
“Bir şeyi hayal etmek, varlıktan bir şeyi çıkarmaktır.”
Fârâbî
Sanat eserinde öz-biçim ikiliğine uyacaksak eğer burada yaklaşımı tersine çevirip eserin özün biçim olduğunu söylememiz gerekir. Öz, biçim haline geldiğinde ikilik yıkılmış olup tekli bir yapı ortaya çıkar. Şöyle ki, eser, kendinden bağımsız bir öz var da onu alıp işliyor değildir; özü kendi yaratır ve böylece öz biçim ayrıştırılamaz şekilde var olur. Eseri çözdüğünüzde geriye bırakın bir öz kalmasını; ondan geriye kalsa kalsa moloz yığını kalır. Bu durum bile eserin tekli bir yapı olduğunu göstermek için yeterlidir. Örneğin Süleymaniye’yi çözsek geriye taş; Semaver’i (Sait Faik) çözsek kelime yığını kalır. Süleymaniye’nin ya da Semaver’in neden başka türlü değil de bu biçimde inşa edildiği eserin dışında olduğu varsayılan öze bağlı değildir, onlara oldukları haliyle biçim veren ruh sanatçıdadır.
Zaten burada meselemiz öz-biçim ikiliği değil; eserin, biçim sayesinde bize sunulmuş olması, somut olarak karşımızda durmasıdır. Vurgulamak istediğim; özle biçimin ayrıştırılamaz oluşu sayesinde eserin şeffaflığı, dolayısıyla kendi içinde bir öz saklamadığı; tersine özün, göz önünde olmasıdır. Saklamanın aksine sanat, dışarı çıkarma, taşma, göz önünde olma etkinliğidir. Sanat eserinin varlık sebebi bu taşmadır; bir duygunun ya da fikrin eser vasıtasıyla somutlanıp önümüze konulmasıdır.
Eserin taşması, açıkça kendini ortaya koyması ne anlama gelir? Öncelikle karşımızda ‘kendi halinde’ somut bir yapı vardır ve bizi kendisini duymaya davet eder. Çünkü duyu nesnesi olarak duyusal âlemde o da yerini almıştır. Onu algıladığımıza göre diğer fenomenler gibi dünyamıza dahildir; bu durumda aramızda bir özne-nesne ayrımı yoktur, karşılıklı bir duyuş vardır. Duyuş sayesinde eser dillenir, kendini bize açar, böylece daha önce algılayamadığımız yeni bir idrak düzeyi ortaya çıkar. Kendini bize açan eser, dünyamızda varolan ama gözümüzden kaçırdığımız şeyleri hem kendi tekilliğinde hem de diğerleriyle arasındaki bağla ortaya çıkararak varolan düzeni yeniden yorumlamamızı, yeni ilişkisellikleri algılamamızı ya da kurmamızı sağlar. Tek başına bir şey, sadece işlevinden ibaret olarak kendi halinde karşımızda durmaktadır. Eser, nihayetinde bir düzenleme, kompoze etme etkinliği olduğu için şeyleri düzenleyerek kendi aralarında diyaloğa sokar. İşte bu diyalog sayesinde şey konuşmaya, kendini açıklamaya ve böylece okura bir-şeyler işaret etmeye başlar; yani şey, şeyliğinden çıkarak işarete dönüşür. Şöyle de söyleyebiliriz: Kavramsal düşünme, nesnesini tekillikten tümelliğe doğru taşıyarak diğer kavramlarla eşitleyip eşyada olmayabilen eşitliği kurarken, sanat dışa çıkarır ve eseri kendi tekilliğinde ortaya koyar, onun eşiti yoktur.
