Menu
KARDEŞLERİMİZDEN SELAM GETİRDİM
Deneme/Eleştiri • KARDEŞLERİMİZDEN SELAM GETİRDİM

KARDEŞLERİMİZDEN SELAM GETİRDİM

İlk Heyecanlar…

Medine: Hac mevsiminde, Hac farizamı yapmak üzere Hicaz’daydım. Öncesinde, kurayı bekleme heyecanı, kuranın çıkması; sonrasında hazırlık telaşı… Ve nihayet İzmir’den hareket.

Uçağa gece bindik, Medine’ye sabaha karşı inik. Uçak inişe hazırlanırken, camdan Mescidi Nebi’yi gördüm. Yerden, gökyüzüne doğru yoğun bir ışık; bir şey görmenin imkânı yok ama biliyorsun ki, Mescidi Nebi oradadır. Otele bavulları bırakır bırakmaz mescide koşuyoruz. Yanımda kafileden arkadaşlar.

Avluya girmeden, daha Bulut Mescidi’nin önündeyken görüyorum yeşil kubbeyi. Salâvatlar, Selatü selamlar… Hz. Peygamber’in huzuruna çıkacak olmanın heyecanı… Az sonra Selam kapısından giriyorum mescide. Sonrası; hep mescitte ve çevresinde, rüya gibi gelip geçiveren sekiz gün. Sonunda Mekke’ye hareket…

Mekke: Mekke’ye gidecek olmanın en önemli göstergesi; ihram. Çin malı otobüslerle zor bir yolculuktan sonra akşam saatlerinde Mekke’ye giriyoruz. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra hemen Mescidi Haram’a hareket ediyoruz. Fotoğraflardan bildiğim, görüntülerini izleyip durduğum Beyt’e varıyorum nihayet.

Kâbe’yi görünce, içimde eksik bir şeyler tamamlanıyor, her şey yerli yerine oturuyor sanki. Yıllardır, böylesi eksikliklerle nasıl yaşamışım diye hayret ediyorum. Tavaf, say… Dualar…

Sonrası…

İlk izlenimlerim, hemen hemen herkeste uyanan ortalama hisler. İlk heyecanların sersemliğini üzerimden atıp, etrafa daha duru bakmaya başlayınca her şey birden farklılaşıverdi. Kimi zaman çok umutlandım. Yeryüzünün bütün kardeşleri toplanıp gelmişti işte. Ancak olması gerekenle mevcut arasındaki uçurum beni ürküttü. Müslümanların kendileriyle, inançlarıyla bu kader çeliştiğini görmek beni çok üzdü. İslam, Müslümanları birleşmeye, birlik olmaya, cemaat olarak hareket etmeye davet ederken; bu günün Müslüman’ı alabildiğine bireysel hareket ediyor. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların, Allah’ın atıf yaptığı Kâbe’ye koşmaları, etrafında pervaneler gibi dönmeleri müthiş, dehşet bir olay. Ancak, bütün bu tavafların, duaların yalnızca kendi hesaplarına olması, Müslümanların geleceği adına endişe verici.

Yapılan duaları duyuyorsunuz, -zaten genelde din görevlileri tarafından yüksek sesle cemaate tekrar ettiriliyor- hep affolunma, arınma, cennet talepleri var. Müslüman bunları istemelidir elbette, ama Ümmet adına da bir duamız olması lazımken, ne yazık ki bu konuda, birkaç istisna hariç pek bir şey görmedim.

Hacerü'l-Esved’in başında birbirini itekleyen, ezen, hakaret edenler… Makam-ı İbrahim’e elini sürmek isterken, diğer insanlara eziyet edenler…  Tavaf devam ederken, tam da Tavaf’ın içinde namaz kılanlar… Otobüse binme telaşıyla bağrışanlar, kavga edenler… Bazen oturarak veya yatarak, geçiş yollarını daraltıp kardeşlerinin hakkına girenler… Elindeki çöpü, pervasızca istediği her yere atanlar…

Bu saydıklarım yalnızca Türk hacılar için geçerli değil tabii. Mesela, Hacerü'l-Esved’e en çok rağbet edenler ve insanlara bu konuda en çok eziyet edenler İran’lılar. Makam-ı İbrahim’in çevresinde hep Hindistanlı Müslümanları görebilirsiniz. Tavaf devam ederken namaz kılmaya çalışanlar genelde Afrikalı Müslümanlar.

Özellikle Arefe günüyle birlikte her taraf, bütün yollar çöp yığınına dönüyor. Çöp sorunundan şikâyet edip, daha sözü bitmeden elindekini yere atanları çok gördüm. Bütün bunlar ve daha saymak istemediğim diğerler olaylar. Hac’cın insanlara olgunluk katmasını beklerken karşılaştığım bu hadiseler, aslında küçük şeyler gibi görünmesine karşılık, Müslümanların birlik ve beraberliğini bozan, dahası onları birleştirme adına atılacak adımları engelleyen olaylar olarak aklımda kalanlar.

