Menu
SANAT VE ÜMMİLİK
Deneme/Eleştiri • SANAT VE ÜMMİLİK

SANAT VE ÜMMİLİK

Ümmilik’te, kendisinin de türediği Arapça ‘ümm’ kökünden türeyen her kelimeden  bir eser vardır. Çünkü ümmilik, anadan-doğmalık an’ına ve hal’ine bir vurguyu içermesi bakımından ilgili kelimelerle koparılamaz bir iç-bağa sahiptir.

‘Ümm’ kelimesinin etimolojisini ve anlam yelpazesini merak edenler Ragıp el-Isfahani’nin Müfredat’ına ( Pınar Yayınları) bakabilirler.

Benim şimdiki niyetim, ümmiliğin tasavvufi anlamından hareketle onda sanata / sanatçıya dair bir verinin olup olmadığına bakmaktır.

Tasavvufta ümmilik ‘bilgisizlik’ değil, bilakis bilgiyle kendi ‘ara’sına bir mesafe koyarak (ya da bilgi nedeniyle anadan doğmalık zamanı arasında oluşan mesafeyi ortadan kaldırarak) Allah’ın vereceği bilgiye kendisini açık ve dolayısıyla bu maksatla bilgi mahallini boş tutmaktır.

Bu yanıyla tasavvufta ümmilik, İbn Arabi’nin ‘Hz. Peygamberi’in idrak mahalli, kendisine vahyedilen şeyi almaktan engelleyecek her şeyden temizlenmişti.’ şeklindeki yaklaşımına bitişik olarak Muhammedi bir niteliğin özlemini ve taklidini içerir. Elbette burada kulun beklediği ‘sadece’ Hz. Peygamber’e mahsus olan vahiy değildir; vahyin ilham, fetih, himmet, bağış vb. gibi Muhammed Ümmeti’ne dönük formlarıdır.

Kelamcıların ‘Allah hakkında hüküm verme’ tutumlarıyla, sufilerin ‘Allah için hüküm verme’ tutumları arasındaki farka da dikkat çeken İbn Arabi, bu manada el-Gazzali’nin uzlete çekilme maksadını eleştirirken ‘(B)ir kısmı ilahi mertebeye girmiş ve terzisini kapıda bırakmıştır. Oradan çıktığında ise bu teraziyle Allah için ölçmek üzere alır. Böyle bir bilgin, teraziyle Allah huzuruna giren kimseden hal bakımından daha iyidir. Fakat onun kalbi, içinde kendisine dönmek bulunursa, bıraktığı teraziye bağlıdır. Bu nedenle de düşüncelerinin terazisine bağlı olduğu ölçüde, amaçlanan bilgiden mahrum kalır. Bunun nedeni bıraktığı teraziye  dönük ilgisidir. Bu kişiden daha iyi hal sahibi ise terazisini kıran kimsedir.’ yorumunu yapar.

Ümmiliğin tasavvuftaki bu anlamından sanata (sanatçıya) mahsus iki veri elde edilebilir: Birincisi özgürlük, ikincisi ise yeniliktir.

Özgürlük yanı, İslam sanatları için yapıla gelen ‘perspektifsizlik’ tanımında ortaya çıkar. Perspekifsizlik, bir görme zorunluluğu (hatta yanılsaması) olan perspektifi inkar etmek değil bilakis onu aşmaktır. Çünkü ‘örgütlenmiş ve yönetilmiş bakış’ (tanım Özlem Hemiş’e aittir) olarak perspektifsizlik öte’yi ima eden bir ufuk dayatır ve o ufku aşmaksızın bakış (nazar ve basiret) özgürleşemez.

Bu bağlamda Müslüman bir sanatçı, özgürlüğü kendisine büyük sorun edindiği için onda hapis olan Batılı sanatçının durumuyla karşılaştırılmayı bile kabul etmeyecek şekilde serapa bir özgürlüğü hak eder.

Yenilik hususuna gelince: Yaratılışta tekrar yoktur. Dolayısıyla yaratışı Yaratan’a bağlı bulunan sanatçı bilgisi, tecrübesi nedeniyle şartlanacağı kendi tekrarından (ya da kendini tekrarlamaktan) ancak ümmileşme yoluyla kurtulma, tekrarı mümkün olmayanı tekrarlayarak yaratma imkanını elde edebilir.

Bu yanıyla ümmilik hat’ta, minyatürde, tezhipte vs. sanatla surete çıkarma aracının ‘boş levha’ olması da konunun önemli bir yönüdür ki, o ‘boş levha’ sanat eylemeye duran zihne kendisi ‘gibi’ olmayı ‘önerir’. Kendisini ümmileştirmeden ‘boş levha’nın karşısına geçen sanatçı için levha da boş değildir, bilakis o levhaya bakarken zihnindekinin onda şekillenmiş olduğunu görecek (tasarlayacak, planlayacak) şekilde boş’luğu doldurmuş demektir.

İslami sanatlarda yenileşme niyet ve gayretlerine buradan bakıldıkta, aslında yenilik talebinin malum doluluk nedeniyle yenileyememe sıkıntısından ibaret olduğu da görülebilir. Çünkü ümmi olabilen sanatçı için yenilik bir sorun değil kendiliğinden oluşacak sonuçlardan bir sonuçtur; ümmi olmayan sanatçı içinse yenilik bir sorundur ve sonucu da bu sorun tayin edeceği için yenilik sorunlu bir yenilik olmaktan kurtulamaz.

Sanat(çı) ve ümmiliği bu bakış açısıyla ele alışımdan dolayı kimileri ‘esatir’den bahsettiğimi, bunların günümüzde bir karşılığının olmadığını düşünebilirler. O halde Kandinski ve Rilke’nin ümmileşme arzularından söz ederek bitireyim yazımı:

Şöyle diyor Kandinski:

‘Müziği resmetmek istemiyorum.

Zihin hallerini (Seelenzustände) resmetmek istemiyorum. Renklere bağlı olarak ya da olmayarak resmetmek istemiyorum.

Geçmişin şaheserlerinin uyumundaki herhangi bir noktayı değiştirmek, onlarla yarışmak ya da (onları) alt etmek istemiyorum. Geleceğin doğru yolunu göstermek istemiyorum.

Bugüne dek nesnel, bilimsel bir bakış açısından bakıldığında birçok şeyi eksik bırakmış olan kuramsal eserlerimin dışında, sadece iyi, gerekli, yaşayan resimler, en azından birkaç izleyicinin gerektiği şekilde yaklaştığı resimler yapmak istiyorum.” (Charles Harrison-Paul Wood, Sanat ve Kuram 1900-2000, Çeviren: Sabri Gürses, Küre, İstanbul 2011).

Rilke de Malte Laurids Brigge'nin Notları’nda doğru şiire erişmek için unutmayı ve unutmayı da unutmayı salık vererek, bunun ancak koşullandırılmamış bir hatırlamayla mümkün olabileceğini söylüyor.

Sanat ve ümmilik ilişkisine yine de inanmıyorsanız Kandinski’nin ‘Doğaçlama’ tablosuna ve Rilke’nin ‘Duino Ağıtları’na bir bakıverin.

twitter.com/OmerLekesiz

(YENİ ŞAFAK, 29.06.2015)

ÖMER

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....

Diğer Yazıları