Menu
NECİP FAZIL ŞİİRİNDE METAFİZİK İZLEKLER
Deneme/Eleştiri • NECİP FAZIL ŞİİRİNDE METAFİZİK İZLEKLER

NECİP FAZIL ŞİİRİNDE METAFİZİK İZLEKLER

Medeniyetlerin de tıpkı insanlar gibi buhranlı zamanları ve kimlik problemi ile yüzyüze geldikleri dönemleri vardır. İnsanın medeniyet inşa edici olmasıyla, bu buhran ve kimlik bunalımı onda da teşekkül eder. Fakat aynı zamanda, medeniyetle insan arasındaki organik bağın en geçişken olduğu nokta, bu iki kavramla birbirini besler. Bir medeniyet, kimlik buhranı geçirdiğinde bu, o medeniyetin evlatlarının da buhranıdır aynı zamanda.

Necip Fazıl, büyük bir medeniyetin böyle bir zamanına denk gelmiş yaşamı ile dikkat çeker. 1905'te dünyaya gelmiş olması, üç önemli kırılma ile hayatının ritminin/yönünün/ufkunun değişmesi ve tanışmalarla karşılaşmalarla hayatının altüst olması, içinde yaşadığı coğrafyanın kimlik bunalımlarının da izdüşümleridir.

Biz bu çalışmamızda, medeniyetlerin kimlik buhranlarında önemli rol oynayan kavramlardan biri olan metafiziğin, Necip Fazıl'daki yansımlarının peşine düşeceğiz. Yalnız Necip Fazıl değil, o dönemde yetişmiş bütün aydınlarda bu bunalımın, buhranın izlerini görmek mümkün. Topyekün bir medeniyet algı değişiminin olduğu Cumhuriyet Dönemi'nde bu altüst oluşun, özelde kültür hayatına yansımalarından hareketle, Necip Fazıl'ın söz konusu kavramla olan ilişkisine şahitlik edeceğiz.

SANATIN HAKİKAT DAMGASI: METAFİZİK

Metafizik, içinde bulunduğumuz halin perdelenmiş vecheleri olarak her zaman insan için ilgi odağı olmuştur. Özellikle sanatın ve sanatçının bilinmezliklerle ilgili merakı, neredeyse yalnızca bu sözcük etrafında toplanmış gibidir. Felsecilerin, durmamacasına soru ürettiği bu alanda, sanatçılar fikirleriyle, duruşlarıyla, açıklama ve eserleriyle metafiziğe atıflarda bulunmuşlardır. Felsefeciler ile sanatçılar arasındaki temel fark, birinin sorularla merakı çoğaltmasıyken, diğerinin bu merakın üzerine giderek, didikleyerek, yorumlayarak, teslim olarak ya da savaş açarak 'taraf'lıklarını ortaya koymalarıdır.

Necip Fazıl'ın da bu konuda 'taraf' olduğunu biliyoruz. Gençliğinde Paris'te tahsil ettiği felsefenin buna ne kadar etkisi olduğu  tartışılır. Çünkü, felsefe eğitimi aldığı dönemlerde, derin düşünme temrinlerinden uzak, gençliğin verdiği delikanlılıkla gününü gün eden bir genç vardır Paris'te. Onun yurda dönmesinden sonra devam eden bu savruk hayat 1934'te Abdulhakim Arvasi ile karşılaşmasına kadar devam eder.

Tasavvufun sakinleştirici etkisi Necip Fazıl'da metafizik inkişafa neden olur. Köklü medeniyetin yaşadığı kimlik buhranı, sanat çevrelerinin din karşıtı kibri ile birleşince, O'nu iç buhranlarıyla yüzyüze getirir. Bu buhranlarından Abdülhakim Arvasi'nin mürşidliği ile kurtulacaktır.

Söz konusu kavramın Necip Fazıl'ın hayatında ve eserlerinde yansımalarına geçmeden önce, metafiziğin ne olduğu ya da ne olmadığı üzerine genel bir kaç açıklama yapmak gerekir.

Metafizik, özde tek şeyi, yani aşkınlık durumunu ifade etmesine rağmen, Batı ve Doğu dünyasında anlam, açıklama ve yorum farklılıkları ile karşılaşır. Felsefenin temel konuları arasında yerini alır.