Sevr dağına tırmandım. Hanımın zoruyla, cebren de olsa çıktım. Bana kalsa iki tavaf fazla yapmayı yeğlerdim. Yol kenarında kimi küçük çalılar var. Baktım, üzerine çaput, poşet parçası bağlanmış. Hem bir tane değil. Birkaç tane gördüm. Burada da mı? Bu batıllık, şirk ne kadar yayılmış, nerelere ulaşmış demeden alamadım kendimi. Bazılarını söktük ağaçtan. Yol yapmaya çalışan adama, bunları kim bağlıyor dedim. Bir şeyler söyledi ama anlamadım. Gerek Sevr, gerekse Nur Dağı’na çıkanlar genelde Türkler ve uzak doğulular.

Genel anlamda, organizasyonda çok ciddi sıkıntılar var. Oteller temiz değil. Türsab’ın hacılara yaptığı otobüs, servis eziyeti çekilir gibi değil. Mekke şehirleşme açısından çok düşündürücü. Beş yıldızlı bir otelin hemen yanında harabe binalar görülüyor. Şehir içi yollar, trafik inanılmaz. İster istemez, Ümmü’l Kura’da -Şehirlerin anası- böyle olmamalı diyorsunuz.



Bir duam var…

Bu gün Müslümanların en büyük problemi ortak bir gündem etrafında çalışamamalarıdır. Bu gündemsizlik, kimi samimi çabaları da Ümmet adına boşa çıkarıyor. Altı milyon Müslüman’ın bir araya geldiği bir ortamda, Ümmet adına bir aksiyonun, bir düşüncenin, bir sinerjinin ortaya çıkmaması ne kadar üzücü. Müslümanların ve hatta insanlığın ortak problemleri ortada dururken, günden güne bu sıkıntılar artarken, bir Müslüman’ın yalnızca kendi hesabına cennet talep etmesi, af istemesi, arınmayı beklemesi ne kadar doğrudur? Her Müslüman, kendi zamanının Müslüman’ı olması gerekirken, anlatılanlar hep geçmişe dair şeyler. Eski güzel günlere olan özlem sık sık dile getiriliyor. Ancak, bahsi geçen günlere yeniden kavuşabilmek için neler yapılması gerektiği konusunda pek bir şey anlatılmıyor. “Bu gün, bu güneşin altında, ayakları yere basan bir Müslüman olarak ben ne yapıyorum, ne yapmalıyım?” diye düşünmek, düşündürtmek lazım. Meseller, kıssalar, menkıbeler üzerinden bir din anlatısının, bu kadar çok problemleri olan bir ümmete yararının olmadığı mevcut durumdan zaten belli oluyor.

Hac vesilesiyle bir araya gelen altı milyon Müslüman’ın içinde, sosyologlar vardır sanıyorum. Yine aynı şekilde, ekonomistler, sinemacılar, edebiyatçılar vardır. Bütün bu insanlar branşlarına göre ayrılıp, ümmetin ve insanlığın ortak problemleri adına çalışmadırlar. Çeşitli masalar oluşturarak, her bir masada bir konuyu enine boyuna irdeleyerek ortak bir sonuç bildirgesi yayınlamalılar ve ülkelerine bu kitapçıklarla dönmeliler. Ve o yıl, o gündem etrafında ülkelerindeki diğer meslektaşlarıyla çalışmalılar. Önümüzdeki yıl Hac’ca gelecekler, o yıl neler yapıldığına dair raporlarla gelmeliler. Bu çalışma hemen bütün alanlara yaygınlaştırılmalı. Ziraat mühendisleri bile toplanmalı. Ben inanıyorum ki, yalnızca bir toplanma, bir araya gelme bile olsa ortaya müthiş bir aksiyon, bir sinerji çıkar. Ve bu durum, ümmetin yeniden bir araya gelmesinde, toparlanmasında büyük bir adım olur, bir başlangıç olur.

Bunu kim yapacak? Hangi irade bu insanları bir araya toplayacak? Şu andaki mevcut Arap hükümetinin bu yapacak vizyonu yok. Zaten böyle bir istekleri, böyle bir dertleri de yok. Hac’ca gelen ve sokaklarda yatan binlerce insanı gördükten sonra, onlardan zaten bir şey beklemek abesle iştigal olur. Burunlarının dibindeki Afrika ülkeleri açlıkta kırılırken, hiçbir şey yapmayanlar, böyle bir düşünceye zaten sahip olamaz. Öyleyse kim yapacak? Öncelikli olarak düşünen insanlar buna önderlik edecek. Bu konuda yazacak, çizecek, konuşacak. Önce böyle bir gündem oluşacak. Bu işe asıl sahip çıkması gerekenler zorlanacak, sıkışacak ve adım atmak zorunda kalacak.