Dil her zaman varolanları adlandırarak varlığa çıkardığına göre dile yaslı bir sanat olarak edebiyat da hem varlığa getirme hem de varlığa geleni kendi hakikatinde açığa çıkarma etkinliğidir. Edebiyat eserinde dille eser ayrıştırılamaz bir şekilde birbirine kaynaşmış bir haldedir, daha da ileri giderek eserin dilden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Gündelik, hatta bilimsel dildeki şeyle dilin birbirinden farklı oluşu dili bir işaret sistemine dönüştürür. Burada dil sadece işaret eder, bir anlamda işaret ettiğinin vekilidir. Edebiyattaysa bu ayrım kalkar ve dil, eseri var eder; burada işaret eden dil değil, eserdir.
Dil, son çözümlemede dışa dönük bir eylemdir; dile getirmek, ifade etmek başka türlü mümkün değildir. Dil, düşüncelerimizi ya da hayallerimizi dışa dökerek onların cisimleşmesini sağlar. Böylelikle diğer düşünce ve hayallerle ve hatta şeylerle dolayıma sokarak insanı dünyaya katar. Bir anlamda maddi şeylerle manevi şeyler arasında köprü (metafor) kurarak iki dünyayı birleştirir. Eğer dilin bu dolayımı ve köprü kurma olanağı olmasa varolanlar arasındaki bağlar, örüntüler çökeceği için her şey kendi üzerine kapanır ve onlara ulaşmak imkansız hale gelirdi. Sanat biçim değiştirmiş dil demektir ve bu dil içerisiyle dışarısı arasındaki mütekabiliyetin ideal olarak kurulduğu bir dünyadır. Çünkü dil de dünya da sanatsal formların içine çekilmiş ve orada yepyeni bir biçim almıştır. Bu yanıyla eser, dilin de kaynağı haline gelir, işteş bir eyleme dönüşür eserin dille ilişkisi, dilden doğar, sonra dilin kaynağı olup onu besler.
Her eserin dili tektir, kendine özgüdür, bu nedenle de tekrar edilemezdir. Eser de tekilliğini, tekrar edilemez olarak kurduğu dille edinir. Bu özgünlükle kurulacak temas da bir şeyle kurulan nesnel ilişki gibi değil de eserin kendi özgüllüğü içinde kurulmalıdır. Çünkü karşımızda değişken, geçişli bir yapı vardır; her temasta bize başka bir yanını açar. Bu nedenle kendini yine kendisi açıklayabilir, çünkü kendini açıklayacak kodlar ona içkindir. Girişte söylediğim gibi şeffaftır, kendini gizleyen eser olamaz; aksine açık olmak, işaret etmek onun özü gereğidir. O düzenli bir bütündür, onu ‘o şey yapan’ nitelikler, estetik esaslar muvacehesinde hesaplanmış, düşünülüp taşınmış ve uygunca biçimlendirilmiştir. Dolayısıyla kendini açıkça ortaya koyar. Şöyle de söyleyebiliriz; sanat bir kayran (imkan), eser de (mümkün) o kayranda kendini açıkça ortaya koyma etkinliğidir.
Sanatın dili poetiktir; varsayım, yargı, öncül gibi mantıksal aletler kullanmaz. Onun yaptığı var olan gerçeklik düzlemini yeniden düzenleyip başka olanakları açığa çıkarmaktır. Buna en başta dil dahildir; kullanageldiğimiz dili yerinden eder. Çünkü bu yerindelik aynı zamanda katılaşmaktır da. Sanat, sözcükleri başka ilişkilere sokarak onlardaki var olan ama unutulmuş ya da sıkça kullanılmayan anlamları önerir veya yepyeni anlamlar yükler, böylece başka türlü de bakılabileceğini, başka türlüsünün de mümkün olabileceğini gösterir. Yani dili öteye (meta) doğru, katılaşmış gerçekliğin ötesine doğru zorlar. Bu her zaman yeni olanaklar şeklinde olmayabilir. Sözünü ettiğim katılaşma bazen gerçeği bir örtü gibi gizler, sanat bu örtüyü kaldırarak ‘aslında ne’ olduğunu gösterir, bu da aslına döndürmek gibidir. Tembel zihinlerin sanata gösterdiği tepki buradan doğar, olabilirliğin vuku bulması bilindik zaman algısını sarsar. Zira burada zaman, olguların art ardalığı şeklinde ilerlemez, kırılıma uğrar ve kırılım, muhtemel olanın ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Böyle bir tablo gerçekliğin bildiğimiz, her an deneyimlediğimiz hali olmayıp yeni bir gerçeklik düzenidir. İşte itiraz yeni düzenedir; beklenen olayların nedensellik gereği örülüp bildiğimiz, deneyimlediğimiz şekilde gerçekleştiği bir düzen sarsılmış, beklenmeyen, tuhaf olan, ihtimal dahilinde bile olmayan, eserde gerçekleşmiştir.