Doğu'da İbn-i Sina ve Farabi'yle başlayan Ortaçağ İslam filozoflarının, varlığın hareketi üzerindeki felsefi tartışmalarının odağında bulunan metafizik, Batı'da M.Ö. VI. Yüzyıla kadar uzanan bir geçmiş ile tarihlendirilir. Aslında metafizik sözcük olarak bir kitap bölümü sıralaması esnasında ortaya çıkmıştır. Aristotales'in ölümünden sonra öğrencisi Adronikos, onun ilk felsefe eserini 'Phyisika' dan sonraya koyunca, 'fizikten sonra' anlamında yaygın bir söyleyişle günümüze kadar gelmiştir. Bu rastlantısal durum, Yunan dilindeki fizik ötesi kavramı ile de örtüşmüş görünmektedir. Yunanca 'öte' anlamındaki 'meta', tabiat/fizik anlamındaki 'physika'nın terkibiyle metafizik sözcüğünü karşılar (İslam Felsefesi Tarihi, Cilt III, S.H. Nasr-O.Leamann, Açılım Kitap, 2007 İstanbul).

Arapça'da ise, 'mâ ba'de't-tâbi'a' ifadesi kullanılır. İbn-i Rüşd bu ifade için şu açıklamayı yapar: 'Tabiat ilminde, maddede olmayan kuvvetler hakkında ortaya konan burhan, metafizikte bir asıl olarak kullanılır. Ve bu ilmin, 'ma ba'det't-tabia' diye isimlendirilmesi de (Aristotales'in öğrencisinin yaptığına atfen) eğitimdeki sıralamasıyla alakalı görünmektedir. Yoksa bu ilim, varlık bakımından, tabiat ilminden önce gelir ki, bu nedenle 'ilk felsefe' diye isimlendirilmiştir' (a.g.e., Metafizik Maddesi, Charles Geneguand). İbn-i Rüşd, metafiziği; ilimler ve sanatları sınıflandırırken, nazari sanatların külli kategorisine yerleştirir ki bu kategoride cedel ve safsata sanatı da vardır.

Aristotales'in eserleri, El-Kindi döneminde tercüme edilmiş, İbn-i Rüşd'ün şerhi içinde günümüze kadar ulaşmıştır.

İbn-i Sina, metafiziğin mevzuunun tam olarak belirlenmesi sorununa karşı 'ilahiyyat' sözcüğü ile cevap verir. İşte tam da burada, Yunan felsefe geleneğinin, İslam'ın tevhidi vahiy anlayışıyla uyumlu hale gelmesi sorunu belirir. Bu sorun, İslam felsefesine hakim olmuş ve onun gelişim sürecini de şekillendirmiştir.

Fakat İslam felsefesi dendiğinde tasavvuf felsefesinin belirmesi, onun, felsefenin temel sorunsallarından birisi olan, bilginin kaynakları ve bilgiyi edinme yolları mevzusunda Yunan felsefesi ile ayrıldığı noktaları belirlemesine neden olmuştur. Bu yönü ile İslam felsefe geleneği tasavvuf felsefesi açılımları ile içiçe geçmiştir.

Hâl sahibi olanların ontolojik durumunun, kâl (tasavvuri bilgi)sahibi olanlardan daha yüksek addedilmesi, felsefi tartışmalarda tasavvufun verilerini önemli hale getirmiştir. Bu iki grup arasındaki temel fark, hâl sahiplerinin referansının amûdî bilgi ve tecrübe olmasına karşın, kâl sahiplerinin ufkî tecrübe ile, aklî ve tarihi malumata atıfta bulunmalarıdır.

Sanatın, işte bu noktalardan metafizikle kopmaz bağlarına şahit olmaktayız.

Necip Fazıl'ın da, hayatının bir bölümünden sonra bu gerçeğe 'uyanmış' olması; onun, bundan sonraki sanatında metafiziği derinlikli ve yoğun görmemize olanak sağlayacaktır. Özellikle 1934'teki fikirsel değişiminden sonra bütün bir hayatını bu bilinmezliklerdeki sırlara adamıştır.

'Bizce şiir mutlak hakikati arama işidir. Eşya ve hadiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahcup, en nazik ve hassas nahiyesini tutarak ve nispetlerini bularak, mutlak hakikati arama işi' diyen şair, özellikle Çile'de bu düşüncenin zirvesine varır.

GÖKSEL OLAN NEREDE?

Necip Fazıl, tasavvufla karşılaştığında hayatında yaşadığı değişiklikler için, tutunduğu şiiri bir mihenk taşı yapacak ve bütün sorularını cevaplarını bu değişmez kıbleden haykıracaktır. Dinsel düşüncelerin kendisini uğrattığı sarsıntı Tanrı ile ilgilidir. Fakat öte yandan tasavvufun nefisle olan mücadele basamaklarında, içe yolculuktaki sarsıntılı serüvende, bu ilahi yolun uzun ve sabır gerektiren kilometre taşları ile döşeli olduğunun da farkındadır.

