Menu
YARALARIN KARDEŞ KILINDIĞI 'SELAM'DAN EVVEL 'İÇİMDEKİ YANGIN' OKUMALARI
Deneme/Eleştiri • YARALARIN KARDEŞ KILINDIĞI 'SELAM'DAN EVVEL 'İÇİMDEKİ YANGIN' OKUMALARI

YARALARIN KARDEŞ KILINDIĞI 'SELAM'DAN EVVEL 'İÇİMDEKİ YANGIN' OKUMALARI

http://www.youtube.com/watch?v=fGSyww9XTUk

Çoğunlukla gösterimden kalkmış ya da gizlilerde kalmış filmleri izlemeyi tercih ederim. Bugün sessizlik içinde izlediğim film kanımı dondurdu... Film bitince yarım saat kıpırtısız ve tepkisiz filmden kalmış karelere baktığımı söyleyebilirim... Yeryüzünde bütün hikâyeler ruha sıçramış kanı anlatıyor. Ve annelerin göğsünden akan süt ırmağı yeryüzündeki bu kanı ve kiri temizlemeye ne yazık ki yetmiyor... Bu film hakkında yazıp yazmamak konusunda tereddüt geçirdim.  Harflerin taş kesilmesinden korkuyorum belki de... Fairuz ise Lübnan'dan esen rüzgârın sesinde...

Evet, Kanada-Fransız yapımı bir film; “İçimdeki Yangın(lar)”,  orijinal ismi ise: “Incendies”.İnsanın köklerine ve gerçeğine doğru bir seyrin hikâyesi… Yirmi sene evvel Lübnan’daki Hıristiyan- Müslüman savaşının insanın içini yakan acımasızlığını, sefilliğini, körlüğünü, insanlık dışılığını anlatıyor.

Filmin insanı tâ derinden yakan, utandıran, ruhunu taş kesen bir senaryosu var. Naval Marvan, Kanada’da yaşayan bir Hıristiyan Arap. Bir gün havuzda yüzerken bir şey görüyor ve o “an” taş kesiliyor. Hastahaneye kaldırıldıktan kısa bir süre sonra ise son sözlerini hayattaki tek dostu ve patronu olan notere söylüyor ve ölüyor. Geride biri kız, diğeri erkek olan ikiz çocuklarına iki zarf bırakıyor. Kızına verdiği zarfın “babalarına”, oğluna verdiği zarfın ise “abilerine” teslim edilmesi gerektiği yazıyor. Aksi takdirde taş dikemeyecekler annelerinin mezarına çocukları. Annelerinin vasiyeti böyle...

Pek tabii ki, çocuklar babalarının kim olduğunu bilmiyorlar ve bir ağabeyleri olduğunu da ilk defa öğreniyorlar. Oğlan, önceleri pek yanaşmasa da kız, annesinin vasiyetini ciddiye alıyor ve Lübnan’a giderek köklerini aramaya başlıyor.

İlk başta tuhaf gelmese de, sıradan bir dram gibi gözükse de, insanlığın ruh kökünü bozan, aşkın şehadetine kılıcı indiren ve bu şerbeti kan dolu bir kadehle bütün bir İslâm ve insanlık coğrafyasına içiren iblisin zaferine nefretle kalbim yanmasaydı belki de yazmayacaktım bu yazıyı.

Kim bilir daha kaç Narval vardı içindeki yangınla kabrinde hâlâ yanan. Ve kim bilir daha kaç giz vardı yaşayan ve biten ömürlerin acılara batmış günlerinde. Güneşi doğmaktan utandıran, yıldızları yeryüzüne şahit olmamak için başka galaksilere kaçıran kaç ayıp vardı yeryüzünde.



