Menu
KARDİNAL ARCULFE'NİN RUHÂNİYETİNE 
Deneme/Eleştiri • KARDİNAL ARCULFE'NİN RUHÂNİYETİNE 

KARDİNAL ARCULFE'NİN RUHÂNİYETİNE 

https://www.youtube.com/watch?v=aJyq5v_FZy0

(Birdenbire bul aşkı
Bu tuhfe bulanındır.)
- Şeyh Gâlib Dede-

“İnsanlar anlaşıldı cihânın da sırrı yok!”

Aziz Dostum Arculfe,
Yahya Kemâl diyorum, hangi ıstırâbı çekmiş de bu sözleri söylemiş, anlayabilir misin? Eşyânın ve zamânın ruhunu nasıl da kavramış bu sözlerle! Gerçi, senin de Kudüs ve İskenderiye’de gerçekte neyi aradığını nereden bilsin ki tarihçiler? Onlara göre zaman, tespih taneleri gibi art arda dizili anların akıp gittiği bir nehir... Bu nehirden neyi yakalayıp kıyıya çekebilirlerse ganîmet biliyorlar kendilerine. Esâsında da şehirleri ve mâbedleri insanlar ötelerde inşâ ederler ve o ruhu arz üzerine indirirler. Oysa, gerçek târihi, ancak mekânların hâfızasını duyup okuyabilenler hissedip anlatabilirler.

Bunun hiç de kolay bir şey olmadığını sen dahî bilirsin aziz dostum. Taşın, suyun, kefenin, lâhitlerin, yıldızın, denizin, ahşâbın hâfızasını okuyabilmek için insana ikinci bir ömür gerek. İkinci bir ömür; suyun kokmadığı, etin çürümediği, sesin kaybolmadığı fânusun içinden belirip kaybolan o incecik neftî dünya... Fakat, senin o kutsal ize hangi mekânda rastladığını bilen yok hâlâ. Onlara göre Kardinal Arculfe Hazretleri gelmiş, Ayasofya’da Hazreti İsa asılırken kullanılan çarmığın tahtasından yapılmış o kutsal haçı öpmüş, haccını îfâ etmiş ve yürüyüp gitmiş Sicilya kıyılarına. Onlar senin gerçekte öptüğün şeyi de, aradığın şeyi de anlayamıyorlar. Çünkü maddeye ve mânâya sıkıştırılmış o ân var ya? İşte o zamansızlıkta yaşananları görmeye gücü yetmiyor ikinci ömrü yaşamayanların. Çünkü dil, imkânlarını henüz bulamamış, eşyânın ve zamânın simyâsından da anlayan pek kalmamış. Bana göre Üstâdım Tanpınar da simya tozu yutmuşlardan. “Ne içindeyim zamânın ne de büsbütün dışında” derken, yâni beni aramayın sizin olduğunuz yerde değilim diyordu. Kim bilir? Belki o da bu sırrı hocası Yahya Kemâl’den almıştı.

İşte bu yüzden okudum sana bu şiiri. Şimdiye dek kimin aklına gelecek de Kardinal Arculfe'nin aziz ruhunu "Süleymâniye'de Bayram Sabâhı" şiirinden haberdar edecek!.. Üstelik de Reşat Aysu'nun, o âdetâ gezegenlerin, nebulaların eteklerinden çınlayan kürdîli hicazkâr saz semâisi eşliğinde... Eşyâ ve mânânın, enfüsün, dehrin ve heyulânın kendini fedâ ettiği, diz vurup, çark ettiği, önünde secde ettiği, deli divâne olduğu o ân-ı seyyâle.. Âh dostum, şehirleri ve mâbedleri tefsîr eden, ezel bezminden bir yay gibi gerili o garip varlık nehrinin şairin kelimelerinde tecellîsidir esâsında bu hâl... Yâni ezelî hâfızaya kaydedilmiş hâtıraları akıl etmek gibi bir şey. Vahiysiz, meleksiz ve kanatsız gariban bir şâirin zaman okuna dönüşüp anlamı on ikiden vurması ve onu kelimeler üzerine inşâ ile tecellî ettirmesi kolay bir şey midir? Harflerin hurûfunda harf tozu eleyenlerin, karanlık ve aydınlığı, su ile toprağı, ateş ile havanın arasındaki o ince, gümüş diyârı sezmesi, seyretmesi ve süzmesi nasıl mümkün olsun ki? Ayrıca medeniyyetin ve bu şehrin şairini kaç kişi anlasın, hem niye anlasın?