'...biricik meselem sonsuza varmak' derken, yaşadığı kararlılık, her bilinmezlik karşısında düştüğü  şüphe çukurlarından onu hızla kurtaracaktır. Sonsuza varmak şairde, içsel yolculuğun izdüşümünden çok, ölüm ötesindeki metafizik varoluştur.

Gök kavramının metafizik içerikleri Necip Fazıl için son derece kışkırtıcıdır. O, hem sosyal  hem de kişisel bir kaygı ile sırtında bu ağır yükü hissedenlerdendir. Varlığın kayıp parçalarını sırlayan gök, aynı zamanda, ilk ve dramatik kopuşun da kapısıdır. İnsanoğluna süreki 'adem'liğini hatırlatan bu kopuş, göğün ağlama duvarını perdelemektedir.

Sırtımda taşınmaz yüklü göklerin,

herkes koşar, zıplar, ben yürüyemem,

İsterseniz hayat aşını verin

Sayılı nimetler bal olsa yemem.

(Çile, Büyük Doğu yay. 1998, İstanbul. s.23)

Necip Fazıl'ın tasavvuf ile karşılaşmasına atıfların yapıldığı şiirlerinde derin bir metafizik bulmak mümkün. Sonsuzluk Kervanı adlı şiirinde Allah dostları'nı nurdan heykellere benzetmesi, onun Altın Kol Silsilesi olarak nitelendirdiği tanımla örtüşür.

Gidiyor, gidiyor nurdan heykeller,

Ufuk, önlerindeki bayrak kulesi,

Bu gidenler Altın Kol Silsilesi;

Ölçüden ahenkten daha güzelleri

Gidiyor, gidiyor nurdan heykeller. (a.g.e.,s.65)

Elbette, bir yazarın, şairin düşünürün iç buhranları, onun arayışı ile son bulmayacaktır. Arayışın son bulması bir sanatçı için asla mümkün değildir. Çünkü hayat tamamen bir arayış ve arınıştan ibarettir. Necip Fazıl'ın arayış ve arınışlarındaki en önemli duraklardan biri olan metafizik olgular, onun hiç bir zaman iç huzura, sükunete eremediğinin de göstergesidir. Sükunete erememesinde en büyük sorun nefsi ile olan didişmesidir. Bu didişmelerinde nefsi, azılı bir düşman olarak görmesiyle kişiselleştirir ve muhayyel alanlarda dolaştırır.

Hırsıma ne şöhret yetti ne de şan,

döndüğüm her nokta, dünyadan nişan,

nefsimin ardından koştum perişan,

Ondan bir kıl bile avlayamadım. (a.g.e., s.71)

Onun Çile'sindeki nefs düşmanı yoksayılsa, Çile'nin belki de yarısı yoksayılmış olur. Bu düşman, Necip Fazıl'ın hakikat arayışında etrafına görünmez duvarlar ören bir şeytan-insan gibidir.

Hep Nefs adlı şiirinde yansıttığı kurgu, bu görünmez duvarın bir kapı aralığında bile bildiğini anlatması bakımından önemlidir. Ayrıca bu şiirde, Siyah Pelerinli Adam adlı eserin şiirselleştirilmiş kavramlarını bulmak mümkündür (Necip Fazıl Şiirlerinde Metafizik Kavramlar Ve Kavramların Pedagojik Açılımları, FÜSBE Yüksek Lisans Tezi, Fatma Başıböyük, 2008 Elazığ).

Göğsü yakut ve safir,

Kapıda bir misafir,

Sordum, kimsin nesin sen?

Dedi şeytandan sefir!

Nefs isimli o kafir. (a.g.e., s.72)

Sufilerin ta'b'dan nefse, nefsden kalbe, kalpten ruha, ruhtan sırra geçme (Yunus Emre Divanı, Mustafa Tatcı, MEB yay. 1997 İstanbul ) halini, nefisle mücadele etmede içselleştirmiş bir şair olarak, şiirlerinde bu mevzuya geniş yer vermiştir.

Nefsi bir kalp kurduna benzerten şair,

Cinnet, korku, şüphe benim eserim,

Sıcak kalbinizde gizlidir yerim,

Bir kurdum ki, sizi hep diş diş yerim,

Ve gezerim hergün elbisenizde. (Çile, s.69)

mısralarıyla yukarıda değindiğimiz kişiselleştirmeyi yineleyerek muhayyel alanların öznelerini çoğaltır.

