Menu
İDEAL OLAN MEVCUT DEĞİL, MEVCUT OLAN İDEAL DEĞİL
Deneme/Eleştiri • İDEAL OLAN MEVCUT DEĞİL, MEVCUT OLAN İDEAL DEĞİL

İDEAL OLAN MEVCUT DEĞİL, MEVCUT OLAN İDEAL DEĞİL

Sloven düşünür Slovaj Zizek (d. 1949), Bölünmez Bakiye: Schelling ve İlgili Konular Üzerine (The Indivisible Remainder: On Schelling and Related Matters, Verso, 1996) adlı ilgi çekici, akıl çelici, heyecan verici kitabında Lacan’a referansla ben’in ideali ile ideal ben arasındaki ayrım ve geçişten söz eder: Ben’in ideali gizil, sembolik bir noktadır, öylesine ki ben kendini bu noktaya bakarak murakabe eder, kendini bu noktada/n sever. Oysa ideal ben, idealin gerçekleştiği pozitif, imgesel varlığı ifade eder. Bilimin idealinden ideal bilime geçildiği epistemolojide de gözlemleriz aynı mantığı: Bilimin ideali somut bilimlerin yaklaşmaya çalıştıkları gizil noktadır; ideal bilim ise tüm diğer bilimler için model işlevi gören mevcut bir bilimdir (mesela doğa bilimleri için fizik, yapısalcılık içinse dilbilim ideal bilim işlevi görür). Zizek’in de onayını alarak, birincisini olmak (to become) ve/ya oluş ile ikincisini ise durmak (to be) ve/ya durum ile ilişkilendirebiliriz: Bilimin ideali, bilimlerin sonu gelmez oluş sürecini harekete geçiren şeydir; oysa ideal bilim durum kipinde bir varlıkla, yani reel olarak mevcut bir bilimle bağlantılıdır.

Kendisine yöneldiğimiz ve kendisine göre yönlendiğimiz şeydir İdeal; yoksa olduğumuz, olacağımız, hatta olabileceğimiz bir şey değil. Erişilmezlik İdeal’in özüne içkin: bizzat o olamayız, ama ancak ona doğru olabiliriz. Eremediğimiz, ama yolunda erginleştiğimiz, yolunda erkinleştiğimiz erektir İdeal. Keza, İdeal dünyada/n olmasa bile dünyaya tesir eden, edebilen, gerçekten olmasa bile gerçekliği dönüştüren, dönüştürebilen bir şeydir. İdeal, bir bakıma, ü-topya gibi: namevcut olarak ‘var olan’ bir şey. İdeal, insan ona yöneldiğinde ve bir yıldıza bakarak yönünü bulur gibi onunla yönlendiğinde ‘var olur’ ancak; böylece o (dünyada/n olmasa bile) dünyaya nüfuz eder, (gerçekte/n olmasa bile) gerçekliğe tesir eder. İdealler etkileri itibariyle gerçektirler: kişinin ideali uğruna ölmesi de, idealini satması da vakidir bu bakımdan.

İdeal olamasak da, ideale doğru, ideal uğrunda oluruz. ‘İdeal’ olgunluk, ideali sürekli gözetmede yatar belki de, yoksa onu ele geçirme ya da onunla özdeşleşme vehminde değil. İnsan için evlâ olan, mevcuttan ideale doğru bir yer değiştirmedir, yoksa ideale yerleşme ve bu surette onu temsil etme (vehmi) değil. İkinci halde, kendini ‘erişilen’ idealle özdeşleştirme, kendini idealize etme yanılsaması saklıdır. İnsanın bir ideali olmalı,  insan idealinin adamı olmalı. Ama yanılsamaya düşmek istemiyorsak, idealimizle aramızda, kendimizi onunla özdeşleştirmemize mani olacak kurtarıcı bir mesafe bulunmalı daima. Bu mesafe bulunmalı ki kendimizi idealimize nispet edebilelim, kendimizi ona göre ölçebilelim, ona göre konumlandırabilelim. ‘İdeal adam mıyız, yoksa idealinin adamı mıyız’ sorusu bu bakımdan önemli. Bu fark “Ene’l-Hak” demekle “Ene ile’l-Hak” demek arasındaki farka benziyor: haddizatında bu “ilâ”, bu “-e doğru” burada olmalı ki benimle Hak(ikat) arasında ancak “ayniyet yokluğu olarak fark”ın mümkün kıldığı bir nispetten, bir münasebetten bahsedebileyim. Evet, burada “ilâ” olmalı ki ben ölçü olmadığımı, ölçü-koyucu olmadığımı, ama tam da benzerlerim gibi ölçüye-vurulabilir olduğumu ve onlarla birlikte Hak’ın, Hakikatin muahezesine açık olduğumu bileyim. Bu bilme, kendini, kendi hakikatini bilmedir haddizatında. Kendini bilmek haddini bilmekle mukayyet ise, Hak(ikat)e doğru bir yol tutarken kendini Hak(ikat)le bir tutmama lüzumu kendini bilmek cümlesindendir; hakkaniyetin, ölçüyü Hak(ikat)e, kendimizi de Hak(ikat)in ölçüsüne bırakmada yattığını bilmek de hakeza.