Fakat şükür ki, Naval, kan dolu sırrını saklamak istememiş dünyanın milyar yıllık uğuldayan hafızasından…

Üzgünüm…

“Aşk” denilen o büyük âteşi, şehadet makamında gizleyen o büyük imkân artık bu coğrafyadan çoktan silinmiş olduğu için…

Üzgünüm…

Çünkü yüzyıllardır hayata ve ölüme, ırmağa, yıldıza, çiçeğe ve gezegene bu gizle dokunmuştu Şark…

Üzgünüm…

Çünkü çöllere bu gizle sürüklenmişti âşık, bu gizle ayağa kalkmış ve dağları eritmişti kalbiyle...
Üzgünüm…

Çünkü insanı olgunlaştıran, hayatın bu derin iç ağrısıydı belki de... O ağrıya ortak olmaktı başka hayat ve yüreklerde…
Daha bir hafta evvel beyaz perdede izlediğim Selâm’ın keyfiyetiydi bu giz… Yaraları kardeş kılmaktı, hâlâ aşkın, vefanın ve insanlığa hizmet aşkının o billur şişesini kırmadan taşıyabilmekti insanlığın başı üzerinde…
Bugün ilk defa bir filmi art arda beş kere izledim. Filmdeki dehlizlere baktım. İnsanın ruhundaki dehlizlere… Yeryüzündeki acı hunilerine… Iztırap topraklarına... Aslında hayatımızdaki boşluklar o derin dehlizleri görmediğimiz içindi. O dehlizleri, derin acı kuyularını görebilsek, o kuyulardaki hayatlara dokunabilsek, belki de içimizde duyduğumuz o derin iç ağrısı gerçek mânâsına kavuşacak ve biz an/layacağız.

Naval’ın hayatı da böylesi bir dehlizlerden biri işte. İnsan ancak öylesi bir çizgiye dokunduğunda anlıyor bu dünyadaki nefeslerin bir gün mutlaka tükeneceğini… İnsan o zaman fark ediyor, hiç bitmeyecek sandığı hayatı ve uzun emellerinin bir gün mutlaka biteceğini… Hatta bitmiş olduğunu!

Bu dünyada ne yaşanırsa yaşansın, içinde mutlaka tuhaf bir hikâye ve… ve ürpertici bir sonsuzluk var.

Genç kız annesinin vasiyetini yerine getirmek üzere yolculuğa çıktığında bu tuhaf hikâyenin sonsuzluğunda ürpermişti ilk… Sonra, Hıristiyan annesinin genç kızken Müslüman bir gençle beraber olup hamile kaldığını, annesinin abilerinin genci öldürdüğünü ve gizli doğurduğu çocuğunu anneannesinin ileride annesi oğlunu tanısın diye topuğuna özel bir dövme yaptıktan sonra yetimhaneye verdiğini öğrendiğinde ise titremişti. Çünkü dört sene sonra Müslüman-Hıristiyan savaşı başlamış ve annesi Naval Marvan, savaş bölgesinde kalan yetimhanedeki çocuğunu bulmak için dayısının yanından kaçmıştı. Ne yazı ki, oğlunu bulamamıştı! Çünkü Müslümanlar, Hıristiyanların bir başka yeri bombalamasına karşılık yetimhanenin olduğu Hıristiyan köyünü bombalamış ve yetimhaneyi yerle bir etmişlerdi…



İşte böyle başlamıştı bir annenin göğsündeki süt ırmağının kirlenmiş çağa akması da…

ÖZGÜRLÜK YARALI BİR TANRIYDI İÇİNDE

Bu girizgâhtan sonra kelimeler yavaş yavaş donmaya başlıyor. Çünkü kalem ne yazarsa yazsın eksik kalacak hikâyenin bundan sonrasında… Naval, bütün bu savaşın ve acıların başlamasına, dahası yerle bir olan yetimhanede oğlunun ölümüne sebep olduğuna inandığı Hıristiyan lideri yıllar sonra öldürür. Hem de gözünü hiç kırpmadan yapar bunu! Ve ömrünce de hiç pişman olmaz… Yakalanıp hapse atıldığı günden on beş yıl boyunca mütemadiyen işkence görür, fakat ne yaparlarsa yapsınlar asla konuşmaz. Bunun üzerine ülkenin en meşhur işkencecisi çağrılır hapishaneye… Ebu Tarık… Defalarca ırzına geçmesine rağmen yine konuşmaz Naval. Fakat… Ebu Tarık’tan hamile kalır. Yani ikizlerin babası işkenceci Ebu Tarık’tır.