Bu fantastik( muhayyel) benzetmelerin, nefsle ilgili hemen bütün şiirlerde bulunduğunu görmekteyiz. Ben adlı şiirinde kendisini, buz tutmuş kayalardaki kutup yelkenlisiyle özdeşleştirirken, Öksüz'ün (Hz. Peygamber'e atfen) yıldızdan mahyalardaki bahtının da kendisi olduğuna vurgu yapar.

Ben kutup yelkenlisi, buz tutmuş kayalarda,

Öksüzün altın bahtı, yıldızdan mahyalarda. (a.g.e., s.67)

Aynı şiirde, kendisini benzettiği nesnelere baktığımızda, 'meçhuller caddesinin kimsesiz seyyahı, cinlerin padişahı, Allah'ın körebesi, yolcu bilmez hanların usanmaz yolcusu, boşlukta düşen fikir, kör ve çilekeş beygir...' gibi bir çok benzetme ile metafizik derinliğin fantastik yüzüne ilham verir.

Metafiziğin alemler ile kurulan bağda gizemli yolculukları, aklın gerçekçiliğini hiçe sayan umursamazlığı Necip Fazılın en hoşlandığı tarzdır. Onun hırçın ve yatışmaz yapısında bu aklıdışılığın izlerini bulmak mümkünüdür. O Diyorsa şiirindeki bir kıta özellikle bu bakımdan önemlidir.

Gözüm, aklım , fikrim var deme, hepsini öldür,

Sana çöl gibi gelen, O göl diyorsa göldür! (a.g.e., s.86)

O Diyorsa şiiri pek çok bakımdan çeşitli vecheleri olan bir şiirdir. Konumuz gereği bu şiirin metafiziği dışına çıkmıyoruz. Bu şiir, Necip Fazıl'ın 1934'te mürşid olarak kabul edip izinden gideceği Albdükhakim Arvasi'nin yoldaki kandilleri imlemesi bakımından şairin ruh dünyasındaki inkişaf damarlarını bir bir ele verir. O'nun benlik ile nefsi karşılaştırması da bu tanışmanın etkisindeki şiirlerine yansır.

Bıçaklarım su oldu, boyuna bilenmekten

Bitti benlik madenim her an törpülenmekten.( a.g.e., s.283)

derken, benlik ve nefis iki huysuz özne olarak hayatın her anında karşısına çıkar.

Ruh, metafziğin başat konularından birisidir. Ruh, zamana ve mekana sığmayan yapısıyla sanatçılara da ilham vermiştir. Necip Fazıl'ın ruh algısını O'nun 1934'teki mürşid karşılamasından önce pozitivist yaklaşımlara yakın yorumlamak mümkünken, Arvasi hazretleri ile karşılaşmanın, O'nun kavram dünyasındaki temel sarsıntılarından birisi olan ruh kavramına da sirayet ettiğini görmekteyiz.

Ruhun, Necip Fazıl'ın şiirlerindeki en belirgin özelliği,onun bir nura benzetilmesidir. Nur kavramının ışık ve ruh ile girdiği serüvende Necip Fazıl, onun aydınlatıcı ve sükunete erdirici yönüne vurgu yapmıştır.

Söndürün lambaları uzaklara gideyim,

Nurdan bir şehir gibi, ruhumu seyredeyim, pırıl pırıl. (a.g.e., s,303)

Doğan Aksan, Necip Fazıl ile ilgili incelemesinde, bu türden betimlemelerin hiçbirinin, gerçek bir olayı işaret etmediğini belirtir. Bunları, Necip Fazıl'ın duygularıyla algıladığı, görüntü ve tasarımların aktarılması olarak yorumlar (Şiir Dili Ve Türk Şiir Dili, Doğan Aksan, Engin yay. 2006 Ankara). Aksan'ın tesbiti, aşkın bir alanın  realist bakışını yansıtsa da, 'her gerçeğin karşıtı da gerçektir' tezi şair için duygu-akıl sarkacındaki en mühim ölçüttür. Bu nedenle şair, salt duygulanımların yansımalarıyla metafizik algıya sahip değildir. Onun metafizik aidiyeti içkindir ve mısralarına bu hal yansımıştır.

Çile'nin, metafizik kavramları bünyesinde toplayışında Necip Fazıl'ın, iç buhranlarını, hafakanlarını, vehimlerini ve sıkıntılarını görmek mümkün.

