
“İnsan her şeyin anlamsız olduğunu anladığı anda özgür olur.”
— Albert Camus
Annesi öldüğünde ağlamadı.
İdamı beklerken korkmadı.
Bir insan hayatına dair bu kadar az şey hissedebilir mi?
Yoksa bu bir çürüme değil de yeni bir dürüstlük biçimi midir?
Albert Camus’nün Yabancı romanındaki Meursault karakteri, edebiyat tarihinde bir kırılma noktasıdır. O, hiçbir büyük ideali olmayan, ahlaki kaygılar taşımayan, duygularla derinleşmeyen bir insan profili çizer. Ama asıl sarsıcı olan, onunla karşılaştığımızda hissettiğimiz şeydir: Bu adam bize benziyor.
Meursault, hayatı olduğu gibi kabul eder. Ne bir anlam arayışı içindedir ne de bir isyan. Annesinin ölümüne üzülmez çünkü “ölüm doğaldır.” Sevgilisine “seni seviyorum” diyemez çünkü “bundan emin değildir.” İşini sever mi, nefret mi eder, bilinmez. Zaten fark da etmez.
Bu kayıtsızlık ilk bakışta soğuk ve ürkütücüdür. Ama bugün, modern yaşamın içindeki insanın haline dönüp bakınca, Meursault’nun dünyası o kadar da uzak gelmez.
Belki biz de her gün bir şey hissetmek zorunda kalmaktan yorulduk.
Belki bu kadar çok bilgi, uyarıcı, seçenek ve kriz arasında “hissizleşmek” artık bir savunma mekanizmasıdır.
Çünkü her şeye tepki vermek artık mümkün değil.
Camus’nün en sert hamlesi, Meursault’yu bir cinayetin ardından bile pişmanlık duymayan biri olarak çizmesidir. Ne öldürdüğü adamla kişisel bir meselesi vardır, ne de sonrasında kendisini haklı çıkarmaya çalışır.
Yaptığını inkâr etmez, ama neden yaptığını da açıklamaz. Çünkü kendisi de bilmiyordur.
Meursault’nun bu hali, sadece ahlaki bir sorgulama değil, aynı zamanda felsefi bir meydan okumadır:
“Eğer hayatın nihai bir anlamı yoksa, her şey gerçekten eşit derecede anlamsız mı?”
Bugün, bilgi çağında yaşıyoruz. Ama her şeyin bilindiği bu çağda, neredeyse hiçbir şey hissedilmiyor.
Felaketler “bildirim” olarak geliyor. Ölümler “akış”ta kayboluyor.
Aşklar, sevinçler, öfkeler bile “emoji” ile anlatılıyor.
Böyle bir dünyada Meursault’nun tepkisizliği, bir vicdansızlık değil belki de çağın duygusal tükenmişliğinin habercisi.
Kafka’nın karakterleri yabancılaşır çünkü ait oldukları bir sistem tarafından reddedilirler. Meursault ise baştan beri hiçbir yere ait değildir. Yabancılaşmak için önce “bağ kurmak” gerekir. Oysa Meursault’nun kimseyle gerçek bir bağ kurma çabası yoktur. Bu yönüyle Meursault, modern bireyin uç noktasıdır:
Bağ kurmadan, acı çekmeden, direnmeden yaşayan insan.
Bize en yalın haliyle şunu söyler: “Hayat budur. Ve budur diye yaşanır.”
Ama işte bu noktada asıl soruyu kendimize sormak zorunda kalırız:
“Hayat gerçekten bu kadar nötr, bu kadar düz, bu kadar sessiz olabilir mi?”
“Meursault’nun varoluşu, hepimizin sonu olabilir mi?”
Camus, Meursault karakteri üzerinden bir absürt felsefe kurar. Ona göre hayat, anlam aradığımız için değil, o anlamsızlığa rağmen yaşadığımız için anlamlıdır.
Ama bugün geldiğimiz noktada, o anlamsızlık artık cesaret değil, umursamazlık üretmeye başladı. Ve umursamazlık yayılıyor. Duygusuzluk, “cool”luk olarak kodlanıyor. İroni, inancın yerini alıyor. Kaygısızlık, bir tür üstünlük göstergesi gibi sergileniyor.
Bence Meursault’nun sessizliği artık bir cesaret değil, bir yorgunluk. Her şeyi gören, ama hiçbir şeye tepki veremeyen insanın trajik sessizliği.
Son soru, her zamanki gibi bize ait:
Artık hiçbir şey gerçekten “önemli” değil mi?
Yoksa önem vermek, artık bir lüks mü oldu?
1983 yılında Merzifon’da doğdu. 2006 yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü’nden mezun oldu. 2010 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Kimya Bölümü’nde Tezsiz Yüksek Lisansını tamamladı ve pedagojik formasyon eğitimini alarak öğretmenliğe adım attı.Yaklaşık 15 yıl boyunca Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı çeşitli kurum ve kuruluşlarda, engelli bireyler ve destek ihtiyacı olan çocuklarla çalıştı. Bunun yanı sıra çeşitli eğitim kurumlarında Kimya ve Fen Bilgisi öğretmeni olarak görev yaptı. Hâlen öğretmenlik mesleğini büyük bir tutkuyla sürdürmektedir.Edebiyat alanında özellikle çocuklara yönelik içerikler üretmekten büyük bir mutluluk duyan yazarın, 2025 yılı Mayıs ayında, 3–6 yaş grubuna hitap eden “Hızlı Koşanlar Kasabası” ve “Benim Adım Cesur” adlı iki kitabı yayımlandı.Aynı zamanda Merzifon Bilgi Gazetesi’nde “Hikâye Bahçesi” adlı köşede düzenli olarak yazılar kaleme almakta; kişisel blogu üzerinden de yazın yolculuğunu paylaşmaktadır.İlk yayın deneyimini, 2025 yılında ‘23 Nisan Dergisi’nin özel sayısında yayımlanan “Egemenlik Ormanı” adlı öyküsüyle yaşadı.2025 Temmuz ayında yayımlanan Derin Kalem Dergisinin ikinci sayısında ise Gabriel Garcia Marquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık" eseri üzerine kaleme aldığı "Zaman Unutur, İnsan Tekrarlar: Macondo'da Yalnızlık Üzerine" başlıklı inceleme yazısı yayınlandı.