Dil olmayanı da dile getirebilir. Hayal bu sayede mümkün olur. Poetik dil, hayalle gerçeği ayrıştırılamaz bir şekilde inşa eder, bu inşa özle biçimin ayrıştırılamazlığı gibidir. İnsan gerçekle hayal arasında bir varlıktır, hayalleriyle gerçekliği, gerçeklikle hayallerini birbirine mezceder ve gerçekliği algılarken hayal de hep devrededir. Bu bağlamda şey sadece anıların taşıyıcısı değil, hayalin suret bulmasıdır da zira her hayal sadece imgeden ibaret değildir, bazen şeye aktarılarak suret bulur. Eserde şey çoğu kere anı mahfazasıyken aynı zamanda imgedir de. Örneğin Semaver, Ali’nin dünyasındaki yaşananları, hayalleri, fikirleri kendisinde toplar. Başta ailenin sıcaklığının imgesiyken, annenin vefatıyla tüm hatıraların imgesine dönüşür. Semaver öyküsünde semaver bir imge olarak Ali’nin dünyasını bize açar ve bizim o şeyle olan ilişkimizi de değiştirir. Semaver, Ali’yle annesinin dünyasını açığa çıkarır. Aslında Sait Faik Semaver’de herkeste ortak olan duyguları ve düşünceleri ifade eder. Bu durum sanatçı ile izleyicisi arasındaki iletişimi mümkün kılan ortak kodlar gibidir. Fakat herkeste ortak olan ve herkesin bir şekilde ifade edebileceği duyguların dışa vurumu sanat değildir. Sanatçı ortak duygu ve düşünceleri biçimleyebilen, ona suret kazandırabilen birisidir. Bu sayede onlar görünüre çıkar. Ama bu görünüre çıkış, daha önceden bildiğimiz, deneyimlediğimiz bir dünya olmayabilir.
Bir eserin ortaya konması yeni bir yerleştirme; mevcut yerleşimle ideal olan arasında bir yarık açma önerisidir. Sanatçı önerdiği biçimle aktüel yaşam biçimlerini eleştirir. Bu öneriyle mevut dünya arasında bir yarık açılır. Sanat duyusal mekanda kendisine özgü bir alan açarak kendi siyasetini/eleştirelliğini de görünüre taşır. Böylelikle mekanı dönüştürmek ister. Örneğin semaver, bize anne ve oğula ait küçük bir dünyayı bütün yönleriyle açığa çıkarıverir: “Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.” Sıradan bir şey olan semaver, Ali’nin ona yüklediği anlamla zenginleşir ve onların aile ortamının imgesine dönüşür. Dahası, ıstırap, grev, kaza gibi olgular, olmayışlarıyla suret bulur; bir anlamda onlar değillenerek, koku, buhar ve sabahın saadetine yer açılır. Annenin vefatından sonraysa saadet yerini hüzne, acıya bırakır; Ali’nin hayatı artık eskisi gibi değildir: “Güneş sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu.” Bu tür imgesel dönüşümlerle (başka türlü yerleştirme) sanat yeni bir deneyim alanı açmış olur. Burada, hakikati gizlilikten açıklığa çıkarmak değil, ‘bir de böyle söyleyerek’ yeni bakış açıları önermek ve yaygın söylemi yarmak vardır. Bir de böyle söylemek, bir de böyle bakmak anlamına gelir ki bu da yeni bir deneyim demektir.