O'nun, Allah, kozmik düzen, görünmeyen varlıklar, su ve ateş (ki bunların kökeni Türk mitolojisine dayanan ve İslam felsefecilerine kadar izlerini sürebileceğimiz her nesnenin bir ruhu olduğu gerçeğine atfen), din, zaman, ölüm, nefs, ruh-lar, nur, bilinmeyen alemler gibi metafizik derinliği olan mevzuları, Çile'nin bünyesinde topladığını görmekteyiz. Bu yönü ile Çile ( bu adı alan şiir dahil olmak üzere) Yaratıcı ile yaratılan arasında bir metafizik koridor oluşturmasıyla, Necip Fazıl'ın ruh dünyasını insanlara anlatmak/ aktarmak yolunda ciddi bir misyon üstlenmiştir.

O'nun metafizik kavramlarını irdelemeye devam edelim.

Metafiziğin zaman kavramına getirdiği bilinmezlik de Necip Fazıl'ın didiklediği, anlamaya çalıştığı, çözemediği yerde ise teslimiyetin bayrağını dalgalandırdığı mevzulardan birisidir.

ÇİLE'NİN DİYALEKTİĞİ

Çile, metafizik kavramları açıklama şekli ile, içinde olumlu olumsuz algıları barındıran göndermelerle, tartışılması gerçek-hayal, akıl-ruh ikilemlerinde gidip gelen yolculuklarla metafiziğin diyalektiğini ortaya koyması bakımından önemlidir. Bu yönü ile Çile, epistemolojik uzantıları ile dikkate değer araştırmalara konu olmalıdır.

Çile'de; Allah, insan, ölüm, şehir, tabiat, kadın, korku, darusssıla, ukde, hafakan, dekor, tecrid, kahramanlar, dava ve cemiyet konularında tasnif edilmiş şiirler bulunur. Bu başlıkların bir kısmında Necip Fazıl'ın yatışmaz arayışındaki derinlikli metafizik alanları keşfederiz.

Onun ölüm, zaman gibi bildiğimiz ve anlamlandıramadığımız, açıklarken acziyete düştüğümüz ve tamamını kavramaya vakıf olmamızın mümkün olmadığı kavramları ele alırken uyguladığı temel yöntem tasvir ve alegoridir. Bu iki ifade biçimi, Doğu fantastiğinde en temel özelliklerdendir. Doğu düşünce dünyasında, ilk anlatılardan bu yana, edebiyata hakim olan tasvir ve alegori, özellikle muhayyile edebiyatı söz konusu olduğunda, başvurulması kaçınılmaz anlatım biçimlerindendir.

Bu yönü ile Necip Fazıl, şiirlerinde, tiyatro metinlerinde (en belirgin örnek Bir Adam Yaratmak) metafiziğin derinliğinden su yüzüne çıkarken en selametli yolu tercih etmiş gibidir. Çünkü, metafizik, bilinmezlik perdelerini açmaya direndiğinde, bir sanatçıyı hemen düşürüvereceği ilk tuzak inkardır. Necip Fazıl, alegorinin ve tasvirin güvenli sularında, hafakanlarını limana ulaştıramamış bir şair olarak, metafizik  kavramları kadife kılıflarda insanlığa sunabilmişken, Çile'nin sayfaları arasında, O'nun tartışmalı alegorilerinden dolayı metafiziğin diyalektiği konusunda hayli malzeme birikmiştir. Kendisini, 'görünmez bir alemi kucaklayan çilingir'e benzetirken, onun amacının bulmak değil sürekli ve bıkmamacasına aramak olduğunu görürüz. Bu nedenle Necip Fazıl'da sükunete ermiş ya da limana ulaşmış düşünce bulamayız. Onda her düşünce, sürekli hareket halindedir ve bu hal evrenin yatışmaz yapısıyla uyumludur.

Onun tasavvur ettiği enginlikte bir limana ulaşmak amaçsızlığı doğuracağından, derinlik ve sonsuzluk fikrine aykırıdır.

Yeniden Çile'ye dönersek; su kavramı ile metafizik göndermelere devam edebiliriz. Su üzerine Çile'de yapılan vurgular, bize hakikatin perdelerini bir bir açar. Allah'ın 'su esrarlı bir mırıltı'yı andırması ve suyun zikir unsuru olarak hem fail hem fiil şeklinde belirmesi derinlikli bir metafziğin işaretini verir.

Su eksiksiz hareket, zikir ahenk şırıltı,

Akmayan kokar diye esrarlı bir mırıltı (Çile, s.191)



Su duadır, yakarış ayna, berraklık saffet,

Onu madeni gökte altınlar gibi sarfet (a.g.e., s.195)

derken, suyun ontolojisini de sözcüklerle kurmuş olur.