z1Şu temelleri yerde, parmakları sonsuzluğa dipsiz bir hokka gibi batan mâbedi eğer görmüş olsaydın, Adonman'a bu bin yüzlü esmâyı yakarırcasına anlatmaz mıydın? Gerçi, Adonman'ın kafası bu işlere basar mıydı şüpheliyim. Ama neden olmasın? Eğer Meryem'in emânetini izliyor idiyse, Sümene Manastırını inşâ eden melekleri bilirdi pekâlâ.. İnsanın gözü bir kere hem içe hem dışa açılmışsa, yeryüzünde rahatı kalmamıştır aziz dostum! Bak sana ne söyleyeceğim, tabletlerdeki harfleri, çizgileri işte sembol diyorlar, onları çözmeye çalışan şu zamâne bilimcilerine ne anlatsak beyhude. Çünkü ben şimdi anlıyorum ki, anlam her ân; yeniden yaratılan sonsuz yüzlü bir esmâ aynası...

Kim okuyabilmiş ki bu aynayı, kaç şair? Gerçi senden sonra bu mânâyı, yani dehrin iki ucunu birleştiren o ince kelime yurdunu Willibaldus da aramış. Çılgınmış o da pek tabiî.. Sen kalk tâ Napoli'den Efes'e gel, dağ şehitlerini ziyâret et, kışı Patara'da geçir, sonra da Koskantinopolis'e var. Havariyyun Klisesinin derinliklerinde kan terleyen Aziz Hrisostomos'a ve Aziz Lucas'a hâlini arzet... Oradan İznik konsülüne katıl... Aslında ben Heidenheim'deki papaza ait o küflü yazmaları gördüğümde, "anlamış.. anlamış bu adam!” demiştim. Belki Şeyh Gâlib kadar, maktül Sühreverdi kadar, İdrîsi kadar kuvvetli değilmiş elindeki simyâ. Zaman nehrine gerili bir ok olamamış, vuramamış ân’ı on ikiden!

Ama... Ben senin anladığını biliyorum ihtiyar dostum. Şu karşıdaki meydanın olduğu yeri hatırladın mı? Şimdi Beyazıt Meydanı adı. Sen geldiğinde Tauri Forumu idi orası. Revak ve sütunlarla bezeli o yollar, yıkandığın Zeuxippeus Hamamı ve Ayasofya. Âh şu haçlılar! Şeytanın aç sefirleri, lânetli Nefîlî soyu! Nasıl da yakıp yıktılar, talan edip gittiler bu altın şehri!.. Onlar ki vaftizci Yahya’nın parmağından tut, Aristotoles’ın Keops’un kalbinden aldığı ilhamla yazdığı o kitabı bile imha ettiler!

İşte o sebepten diyorum, Willibaldus, Süleymâniye’yi ve Yahya Kemâl'i tanısaydı, şu incecik düzleme sıralanmış kelimeleri tuğla tuğla ördüğünü hayranlıkla seyrederdi. O Theodosius ki, şeytâni haçlılar tarafından üzerinden atılarak öldürülen şu dikili taşın kabartmalarına şehrin Hakk katından fethine dair haberleri ve duaları melek diliyle nakşettirdi. Şimdi olsa, bu şiiri mermerlere, mozaiklere kazımakla kalmayıp Ayasofya’nın kalbine asmaz mıydı söyle?
“Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye’de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan”
Aydınlığın yeryüzüne nasıl da açılıp yayıldığını hissediyor musun? İkinci ömrü ve aklı olmayanlar için gün ışığı gibi görünen o aydınlığın ne olduğunu anladığını sanıyorum senin. Kaldır şimdi başını dördüncü mısraya... Görüyor musun? Dokuz asırlık bir merdiven açıldı önümüze… Haydi, çıkalım beraber… Çıkmazsak nasıl nasıl nasıl kalkacak o perde aradan! Sâhi, şehrin şâiri nasıl hesaplamış bu hendeseyi ki, bak... İdris Nebî'nin Keopsun kalbine gömdüğü o taş, o esved, şimdinin ve geleceğin varlık boyutunu delen o tüneli bu dizeye inşâ etmiş!