Sanatın dili her zaman kendinin farkındadır. Bu yüzden eser sürekli olarak kendiliğinin farkındadır, özbilinçliliği yüksek düzeydedir. Eserde hiçbir şey rastgele, tesadüfen ya da yanlışlıkla yer almaz; bütün yapı baştan sona kurgulanmış ve parçalar bu kurguya göre yerini almıştır; ona ne koysanız fazlalık ne çıkarsanız eksiklik olarak hemen kendini belli eder. Kusursuzluktan, mükemmellikten söz etmediğimi belirtmeliyim, insan kusurlu bir varlıktır ve bundan kaçınamaz. Bu nedenle sanatçı her eseriyle mükemmellik (kemal) arayışındadır. Biraz abartarak, kusurluluğun da güzele dahil olduğunu söyleyebiliriz. Eser karşısında yaşadığımız ruh durumlarını belirleyen de bu kendiliktir, özbilinçliliktir. Söz gelimi Süleymaniye’de yaşadığımız haşyet, eserin özbilinçliliğinin yarattığı atmosfer (aura) nedeniyledir. Süleymaniye her zaman kendisinin farkındadır, bu fark onu diğer camilerden (tekillik, özgünlük, tekrar edilemezlik…) ayırıp kendisi kılar. Mimari planından, süsleme, bezeme, kalemişi, hatlar, mihrap, minber, çiniler… yüzlerce bileşen, onun biçiminde yepyeni bağlamsallık, bağıntısallık, ilişkisellik ve işlevselliklerle bir araya getirilerek tek bir yapı meydana getirirler. İstanbul’un bir tepesinde Süleymaniye kendini duyuşa açar ("Taşların kalp atışlarını duyanlar / Yalnız onlar okur benim söylediklerimi" Sezai Karakoç), oraya giden de kendini Süleymaniye’ye açar (“Aşktır diye geri geldin o çekiç seslerine / bıraktın vazgeçilmez ırmakları” İsmet Özel); karşılıklı bir bağ kurulur. Denebilirse burada eser ve insan birbirine verilir; böylece insan biraz Süleymaniye, Süleymaniye de biraz o insan olur ve birbirlerini değiştirip dönüştürürler. Deneyim dediğim bu karşılıklı değişip dönüşmektir; insan ve eser tükenmeyeceğine göre, kalbini açarak Süleymaniye’ye giden birisi umulur ki her defasında farklı bir deneyim yaşar. Farklı deneyim, hem Süleymaniye’ye gide gele alışkanlığa dönüşen eylemi kırar hem de bir de böyle bakarak başkaca görme olanaklarını açığa çıkar.
Sanat dışarı taşma, göz önüne koyma etkinliğidir demiştim; eser de kitap, resim, heykel, müzik olarak karşımızdadır. Aslında karşımızda bir nesne vardır; kitap nesnesinin malzemesi dil, resmin boya, heykelin mermer, müziğin sestir. Ama eser, biçimlenmiş bir şey olduğu için, karşımızdaki salt malzemeden ibaret değildir. Kitabın dili, gündelik dil; resimdeki boya, boyacının sattığı boya; heykeldeki mermer, mermer ocağındaki mermer, müziğin sesi de her an duyduğumuz ses değildir. Onlar sanatın formları sayesinde biçimlenmiş ve sanatçının bir iz’i olarak esere dönüşüp izleyicisine bir şeyler söylemeye, bir şeyleri işaret etmeye başlamıştır.