Cennet- Cehennem tasvirlerinde de derin bir metafizik buluruz. Dante'nin İlahi Komedya'sındaki varolouşsal endişelerin benzerlerine sahip olan Necip Fazıl, Dante ile arasına varlığın biricikliğindeki Nur'u koyar. O nur, bütün İslam felsefecilerinin değindiği, kimsinin felsefesinin temelini teşkil eden (Sühreverdi-İşrak) Nur'dur ki, o nur, varlığın bizatihi içindedir. Nur ya vardır ya da yoktur. Berzahlar karanlıktadır ve ancak Nurlar nuru aydınlatırsa aydınlığa kavuşur (İşrak Felsefesi, Şihabüddin Sühreverdi, Çev.Tahir Uluç, İz yay. 2009 İst.). Bu yönü ile bütün arayış temrinleri birer 'berzah'tır.

Necip Fazıl'daki berzahların varlığı cennet-cehennem iklisi ile başlar. Fakat bu iki aralığa yaptığı atıflar bizi fantastik dünyanın koridorlarında dolaştırarak, muhayyilenin alegori ile dansına taşır. Bu durum, Necip fazıl şiirinin imkanları ölüçüsünde yüzeyseldir.

Cennetteki Kevser'i, arınmak amacıyla yapılan ve şaheser niteliği taşıyan bir hamama benzetir.

Bir hamam ki, arınmak gayesinden şaheser,

Arınmışların yeri, cennette nurlu kevser (Çile, s.188)

Külhan Yeri şiirinde ise;

Yaklaştım hamamda külhan yerine,

Yaklaştıkça daha sıcak bölmeler...

Saplandı akıl bir kez derine,

Her an dirilmeler her an ölmeler...

Necipcik, Necipcik dem çekiyor kuş,

Yokuşlar iniştir, inişler yokuş,

Bir yokluk bir varlık ne değiş-tokuş

Bir şu yan bir bu yan gidip gelmeler...( a.g.e.,s.307)

derken, yukarıda andığımız Dante'nin İlahi Komedya'daki cehennem katmanlarını dolaşırkenki şaşkınlığını duyumsarız. 'Kimsenin kimseye fayda sağlamayacağı bir gün'ün (İnfitar Suresi (82) 19. ayet ) ün dehşet perdelerini bir bir aralayan şair, sözcüklerin sırrından metafizik kuleler inşa eder.

Ateşin, bu tasvirler nezdinde Necip Fazıl'da daha uysal karşılıkları vardır.



Bir arınma kurnası olsa gerek cehennem (Çile, s. 353) mısralarıyla ateşin ebedi temizleyici yorumuyla mitolojik bir gönderme yapar.

RUHUN METAFİZİĞİ

Kadim Doğu mitolojilerinde her nesnenin bir ruhu vardır (Türk Mitolojisi, Bahaeddin Öğel, MEB yay. 1971 Ankara). Bu fikir İslam felsefecilerine de ilham vermiştir. Fakat köken olarak mitolojik uzantılarla bize kendini açık eder.  Necip Fazıl'ın da şiirlerinde göze çarpan metafizik unsurlardan en önemlisi budur. Her nesne O'nun satırlarında canlı ve hissiyat sahibi hale gelir. Şair, her nesnenin (yaratılmışın) Yaratıcı'yı zikrettiği fikrinden mülhem kurgularla satırlara bu gerçeği taşır. Ona göre, her mahluk, vazifelendirilmiş bir zikir içinde Yaratıcısını zikretmekle mükelleftir.

Bilimin bir türlü üzerinde ittifak edemediği ruh ve varyantları, Necip Fazıl'da zikir ile durulmuş birer canlı mekanizmadır. Bu mekanizma, evrensel dengeye organik bağlarla bağlıdır ve her zerrenin bu bağlamda büyük önemi vardır.

Renkte, seste, ışıkta herşeyde bir ihtizaz,

Herşeyde bir titreşim, zikir fikir ve niyaz (a.g.e., s.374)

mısralarında, O'nun varlığın hareketine dair derinlikli algısını da idrak ederiz. Özellikle 'herşeyde bir titreşim' mısraı, şia felsefesinin önemli isimlerinden Molla Sadra'nın hareketin cevheri (Evrenin Yatışmaz Yapısı, Abdulkerim Suruş, Çev.Hüseyin Hatemi, İnsan yay. 2008 İst.) teorisiyle paslaşmaktadır.

Bu düşünceler bize, bir şairin yalnızca sözcük oyunları ile metafiziğe teğellendiğini değil, bilakis felsefesiyle, teorisiyle, bilimiyle, mitolojisi ve arkeolojisiyle bir şairin sözcükleri bütün bu ilimler arasında dolaştırarak, o sözcüğün bu ilimlerden nasiplerini toplayarak, mısra içinde varolabildiğini göstermektedir.