Adaletin ve özgürlüğün mutlak bir biçimde hâkim olduğu ideal bir toplum düzeni namevcuttur, ama ancak böyle bir ideale yönelindiği takdirde dönüştürülebilecek düzenler vardır. Keza, İtaki’nin çağrısına kulak verildiğinde, terk edilecek bir yer, kat edilecek bir yol vardır – varılacak bir yer olsun ya da olmasın. Mevcudun düzeltilmesinde veya dönüşüme uğratılmasında idealler ve ütopyalar d/evrimci bir rol üstlenirler. Onlar bu güçlerini tam da mevcut olmayışlarından, hazırda bulunmayışlarından alırlar. Gözlerimizin önünde cereyan eden şu Arap devrimleri, gerçekleşmelerini tam da olmayan-adalet’e, olmayan-özgürlük’e, olmayan-huzur’a borçlu değil mi? Mevcut düzenleri sarsan tam da ideallerin bu olmayan-mevcudiyetleri değil mi? Mevcuttan yüz çevirerek ideale yönelme, ideal bir gerçekleşime varmak zorunda değildir, esasen bu mümkün de değildir. İdeale yönelmenin temelinde mevcudun reddi vardır her şeyden önce. Mevcudun reddiyle birlikte ideale yaklaşma umudu belirir. İdealle çakışma hiç gerçekleşmeyecek olsa bile bu umut (ve onu besleyen, ondan beslenen çaba) mevcudu beterden kötüye, kötüden iyiye, iyiden evlâya doğru dönüştürme imkânına sahiptir. “İmkansız”a, “ideal”e ya da “imkansız ideal”e doğru yolculuk ne muhaldir ne de abesle iştigal. Ama bu yolculuğun, bu yönelmişliğin reel, somut, elle tutulur sonuçları vardır. Yolculuk nereye varacaktır, bunu bilemesek de nereyi terk ettiğimizi, orayı niye terk ettiğimizi bilebiliriz. Araplar nereye gideceklerini bilmiyorlar belki de, sanki istedikleri “bura”yı terk etmek yalnızca. Peki ama “ora” –namevcut “ora”– onları cezp edip celp etmeseydi hiç “bura”yı terk etmeleri mümkün olur muydu? Burada Kavafis’in şu ünlü mısraları uyanıyor zihnimizde: “İtaki eşsiz bir gezi sağladı sana / O olmasa yola çıkmayacaktın / Onun vereceği bir şey yoktu başka”.

Öte yandan, İdeal’le özdeşleşme ve onu temsil etme iddiası tuzaklar barındırır içinde. Mevcut düzenin hâkimiyetini sağlama almak ve daimi kılmak üzere kendini idealize etmesi, yani kendini İdeal’in sözümona cisimleşmesi olarak tarif ve takdim etmesi sıkça başvurduğu bir taktik. Zizek’i izleyerek materyalist diyalektik’ten (reel/mevcut sosyalist düzenin pozitif felsefe sistemi olarak takdim ettiği) diyalektik materyalizm’e geçişi anmalıyız burada. Bu geçişle (tersinmeyle!) birlikte materyalist diyalektik, bir analiz süreci, bir araştırma yöntemi, eleştirel bir imkân olmaktan çıkmış ve Mevcut’u haklılaştırmak ve idealize etmek üzere tartışılmaz “Hakikat” suretinde işe koşulan mahut diyalektik materyalizm’e dönüşmüştür. Hakikat “bura”daysa aramaya, araştırmaya ne lüzum var? Mevcut durum ideal ise, oluşun ya da sürecinin ne manası var?

İmdi ideal ile mevcut arasında kurtarıcı bir mesafe bulunmalı ki biz mevcudu ideal olana göre ölçebilelim, muaheze edebilelim. Oysa Mevcut’un idealizasyonu böylesi bir ölçmeyi, böylesi bir muahezeyi güçleştirmekte, belki de imkânsız kılmaktadır. Nitekim, İnsan Hakları–Demokrasi–Serbest Piyasa teslisine dayanan ve kendini (adeta) din gibi dayatan mevcut-hâkim-müesses Yeni Dünya Düzeni kendini idealize ettiği ölçüde zihinlerde etkili olabilmekte, zihinlerde etkili olduğu ölçüde de gerçeklikte hükmünü yürütebilmektedir. Araplar bu efsunkâr idealizasyondan ne ölçüde ve neyi ölçü alarak masun kalabilecek?

Bugün mevcut küresel düzeni esaslı bir şekilde eleştirebilmenin yolu bu takdis çabasını, bu idealizasyonu bozuma uğratmaktan, geçersiz kılmaktan geçiyor. Bunun için ilkin “idealinin adamı” olmak gerek. Çünkü o, bilhassa o mevcudu tartabilir, tartıp tartışma konusu edebilir; o, bilhassa o zihinler üzerinde tesire, teshire yönelen küresel efsunlamadan salim kalabilir. Mevcut olan, birilerinin işine geliyor. Onlar Mevcut olan’ı işlerine geldiği gibi ve/ya işlerine geldiği için idealize ediyorlar. “İdealinin adamı” ise (Kimdir o, mevcut mu böyle biri?) onu idealize etmeyi değil, muaheze etmeyi tercih ediyor. Birilerinin işine gelen herkesin işine gelseydi, hiçbir sorun mevcut olmazdı (ya da: mevcut olan hiçbir şekilde sorun olmazdı). İdeal durum böyle bir şey olmalı. Gelgelelim ideal durum diye bir şey yok. İdeal olan mevcut değil, mevcut olan ideal değil. Mevcut ile ideal arasında olmaya bırakılmışız – hepsi bu!

(YENİ ŞAFAK KİTAP, 04.05.2011)