İnsan ayrılığı ilk hangi hadisede yaşıyorsa, katran gibi yapışıp kalıyor bir ömür kalbine. Eğer annen ya da baban bir sebepten seni terk etmişlerse, sevgisiz kalmışsan, o günden sonra herkes seni terk etmeye ve incitmeye başlıyor. Eften püften sebeplerle boşanan annelerin çocukları belki de Lübnan dağlarında yerle bir edilmiş o yetimhanenin çocukları gibi öfke biriktiriyorlar hep içlerinde. Kim görüp, kim anlıyor bunu derinden? Babaya duyulan hasreti… Anneye sonsuz susayışı… Hayatın içindeki eksik hayatların bu dehlizlerin içinde olduğunu kim inkâr edebilir ki? İçindeki mahzene kapanmış, kendine uzanan eli tam tutacakken vaz geçip geri çekilen, kalbi yaprak gibi titrediği hâlde, açılan kucağa kendini bırakamayanların sırf incitilmekten korktukları için bir ömür içlerindeki mağarada sevgisiz ve yalnız yaşayıp, yalnız öldüğü de bir yalan mıdır?ikizlerin babası işkenceci Ebu Tarık’tır.

İnsanların sebepsizce bir aşkı, arkadaşlığı, evliliği bitirmesinin temelinde hep bu “terk edilmişlik” ve sevgisinden koparılmışlığın ruha verdiği o öfke, o gizli nefret ve ateş yok mudur? Ebu Tarık da işte bunun acısını, savaşın verdiği şart ve imkânlarda bir vahşet olarak kullanmış. Peki, bizim içimizdeki öfke ve vahşetin tezahürü? İşte bir büyük dehliz daha! Bir büyük dehliz daha…

Hayatımda sevgisi ile arasına mesafe koyan insanlara hiç kızamadım ben. Onların önce yaklaşıp, sonra çeşitli sebeplerle araya koydukları mesafeyi hep terk edilme ve koparılma korkusuna karşı dizginleri kendi elinde tutma ve münasebeti böylelikle kontrol altına alma telaşlarına verdim. Garip bir telaştı onlardaki... Sanki… Sanki sırtlarından hançerlenmektense, hançeri alıp kendi bağırlarına saplıyorlardı. Onların bu kendi kendilerini sebepsiz imhalarını ve sonra da sızıyla kendi kanlarını içmelerini hep ürpererek izlerdim.

Yine bu ürperti içinde izliyordum Simon’u. Yani Naval’ın oğlunu… Dünyaya gelmek insanoğlunun elinde değildir. Gözünün, kaşının, saçının ve teninin rengini seçmekte.. Şu zamanda, şu mekânda doğmakta…Simon’un içi tâ baştan beri bu yolculuğa çıkmaya el vermese de, ablasının ısrarı ve teşvikiyle Lübnan’a gider. O da şimdiye dek hiç tanımadığı abisini aramaya başlar.Biraz araştırdıktan sonra öğrenir ki, annesinin ilk doğurduğu çocuğa yetimhanede Nihad ismini vermişlerdir. Simon, yetimhaneyi bombalayan Şemsettin’i bulur ve ondan bombalanmadan evvel yetimhanenin boşaltıldığını ve oradaki çocukları savaşçı yetiştirmek için kampa götürdüklerini öğrenir. Abisi Nihad’ın da büyüyüp acımasız bir asker olduktan sonra da annesi Naval Marvan’ın bulunduğu hapishaneye Cellât olarak gönderildiğini öğrenir. Takma adı ise; Evet!
Ebu Tarık’tır!..

