Menu
İNSANIN KEND'OLUŞ MACERASI
Deneme/Eleştiri • İNSANIN KEND'OLUŞ MACERASI

İNSANIN KEND'OLUŞ MACERASI

İnsan her zaman kend’ine eşit değildir. Çünkü kendilik ancak kend’olmada izhar olur; kendilik isim olarak durmakı, kend’olmaysa fiil olarak olmakı gösterir. “Dolayısıyla olmak üzerinden düşünülen öz (kendilik), fiilleşmişliğinde ve/ya zamansallaşmışlığında öz-leme (kend’olma) olarak açığa çıkar.” İnsan durmak’la olmak ara’sındadır. Bu ara’da olma hali aynı zamanda bir-ara-dalığı da mündemiçtir. Bir-ara-dadır, ama bu ara geceyle gündüzü, imkanla imkansızlığı, dirimle ölümü de kucaklayan, kuşatan bir-aradır. İnsan, birbirinden farklı, ayrı ve zıt olanların birbirine eş olduğu, eşdeş olduğu eş-anlamlı’ların kucağında bir-aradadır.

Ara’da ol’mak hali, yolda ol’mayı icbar eder; eyle’menin başkaca yolu yoktur; dahası eylem’siz yol yoktur; yol yürüdükçe açılır. Yürüdükçe açılan bu yol, başlangıcı ve sonu arasında doğrusal bir hat ile ilerlemez. Yol kend’oluşun ortamıdır; kend’oluşun öznelik, olması gibi. Bu ortam insanın bütün çatışmalarını ve uzlaşmalarını barındırır; bir-ara-dalık bu ara’da tahakkuk eder: “Bu yüzden bir ara-yış olarak kend’oluş, arayışın ortamını yine kendinde bulur. Gökle yerin, ölümle dirimin, imkânla imkânsızlığın biraradalığından, arada kend’oluşa giden bir yol vardır; kend’oluş kendine giden yolun kendisidir aynı zamanda.”

Özkan Gözel’in Hızır ile Musa - Olmak ve Aramak (İnsan Yay., İstanbul 2011) adlı kitabı, insanın kend’oluş mâ-cerâsını manzum bir dille anlatma denemesidir. Edebiyat açısından herhangi bir türe dahil edemeyeceğimiz bu çalışmada, zaten yazarın derdi edebi bir eser vermek değil, felsefe yapmaktır; dahası Doğu geleneğine uyarak kalbe doğan ‘hal’lerin, duyguların manzum şekilde ifade edilmesidir. Bu yanıyla hikmete mebni anlatıların genellikle şiirin gücüne yaslanılarak verilmesi gibi, Gözel de hisseli tahkiyesini, şiiri yedeğine alarak söylemektedir.

Kitap Sabır-sızlanı-yorum ve Sabr-ede-bili-yorum adlı iki bölümden oluşmaktadır. Kitabın sonunda Hızır ile Musa anlatısını farklı bir düzeyde tamamlayan, Olmak ve Aramak adıyla bir de makale yer almaktadır.

Adından da anlaşılacağı üzere kitap, Kehf Suresinde anlatılan Hz. Musa ile Hızır arasında geçen deneyime yaslanır. Hz. Musa insan olması nedeniyle zaman ve mekanla mukayyetken, Hızır zamanlar ve mekanlar üstüdür. Hz. Musa için zaman geçip durmaktadır, dolayısıyla sabırsızlanmaktadır; Hızır ise zaman ve mekanla mukayyet olmadığı için ol’muştur, tamamdır. Kitabın alt başlığını oluşturan Olmak ve Aramak işte bu gerilimden doğar.

