Menu
Zihnimi bölen fırtınalar da
Deneme/İnceleme/Eleştiri • Zihnimi bölen fırtınalar da

Zihnimi bölen fırtınalar da

Portekizli yazar José Saramago’nun 1995 yılında yayımlanan Körlük isimli romanı, yıllar sonra yeniden okuduğumda yine beni en çok düşündüren kitaplardan biri oldu. İlk bakışta bütün insanların bir anda görme yetisini kaybetmesi üzerine kurulmuş bir felaket hikayesi gibi görünse de roman ilerledikçe asıl anlatılanın körlükten çok insan davranışları olduğunu fark ediyoruz.


Trafikte kırmızı ışıkta bekleyen bir adamın bir anda görme yetisini kaybetmesiyle başlayan olaylar, kısa sürede bütün topluma yayılan açıklanamaz bir körlüğe dönüşüyor. Fakat bu körlük alışıldık anlamda bir karanlık değil. İnsanlar karanlığa yerine tuhaf bir beyazlığın içine gömülüyor. Bu ayrıntı benim için romanın en dikkat çekici noktalarından biri. Çünkü karanlık denildiğinde hiçbir şey görememek akla gelirken, beyazlık daha farklı bir anlam taşıyor.

Roman, görme duyusunun kaybını anlatıyor gibi görünse de aslında insanın dünyaya, başkasına ve kendisine bakışını sorguluyor. Bir insanın acısını fark etmemek, haksızlığa karşı sessiz kalmak, her durumda sadece kendi çıkarını düşünerek hareket etmek… Bunlar da görmemek yani körlük değil mi?

Romanın en dikkat çekici özelliklerinden biri, karakterlerin isimlerinin olmaması. Doktor, doktorun karısı, ilk kör, ilk körün karısı, yaşlı adam, koyu renk gözlüklü genç kız gibi tanımlamalarla karşılaşıyoruz. İlk bakışta bu durum karakterleri birbirinden uzaklaştırıyor gibi görünse de aslında tam tersini yapıyor. İsimler ortadan kalktığında karakterler belirli bir kişiye ait olmaktan çıkıyor ve daha geniş bir anlam kazanıyor. Bu isimsizlik, aynı zamanda romanın evrenselliğini de güçlendiriyor. Saramago bu sayede bize herhangi bir yerde, herhangi bir insan topluluğunun başına gelebilecek bir çöküşü de anlatmış oluyor. Okur, bir süre sonra romandaki insanlara uzaktan bakamıyor. Onların korkularında, bencilliklerinde, çaresizliklerinde ve dayanışmalarında kendisinden bir şeyler bulmaya başlıyor.

Körlük yayıldıkça devletin insanları karantinaya almasıyla toplumdaki düzen de bozulmaya başlıyor. İnsanların güvenliğini sağlamak için oluşturulan karantina ortamı kısa sürede korku ve şiddetin hâkim olduğu bir yere dönüşüyor. Yiyeceklerin azalması, korku ve çaresizlik bazı kişilerin güçlerini başkalarını ezmek için kullanmasını sağlıyor.

Saramago, “İnsan kötüdür” demek yerine okuyucusuna daha rahatsız edici bir ihtimali göstermeyi tercih ediyor. İnsan davranışlarını belirleyen koşullar ortadan kalktığında, alıştığımız ahlaki sınırlar da hızla aşınabilir. Medeniyet dediğimiz şeyin altında korku, açlık, çıkar ve güç mücadelesi her zaman bulunuyor olabilir.

Normal hayatımızda birçok şeyin değerini fark etmiyoruz. Elektrik, temiz su, hastaneler, marketler, ulaşım ve güvenlik… bunların her biri o kadar sıradan görünür ki çoğu zaman varlıklarını düşünmeyiz bile. Oysa bunlar biri bile ortadan kalktığında hayatımızın ne kadar hızlı değişebileceğini görüyoruz. Bu yüzden Körlük, bence toplumun tamamını sorgulayan da bir roman.

Romanın en güçlü karakteri ise kesinlikle doktorun karısı. Çünkü kör olmayan tek kişi olarak diğer insanların görmediği her şeyi görüyor. Başkalarının yaşadığı şiddeti, korkuyu, açlığı ve çaresizliği görmek zorunda kalıyor. Bir yandan grubuna yol gösterirken bir yandan da gördüklerinin ağırlığını taşıyor. Bu da onun, daha büyük bir sorumluluk taşımasına neden oluyor.

Görmediğiniz bir acıya sırtınızı dönmekle, gördüğünüz hâlde hiçbir şey yapmamak arasında ahlaki bir fark vardır. Bu nedenle romandaki körlük, zamanla fiziksel bir hastalık olmaktan çıkıyor ve vicdani bir kavrama dönüşüyor.

