Şubat sürecinde; “ bin yıl sürecek” gibi bir ifade kullanıldı. Birkaç gün önce 28 Şubat Belgeselini yapan Mehmet Ali Birand’ı kaybettik. Yani ölümlü bir dünyada yaşıyoruz. Her şey fani. Baki olanı biliyor ve kavi bir imanla ona yöneliyoruz. Tüm bunları göz önünde bulundurarak soracak olsam, o günlerden bu günlere geldiğimizde sizce hayatımızda değişen değerler nelerdir? Mezkûr süreçte yaşadıklarınız bu günlerinize nasıl yansıdı?

-Çok fazla önem atfetmiyorum. Doğal afetler gibidir benim için. Sadece artık şunu bir kere öğrenmesi gerekiyor insanlığın. Farklı düşünüyor ve inanıyoruz. Herkesin yolu, hayatı kendisine. Kimse kimsenin yoluna durmamalı. Mekândan zaten gidecek olan iki çocuğun, dünya sokağından kendi çıkarları ve oyunları için diğerine sürekli “git! “ demesi kadar basitleştiriyoruz güzelim hayatı. Ömür noktalandığında yaşadıklarımızın sonuçlarından yeni bir yaşam çıkaracağız oysa. Değmez. Deneyimimiz sayabileceğimiz dünya hayatını yanılgı içinde yaşamaya değmez. Fakat ne desem boş biliyorum. Çıkarına tapınanlar dünyaya kulluklarını sergilerken, muhakkak incitecekler, baskı ve şiddete yöneleceklerdir. Bu böyle. Değişmez. Değişmesi için çaba harcama aşkımızı da değiştiremez ama.

Ben asıl güç el değiştirdiğinde başka düşüncelere ve inançlara bir yirmi sekiz şubat yaşatmamamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ben inancımdan ve bu yaşam biçiminin benim için ideal olmasından yana en ufak bir endişe taşımıyorum. Defalarca yirmi sekiz şubat yaşasam bile bu eminliğim aynı kalacak. Bundan kuşkum yok. Benim kuşkum zamanında haksızlığa uğramış olanların, aynı haksızlığı başkalarına yapmamalarıdır. Gücün güçsüzlüğüdür çünkü haksızlık. Sınavını kaybetmesidir.

Bir de, biz asıl inananlar olarak kendi aramızdaki görüş ayrılıklarına karşı bile tam olarak saygılı ve hoşgörülü olmayı başaramadığımızı düşündüğümü ifade etmek isterim. Daha kendi aramızda din komutanları, yargıçları, birbirilerinin dinlerinin başlarını bekleyen ve tek tipçi, grupçu, tıpatıp aynıcı kolluk kuvvetlerinin yaşatmaya çalıştığı yirmi sekiz şubatlar var. Ben en çok kendi din algısını, tek algı olarak gören ve bunu diğerlerine dayatan, dünyevi nimetleri paylaşamadığı gibi, uhrevi olanı, cennetini bile paylaşamayan “çalışma gruplarından”, “derin dinci” lerden de endişeliyim.

(Şubat 2013)

SELVİGÜL

1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul’da bitirdi . Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı . Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi’nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu....

Diğer Yazıları