Efendim, şimdi dedi kodu ediyorlar, Yahya Kemâl şiirini yazmak için bir sene beklemiş. Adam çok titizmiş, kelime beğenmemiş. Üstelik deistmiş! Sonsuz büyüklükte olanı mîmâriye giydiren Mimar Sinan'ı ve medeniyyetin şairini anlamak ikinci ömrü yaşamayanlar için zor olsa gerek. Aziz Hırisostomos ve Aziz Johannes’in kemiklerini denize atanların mü'min olmaktan anladıkları neydi ki?

Şu karşındaki Konstantinopolis, şu Kuşta, şu Yuğfiriya denilen altın şehir, İslâmbol olana dek neler görmedi ki? Ne ki, Dersaadet şairi Süleymâniye’ye kurmuş o sonsuzluk kulesini.
"Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kutsî tepeyi.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Tâ ki geçsin ezelî rahmete rûh orduları…"
Durdun… Daldın... Gözlerin buğulandı ihtiyar... İşte Tanrı tarafından şehri hangi yakaya kuracağını şaşırmış İmparator Konstantin de bu şiiri duysaydı şaşkınlıktan küçük dilini yutardı değil mi? Dehrin iki ucunu bir araya getiren bu taş ve kelimeler… bu simyâ... bu ezelî hâtıra... bu uhrevî sonsuzluk ve ruh orduları, Hakk’ın ve hakîkatin gölgesi değil midir? Bu gölge, Rahip Bahîra'nın göz bebeklerini de o fağfur bulutla delip geçmemiş mi idi?

Bu mâbedin kapısı da tıpkı Bahîra'nın gözleri gibi sürmeli ve hayret kanatlı fark ettin mi? Mü’minleri kalbine alan bu akış kordonu sâdece "Ehâd" ve "Sâmed" olanın, vahdetin, tevhîdin birliğini, ruh merdivenlerine tırmanalar içinse, ikinci bir hayatta Mesîh’in nefesi gibi diriliği ifâde ediyor... Bak dostum şu kubbelere, şu kıvrımlara, şu eşyâdaki düğüm ve boğumlara... İhlâs Sûresi’nin kelimelere, harflere, mânâlara verdiği âhenk nasıl da geometri denizinde kesretten vahdete doğru kat kat, ilmek ilmek, boğum boğum salınıyor…

Bu mâbed doğmamış ve doğurmamış olanın,yâni; kendi zâtında gizli olanın mekânı...
“Dili bir, gönlü bir, îmânı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses “
İşte böyle...
Çok mu beklemiş Yahya Kemâl bir kelime için dersin?
Bana göre az bile beklemiş..
O sırrı, o fısıltıyı hangi şair duymak istememiş? Hangi şair yaydan fırlatılan ve her ân yeniden yaratılan o mânâ oklarını gözleri açık beklememiş? Hangi şair mecnun olmamış, çıldırmamış, vâr olmak için yokluğu göze almamış? Çünkü o sır şöyle diyormuş;

Yaklaş, kulağına fısıldayayım, duyulmasın;

"Bu mânâ yayını sen germedin, o gerdi, sen atmadın o attı! Sen tutmadın o tuttu! Sen yazmadın! Yazdırıldın!"

Şimdi, sonsuza dek dinle ve tat bu mısralardaki tuzdan...
.Zira; “ Bir sır gibidir az çok ilâh olduğumuzdan.”

"Tekrar mûlâki oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbâba selâm olsun..."

Aziz dostum Kardinal Arculfe...