Bu yazdıklarımı, fırsat buldukça kafiledeki arkadaşlara anlattım. Kimi zaman çok heyecanlı, hararetli konuştuğumu söyleyenler oldu. Onlara şunu dedim; “Bu gün, başbakan bana bu konularda düşüncelerimi sorsa, ben ona da aynı heyecanla, aynı aşkla anlatırım. Evdeki çocuklarıma da aynı anlatırım, buraya köyden Hac yapmaya gelmiş amcaya da aynı anlatırım. Bu benim hayalim, bu benim duam.”

İsraf…

Beni en çok yaralayan konulardan bir tanesi de maalesef israfın çok olması. Bir yanda sokaklarda yatanlar veya fakir ülkelerde açlıktan ölen insanlar, diğer tarafta alabildiğine bir israf. Özellikle de yemek israfı hat safhada. İki çocuğundan birini tercih etmek zorunda kalan Somali’li annenin, Hac yapan bir Müslüman’ın bir günlük israfı, çöpe attığı kadar yiyeceği olsaydı, evladını yolda bırakmaz, ölüme terk etmezdi.

Daha acısı da var. Bir gün kafileden birine, kaç para harcadığını sordum. Yedi bin lira dedi. Yola çıkmadan önce de üç bin lira harcamış. Hediyeler almış. Türkiye’de eve bırakmış. Dönünce de Hac mevlidi yapacakmış. Ona kaç para gider dedim. Beş bin lira falan gider dedi. Toplam, on beş bin lira etti. Hac mevlidi yapma, ne gerek var dedim. Ben kahveye nasıl çıkarım, bana ne derler dedi. Çevrenizde fakir genç yok mu evlendirin, fakir öğrenci yok mu okutun dedim. Bu kadar paraya kaç kişinin hayatı kurtulur bilmiyordu. Anlatım. Anlamış mıdır? Bilmiyorum. Benim bu konuda düşüncelerimi bildikleri halde, bazıları beni Hac mevlidine çağıracağını söyledi. Çağırmayın, gelmem dedim. Gitmem. Böyle bir şeye alet olmam mümkün değil.

Hacıların, Arabistan’dan aldığı şeyleri de ibret için görmek lazım. Çoğu Çin malı. Üste para verseler alınmayacak şeyler. Ama neden böyle oluyor, insanların basireti mi bağlanıyor nedir? Alıyorlar.

Arafat’tayız. Vakfe bitmişti. Hemen karşı çadırımızda bir din görevlisi kafilesine nasihat ediyor. İslam’da ruhban sınıfı yoktur diyor. Birisi dua eder, diğerleri âmin der, böyle dua olmaz diyor. Dua içten olmalı, kalpten olmalı, samimi olmalı diyor. Turist gibi gezmeyin, alış-verişi bırakın, ibadet edin, ümmete dua edin diyor. O konuşuyor benim yüreğimin yağları eriyor. İsraf etmeyin diyor. Nafile Hac’ca gelmek için çeşitli yollara başvurup bir sürü para harcamayın. O paralarla fakir bir genci okutun, Allah size on tane nafile Hac sevabı verir diyor. Oh diyorum. Nihayet. Hamdolsun. Doğru söze ne denir.

Kardeşlerimi gördüm…

Bütün bunlardan sonra, bir de kardeşlerimi gördüm. Kimini gördüğümde ağlamak geldi içimden. Bazılarını görünce güldüm. Ama yeryüzünün kardeşleri toplandık, bir araya geldik. İyisiyle, kötüsüyle samimi bir Hac yaptık birlikte. Size onlardan selam getirdim; Afganistanlı Selahattin’den, Tayvanlı Feyaz’dan, Nijerli Abdülaziz’den, Makedonyalı Recep’den, Bulgaristanlı Hüseyin’den, Hindistanlı Abdurrahman’dan, Bosnalı İbrahim’den, İranlı Yusuf’dan, Kerküklü Halil’den selam getirdim.

Soranlara öyle diyorum; kardeşlerimi gördüm ve size onlardan selam getirdim. Bundan başka, hiçbir Müslüman Beyt’i görmeden ölmemeli bence. Mutlaka gitmeli, mutlaka görmeli.

Bütün yazdıklarım bir yana, bazı düşüncelerim de var ki, bunları ancak Müslümanlar bunları konuşacak olgunluğa erdiğinde söyleyebilirim. O güne kadar bende saklı kalacaklar.

AKİF

Akif Hasan KAYA: 1977 Balıkesir doğumludur. Öykü ve denemeleri Aşkar, Post Öykü, Muhayyel, İtibar, Yediiklim, Ğ, Hece Öykü dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı Islak Kibritler ile 2012’de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Hikâyecisi ödülüne layık görüldü. Bazı kitapları Arnavutça’ya çevrildi.  Kitapları: Islak Kibritler (Öykü, Okur Kitaplığı, 2012, İz Yayıncılık, 2017)Ölmüş Oyuncaklar müzesi (Öykü, İz Yayıncılık, 2014)Uzun ve Lacivert Günler (Öykü, İz Yayıncılık, 2015)Bu Bir Aşk Hikayesi Değildir (Öykü, İz Yayıncılık, 2017)  ...

Diğer Yazıları