Şair bu yönü ile bir söz cambazı değil, bir sözcük seyyahıdır.

Çile şiirinde bahsettiğimiz seyyahlığı net bir şekilde görmekteyiz.

Benki, toz kanatlı bir kelebeğim,

Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,

Bir zerreciğim ki, arşa gebeyim,

Dev sancılarımın budur kaynağı (Çile, s.19)

Benzer metafizik durakları şu mısralarda da görmek mümkündür:

Marifetli hakkabaz, başını kaldır da bak,

Gökte bir oynayan var, yıldızlarla kaydırak (Hokkabaz; a.g.e., s.36)

Diyorlar bana:kalsın şiir de söz de yerde,

Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde? (Merdiven; a.g.e., s.38)

Yedi renkli peygamber kuşağının altında,

Kervanım yola çıktı, öncüsü kıratında (Kervan; a.g.e., s.434)

Gökte zamansızlık hangi noktada?

Elindeyse yıldız yıldız hecele!

Hüküm yazılıyken kara tahtada

İnsan yine çare arar ecele (İşim Acele; a.g.e., s.114)

BİR AB-I HAYAT: TASAVVUF

Tasavvuf, bir arınma disiplini olarak yüzyıllarca insanlığı etkilemiş, medeniyetler üzerine tesir etmiş bir disiplindir. Tarikatler ve tekkeler aracılığı ile Anadolu tecrübesini günümüze taşıyan tasavvuf, sanatın inanç ile olan dirsek temasında ya da doğrudan etkilenmelerde de karşımıza çıkar.

Necip Fazıl'ı tasavvufun etkilemesi daha önce değindiğimiz gibi Abdulhakim Arvasi hazretleri ile karşılaşmasından sonradır. Şair tasavvufu: ' İslam ruh ikliminin, su gibi, güneş gibi, ağaç gibi ana unsuru' olarak görür (Batı Tefekkür Ve İslam, Büyük Doğu yay. 1982 İst.).

O'nun tasavvuftaki en uğrak mekanı nefsin terbiyesidir. Çile'de bu konuda sayısız şiiri mevcuttur. Biricik meslesinin 'sonsuza varmak' olduğu üzerindeki inadında tasavvuf onun en sadık yol arkadaşıdır. Ölüm gibi, derin metafizik açılımları olan kavramı bile tasavvufun sükunetli öğretisi içinde 'öldürür.'

Tasavvufi hayatın merkezinde gönül vardır. Gönül (kalb, fuad, yürek), Hakkın nazargahı ve batınî bilginin de evidir. Bu evin özlemi, dünyavi hayatla sürekli kesintiye uğrar. Ruhun öz dünyasına kaçmanın planlarını sözcüklere sığdıran şair, metafizik alanlar yaratarak kurtuluş gergeflerine tutunmaya çabalar.

Kaç kurtul kelimeden,

Ağlamadan gülmeden,

Hani ya sen ölmeden

Ölecektin hani ya! (Çile, s.345)

Tasavvufun vecd hali bu mısralarda kendini açık eder. Tam bir istiğrak halindeki şair, ancak sözcüklerin sırrıyla kendine gelebilecektir. Aslında kendine gelmeyi istememekte ve sır perdelerinin arasında kaybolmayı düşlemektedir.

Perdenin ardı perde, perdenin ardı perde,

Her siper aşıldıkça, gaye öbür siperde (a.g.e., s.351) mısraları bu vecdin sonsuzluk içinde erimesi  halidir.

Benzer bir yakarışı ölüm kavramında da görürüz:

Yalvardım, gösterin bilmeceme yol!

Ey yedinci kat gök, esrarını aç! (a.g.e., s.18) derken, daha önce ifade edilen ölüm kavramındaki metafizik algıyı derinleştirmektedir.

SONUÇ

Metafiziğin, Batı aydınlanmasıyla uğradığı kırılma, insan hayatına yabancılaşması ile sonuçlanmış, dönemin aydınları bilimin kutsayıcı vaftiziyle yıkanarak bu yabancılaşmayı derinleştirmişlerdir.