Kiraz ağacı ya da caminin eşiğinde yüz yıllar boyunca çukurlaşmış mermer eşik de bize bir şey söyler. Kiraz ağacı bir şey söylemesini kevni âyet olmaktan, mermer eşik anıların mahfazası olmaktan, sanat eseriyse malzemesini işleyerek biçim vermesinden alır. Ancak bu işleme, bir şeyi salt işlevlerinden ya da niteliklerinden ibaret olmaktan çıkarıp kendi hakikatini açığa çıkarmasını mümkün kılar, sanat da açığa çıkmanın imkanı olarak esere açıklığı verir. Zanaatkâr ya da seri üretim de malzemeye biçim verir; ama o kilde gizli olan çömleğin açıklığa çıkarılması gibi olmayıp açığa çıkmış çömleğin tekrar tekrar çoğaltılmasıdır. Seri üretilmiş bir çömlek bize bir şey söylemez, zira o işlevinden ibarettir.
1 Tekillik özgünlüğü, özgünlük tekrar edilemezliği, tekrar edilemezlik atmosferi/aurayı mümkün kılar. Süleymaniye’nin Selimiye, Selimiye’nin Sultanahmet olmaması eser oluşlarıyla ilgilidir. Mesela mahalle camileri birbirinin tekrarıdır, o nedenle eser değildirler. Süleymaniye taklidi, benzeri camilerde sözünü ettiğim duyuşun deneyimlenememesi de karşımızda bir eser olmayışıyla ilgilidir.
Semaver bildiğimiz bir nesnedir. Sait Faik bildiğimiz bu nesneyi alıp Semaver öyküsünün kalbine yerleştirir. Semaver hâlâ bildiğimiz semaverdir ve sanatçıyla izleyici arasındaki ortak kodu oluşturur. Ama sanatçı onu eserinde Ali, annesi ve onların dünyalarına has bir imgeye dönüştürerek tekilleştirir. Semaveri öyküden çıkarıp aldığımızda, elimizde, sıradan bir nesne olan bildiğimiz semaver kalır ve öykü çöker. Bir başka öyküye taşıdığımızdaysa o yine bambaşka ve tekil bir semavere dönüşür; dönüşmüyorsa Sait Faik’in Semaver’i çoğaltılmış olacağından karşımızda bir eser yoktur.
1962 yılında Gönen/Balıkesir'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini aynı ilde tamamladı (1979). Gazi Üniversitesinde işletme okudu (1983). Beyaz Gömlek isimli ilk öyküsü 1982 yılında Güldeste Dergisinde yayımlandı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece, Hece Öykü ve Muhayyel’in çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere Arnavutçaya, Pencere ve Utanç Farsçaya; bazı öyküleri Korece ve Azericeye çevrildi. Esenlik Zamanları 1999 yılında TYB; Mürekkep 2012 yılında ESKADER ve Ömer Seyfettin öykü ödülünü aldı. Cemal Şakar 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat; 2019 yılında da Necip Fazıl Hikaye-Roman ödülüne layık görüldü. Eserleri: Öyküler: Gidenler Gidenler, 1990; Yol Düşleri, 1996; Esenlik Zamanları, 1999; Pencere, 2003; Hayalperdesi, 2008; Hikâyât, 2010; Sular Tutuştuğunda, 2010; Mürekkep, 2012; Portakal Bahçeleri, 2014; Kara, 2016; Adı Leyla Olsun, 2018; Utanç, 2020; Bir Avuç Dünya, (toplu öyküler) 2022. Deneme-İnceleme: Yazı Bilinci, 2006; Yazının Gizledikleri, 2010; Edebiyatın Sırça Kulesi, 2011; İmge, Gerçeklik ve Kültür, 2012; Edebiyat Ne Söyler, 2014; Hasan Aycın’ın Çizgi’si, 2016; Edebiyatın Doğası, 2019; Satır Arasındaki Anlam, 2020; Fragmanlar-Gerçeklikten Koparılmış İmge, 2022; Sanatın Kendiliği, 2024.Söyleşi: Dile Kolay, 2017.Edisyonlar: Sessiz Harfler, 2013; 40 Soruda Türk Öyküsü, 2018; Dilsiz’in Dile Gelişi, 2021; Kurmacanın Grameri (Ed.), 2021.