Başkasının korkusunu görmemek, haksızlığı fark etmemek, güçsüzün yanında durmamak, kendi çıkarından başka bir şeyi önemsememek de bir çeşit körlük değil midir?

Romanı günümüzde okuduğumda, ister istemez son yılların krizlerini düşünmeden edemiyorum. Salgınlar, savaşlar, göçler, ekonomik eşitsizlikler, doğal felaketler ve toplumsal kutuplaşmalar… Bir kriz çıktığında kurumların gücüyle beraber insanların birbirlerine karşı tutumu da sınanıyor. Kim yardım ediyor, kim geri çekiliyor, kim kendi çıkarını korumak için başkasının çaresizliğinden yararlanıyor?

Romanı günümüze bağlamak için illa büyük felaketlere ihtiyacımız da yok. Bugünün insanı belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok şey görüyor. Telefon ekranları, haber siteleri ve sosyal medya aracılığıyla dünyanın herhangi bir yerindeki görüntü birkaç saniye içinde karşımıza çıkabiliyor. Bir insanın hayatındaki büyük acı, telefon ekranında birkaç saniyelik bir içerik hâline gelebiliyor. Savaş görüntülerine, yoksulluğa, göçmenlerin yaşadığı acılara, doğal afetlere, çocuk ölümlerine ve bireysel trajedilere gözlerimizle şahitlik ediyoruz. Ancak görmek ile fark etmek arasında büyük mesafeler var.

Yine de romanın tamamen karamsar olduğunu düşünmemiz doğru olmaz. İnsanların birbirlerine yardım ettiği, yiyeceklerini paylaştığı, zor durumda olan kişileri koruduğu anlar da var. Bu küçük davranışlar romanın en önemli umut noktalarından. Saramago, insanlığın tamamen yok olmadığını, onların birbirine yaptığı küçük yardımlar ve iyiliklerle gösteriyor.

Körlük’ün sonunda yaşanan değişim ise bir kurtuluş duygusundan çok bir soruyla karşılar okuru. “İnsanlar yaşadıkları felaketten bir şey öğrenmiş midir, yoksa her şey yeniden eski hâline mi dönecektir?”

Romanın en önemli yanı, bu soruya kesin bir cevap vermemesidir. Çünkü Saramago için mesele körlüğün nasıl başladığı ya da nasıl sona erdiği değildir. Asıl mesele, insanın başına gelenlerden sonra nasıl biri olduğudur. Bu nedenle Körlük, bir salgın hikâyesi olarak okunamayacak kadar geniş bir romandır. İnsan doğasına, iktidara, korkuya, yalnızlığa ve dayanışmaya bakarken aslında bize bir ayna tutar. O aynada yalnızca romandaki insanları değil, kendimizi de görürüz.

Görmek, bakmak değildir. Görmek, fark etmek, anlamak, tanımak ve gerektiğinde sorumluluk almaktır. 


Ayşe

1983 yılında Merzifon’da doğdu. 2006 yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü’nden mezun oldu. 2010  yılında İstanbul Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Kimya Bölümü’nde Tezsiz Yüksek Lisansını tamamladı ve pedagojik formasyon eğitimini alarak öğretmenliğe adım attı.Yaklaşık 15 yıl boyunca Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı çeşitli kurum ve kuruluşlarda, engelli bireyler ve destek ihtiyacı olan çocuklarla  çalıştı. Bunun yanı sıra çeşitli eğitim kurumlarında Kimya ve Fen Bilgisi öğretmeni olarak görev yaptı. Hâlen öğretmenlik mesleğini büyük bir tutkuyla sürdürmektedir.Edebiyat alanında özellikle çocuklara yönelik içerikler üretmekten büyük bir mutluluk duyan yazarın, 2025 yılı Mayıs ayında, 3–6 yaş grubuna hitap eden “Hızlı Koşanlar Kasabası” ve “Benim Adım Cesur” adlı iki kitabı yayımlandı.Aynı zamanda Merzifon Bilgi Gazetesi’nde “Hikâye Bahçesi” adlı köşede düzenli olarak yazılar kaleme almakta; kişisel blogu üzerinden de yazın yolculuğunu paylaşmaktadır.İlk yayın deneyimini, 2025 yılında ‘23 Nisan Dergisi’nin özel sayısında yayımlanan “Egemenlik Ormanı” adlı öyküsüyle yaşadı.2025 Temmuz ayında yayımlanan Derin Kalem Dergisinin ikinci sayısında ise Gabriel Garcia Marquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık" eseri üzerine kaleme aldığı "Zaman Unutur, İnsan Tekrarlar: Macondo'da Yalnızlık Üzerine" başlıklı inceleme yazısı yayınlandı.

Daha fazla görüntüle