Yani abileri Nihad, bir ömür yokluğunu çekip, rüyalarında melek kanatlarına sığındığı annesini, yine kendisini annesinden kopartanlara duyduğu öfke ile.. Bilmeden işkence yapmış ve… Nihad, yani Ebu Tarık, kardeşlerinin hem abileri hem de babaları olmuştur!

Ebu Tarık annesinden koparılmışlığın, yetimhaneden alınıp asker yapılışının, kısaca hayatına, acılarına ve yakınlarının ölümüne hep zalimler karar verdiği için, şimdi öldürüyor olmak, acı vermek belki de onu özgürleştiriyor, başkalarının üzerinde bir ömür hüküm sürdüğü tanrılara kendi tanrılığı ile kafa tutarak özgürleştiğini zannediyordu.

Naval ise bu durumu, yani kendisini yavrusundan koparanların intikamını ve bedelini, kendi çocuğunun şiddet ve tecavüzüyle ödemişti. Üstelik bu durumu yıllar sonra havuzda yüzerken, topuğunda o özel dövme olan adamı görünce anlamıştı. Havuzdan çıkıp heyecanla yanına yaklaşmış ve yüzüne baktığı anda o acı gerçekle birlikte taş kesilmişti.

Bu ne ya diye sormayın. Bilmiyorum… Ancak savaşın, diktatörlüklerin, vahşetin hüküm sürdüğü topraklarda bunlar birer vakıa… Fakat… Bütün bunlar niçin? Bu iç savaşlar, terör, kardeşin kardeşi vurması… Kendi ölümüne kendisinin karar vermesinden başka nedir ki?



“Kökenini bulmaya çalışan kişi çölde her bir kum tepesinin ardında bir şehir bulacağını ümideden yolcu gibidir. Ama her bir kum tepesi bir başkasını gizler ve kaçış imkânsızdır”

Sinema dili olarak simgelerle dolu bir film “İçimdeki Yangın.” Simgeleri okumak için mekânı, filmin geçtiği ortak zamanları, savaş sahneleri iyi tahlil etmek gerekir. Ateş; Nemrud’un Ortadoğu’daki sönmeyen ateşidir. Her ne kadar film Lübnan savaşlarını konu edinse de sahneler ve kareler bir Ortadoğu coğrafyası klasiğidir.

Naval’ın ruhunda yanan bu ateşin sönmemesi büyük ölçüde ruhları ve bütün duyguları taşa çeviren bu gerçekle çocuklarının ve o çocuklarla birlikte bütün dünyanın ve insanlığın da o coğrafyadaki gerçeklerle yüzleşmesine bağlıydı.

Filmde zaman ve mekânların bir dehlizden bir diğerine mütemadiyen girip çıktığını görürsünüz. Fakat bu zihninizi karıştırmaz. Bilâkis Naval’ın iç içe geçmiş hikâyesini, bir berzah aynasından izler gibi seyredersiniz. Berzah aynasıdır, çünkü haksızlıkların sonunda uyanılan o mahşer sabahı bütün âlemin önünde ifşa olacak sırlar ve gerçekler kadar sade ve yalındır gördükleriniz…

Hikâye nerede başlıyor ve nerede bitiyor, muhal! Her ne kadar film Naval’ın çocuklarına bıraktığı vasiyet mektupları ile başlıyor gibi gözükse de, dileyen hikâyeyi Naval’ın hamile kaldığı Müslüman sevgilisinin abileri tarafından katledilmesinden başlasın…  Dileyen de, bu topraklara ilk fesat tohumunun düştüğü ve iç savaşın başladığı zaman ve mekâna aksın… Nasılsa bu üç boyutlu hikâyenin üçünden de sayıların sessizliği çıkıyor en sonunda.