Doğu medeniyetinin kısa bir süre sonra, aydınlanmanın kültürel etkileri ile birlikte mutlak düşünceden uzaklaşması, yerli olana karşı yabancılaşma, göksel düşüncenin dışlanması ve nihayetinde aydın sınıfının kör kütük Batı hayranlığı karşısında, büyük bir kimlik buhranı ile karşılaması kaçınılmaz olmuştur. Asırlar boyunca devam eden bu yabancılaşma; halihazırda bir aydın sınıfından söz edilemeyeceği gibi, varolanlarının da 'ahlak' kavramını 'iktidar' olmaklığa endekslemiş olduğu gerçeği ile uçurum derinleşmiştir.

Necip Fazıl, bu uçurumun ölümcül sonuçlar doğruduğu bir devrin kalemi ve vicdanı olarak, birkaç yönü ile öne çıkar.

Konumuz çerçevesinde Necip Fazıl'ın öne çıktığı alanlar o dönem için oldukça önemlidir. Şöyleki:

Sağ-sol-İslamcı kesişmesinin zirve yaptığı dönemde, tasavvufun ılık iklime sığınmış olması dikkate değer bir mevzudur.

Metafizik alanda Yaratıcısı ile irtibatını koparmış bir neslin, siyasi aksiyonerliğinin ivme kazandığı bir dönemde, nisbeten sükunetli bir alana atıflar yapması, tasavvuf ikliminden konuşması ikinci bir dikkat noktası olarak belirir.

Yine, O'nun hırçın tavrının, keskin tarzının, muhalif söylemlerinin, eserlerinde görülen kavgacı üslubunun gelip dayandığı tek nokta, tasavvufun temel direği olan nefis terbiyesi mevzusudur.

Şiirlerinde, deneme, tiyatro ve kurgularında atıf yaptığı metafizik alanlara baktığımızda  O'nun; ölüm, zaman, cennet-cehennem, vehim, kader gibi konulara yaklaşımının alegorik olmasına rağmen, bir sessiz çığlığı barındırdığını, bunu, tasavvufun sükunetli iklimini hiç bozmadan yaptığını görmekteyiz. Yukarıda işaret ettiğimiz söz cambazlığı değil, sözcük seyyahlığı burada zirve yapar.

Bir tez çalışması olabilecek derinliğe sahip Necip Fazıl Şiirlerinde Metafizik alanlar konusu, mevcut formata sığdırılamayacak denli olduğundan; O'nun; Saat, Vehim, Zaman, Muhasebe, Nefs, Ruh, Boş Odalar, Gece Yarısı, Aynalar Yolumu Kesti, Hal, Hayat, Sayıklama, En Yakın, Çırpınır, Karınca, Açıklarda, Çift Kanat, Ölüler, Aralık Kapı, Dipsiz Kuyu, Yokluk, Visal, Onlar, Ah Derim, Korkuyorum gibi şiirlerindeki metafizik göndermeleri yalnızca adlarını anarak kayıt altına almak durumundayız.

Metafiziğe, duyuların dışında kurduğu aleme şiir gibi büyülü bir sanatla serenat yapmak, Necip Fazıl gibi bir düşünce adamının 'öbür taraf'a götürebileceği bir hazine olması itibariyle anlamlıdır. Kimse 'öbür taraf'a bir şey götüremez biliyoruz. Fakat şairler, sözcük seyyahları, tesbih taneleri gibi dizdikleri kelimelerle oluşan samanyolunun göz kamaştırıcı güzelliğinde, Sonsuz Kelime'yi taşıdıkları sürece ölümsüzleşecekler ve berzahları ışığa boğacaklardır. Bu güzel sözcük seyyahının ruhu şad olsun.

edebistan şubat 2013

1.İslam Felsefesi Tarihi, Cilt III, S.H. Nasr-O.Leamann, Açılım Kitap, 2007 İstanbul.

2.Necip Fazıl Şiirlerinde Metafizik Kavramlar Ve Kavramların Pedagojik Açılımları, FÜSBE Yüksek Lisans Tezi, Fatma Başıböyük, 2008 Elazığ

3.Yunus Emre Divanı, Mustafa Tatcı, MEB yay. 1997 İstanbul.

4.Şiir Dili Ve Türk Şiir Dili, Doğan Aksan, Engin yay. 2006 Ankara

5.İşrak Felsefesi, Şihabüddin Sühreverdi, Çev.Tahir Uluç, İz yay. 2009 İst.

6.Türk Mitolojisi, Bahaeddin Öğel, MEB yay. 1971 Ankara

7.Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret yay. 2000 İst.

8.Evrenin Yatışmaz Yapısı, Abdulkerim Suruş, Çev.Hüseyin Hatemi, İnsan yay. 2008 İst.

9.Batı Tefekkürü Ve İslam, Büyük Doğu yay. 1982 İst.

10.Çile, Büyük Doğu yay. 2007 İst.