İnsanın ilk ve sonsuz yenilgisi hep ölüm ve ayrılıklar üzerinedir. Çok isterdim Sabra ve Şatila kamplarındaki katliamlara şahit olmuş Kifah’la dost olabilmeyi. Çünkü Naval, “her şeye rağmen birlikte olmak güzeldir” demişti mektubunda. Belki de insan kaybettiklerini ancak içinde yanan ateşin ışığı ile bulabileceğini sanıyor. Sofokles tanıyor muydu bu acıyı asırlar öncesinden? Öyle olmasa bu kara vicdan hâlâ sayıların belini bu denli bükebilir miydi? 1+1= 1… Yani sessizlik olur muydu bu seyrin menzili?

Belki de hikâyenin acımasızlığıdır izleyenleri sonrasında derin bir sessizliğe gark eden... Bu sessizlik esasında on ciltlik bir romanı birkaç saat içinde okumuş hissi veriyor insana. Filmin yönetmenini kutlamak gerekir çünkü hikâyenin katmanları ve olay örgüsü oldukça etkileyici olmuş. Bu da hiç şüphesiz eserin asıl sahibi Wajdi Mauawad’ın güçlü metinlerinden kaynaklanıyor. Bu hususiyetleri ile Mauawad belki de son yüzyılın en güçlü tiyatro yazarı ve yönetmeni olmayı fazlasıyla hak ediyor. Çünkü Naval’ın hikâyesinin katmanlarından birçok hikâye çıkarmak mümkün.

Filmin tarafsız olması ayrı bir takdir konusu… Çünkü bugünün anlaşılması ve tahlil edilmesi için dünde yaşanan gerçeklerin acı da olsa… İnsanı sonsuz bir suskunluğa itecek de olsa deşilmesi ve masaya yatırılması gerekir. İnsanın geçmişine yaptığı yolculuklar hep o ilk hikâyeye çıkar.
O hikâye ki, dilini Babil Kulesi’nde kaybetmiş bir delinin eşyayı ve duygularını tanımlarken gözleriyle konuşması kadar fasih ve sade.

O hikâye ki; susmayı ve sessizliği seçmekten başka çaresi kalmamışların, ruh körlüğü yaşayan insanlığın aritmetiğinde bir artı birin asla iki edemeyeceği kadar muğlak…

Bu hikâyede kaypaklık yok. Bu hikâyede bir taraf da yok. Bu hikâyede yalnızca kendini feda etmek var… Bu hikâyede ölüm de yok… Çünkü ölümün bir milleti ve tarafı yoktur.



Çünkü kardeşin kardeşi vurduğu savaşlarda kim ne için öldüğünü ve öldürüldüğünü asla bilemez! Fakat günün birinde bir bahar yağmuru yağar… İnsanın hafızasını silen zaman ırmakları her şeyi siler süpürür. Kalbe doğan iman bunca acıdan sonra insanlığın vicdanını arındırır…

Ve öyle demişti Naval; “Her şeye rağmen birlikte olmak güzeldir. Bir kötülük iyiliği getirdi… Sizleri verdi… Belki de yeryüzündeki en büyük hikâye kişinin intikam hissini ve öfkesini yenmesi üzerine yazılmış olandı…

“Simon
Ağlıyor musun?
Ağlıyorsan, yaşlarını silme,
Çünkü ben de benimkileri silmiyorum.
Çocukluk insanın boğazında bir bıçak gibidir.
Ve sen onu ağzından çıkarmayı başardın.
Şimdi yeniden, tükürüğünü yutmayı öğrenmen lâzım…

Jeanne
Gülümsüyor musun?
Eğer gülümsüyorsan, sakın vazgeçme
Çünkü ben de gülümsemekten vazgeçmedim.

Âhirimizin, evvelimizden hayırlı olması niyazıyla…