Aslında olan çoktan olmuştur; ama bizim ona tanıklığımız ve tekrar edeni ikrarımız hep sonradandır. Her şey küN emriyle varlığın karNında ol- âN olup bittiği için yaratılış N’den sonra olmaktadır: “Bir ucumuz ta başta,/bir ucumuz sonda./Oluyoruz bu arada,/varlığın karnında.” İşte insanın sabırsızlığının temeli de bu iki ucu bir araya getirememe, iki uca gelememeyle ilgilidir. Bir bakıma kendine geç kalmıştır insan ve kendine yetişme telaşındadır. Çünkü olan olmuştur; yani ilk defa olan, artık-olamayacak olan ora’ya geç kalmıştır insan; henüz olmayan ora’ya da yetişme telaşındadır. Bunun neden böyle olduğu sorusu aynı zamanda cevabı da içerir: her şey N’den sonra olmuştur. İnsanın ol-an ol’up biteni ne’den sonra anlaması, bilinçle ilgili bir durumdur. Bilinçten baktığımızda; “Şu-ân’a takılı/şu-ân’a tıkılı olduğundan/bilinç ol-ân’a hep geç kalıyor” dolayısıyla ol-ân bilince geçmiş bir an gibi geliyor. İnsanın telaşının, kaygısının ve gecikmişliğinin kaynağı bilinçle ilgilidir; bu yanıyla insan her zaman geç kalmıştır; geç kalacaktır da, zira olan biten, ol-ân’da ol’up bitmeye devam etmektedir.

Olup bitmekte olana, gecikmiş bir bakışla bakan insan, aslında balığın karnındaki mahpusluğa teşbihen zindandadır ve güvenli, salim bir karaya bırakılmayı bekler: “atıldıktan sonra oradan/Atılarak yine oraya doğru/Sürdürüyor insan/kend’oluş yolculuğunu.” İşte bu yolculukta en önemli adım bilincin yerini bulunç’a bırakmasıdır. Zira ân-be-ân olanların hepsi ol-ân’dan sızmaktadır; ama bilinç olanı ancak ‘bilir’; oysa ol-ân’dan sızanı –ki her şey ol-ân’dan sızmaktadır– sezip bilmek, seze-bil-mek gerekir; çünkü seze-bilen-bilir.

Sez-ebilen aynı zamanda sızlan-mamayı ve sabırsız-lanmamayı da bilir. Bilir ve öğretebilir. Sızlanmayla, sabırsızlanmayla telaş içinde olan insan, ancak ol-an’dan sızanları sezebilirse anlar NE’den sonra her şeyi ve kendi’ni bil’mek nedir, bilir çünkü o NUN’u bilir: “O ki/sabırdan/sabır-sızlığından/sızlayan sabrından/Hızır’la yoldaşlığından/aslî mâ-hiyet’ini/öz ne-liğ’ini/yani/ÖZ-NE-LİĞ’ini/öğrenmiştir.”

Kendi hakikatini, kendi özbulunç’undan duy’an insan sabr-ede-bil-meyi de öğrenir. İnsan kendi varlığını, varlığın karn’ında yatan duruk bir kapanım değil de ucu-açık bir oluş olduğuna inandığında sabredebilir. Çünkü durmak burada ve şimdide sızlana-durmak, ol’mayı unutup insanın kendini kendine bend’etmesi demektir. Oysa kend’oluş yolculuğunda insan kendini sabrın kollarına bırakır, bırakmalıdır: “Bırakınca kendini/ol!’a durmaya/yani bırakınca olmayı/bırakınca yani/ölmeye kendini/ol bırakışla birlikte/ol ânda kendi,/kendi yeniden/ol!’a gelir.” Tabii ki olmak, kendini bulmaktır; ama “Varsa hala/kendi diye biri.”

Bu duruma çevrimin tamamlanması diyebiliriz ya da menzillerden birine ulaşmak. Ama ulaşmak bulmak, olmak, tamamlanmak demek olmadığı için insan yine, yeniden, yenilenerek, kim’lenmek için devam etmelidir: “Bırakılır ç/evrik kendi/kim’lenmeye yeniden,/çimlenmeye yeniden/yeni, yepyeni, terütâze…” İşte bu an, Yunus’un, her gün yeniden doğarız dediği andır; ‘bizden kim usanası’. “Kendi,/atıldığı kim’siz-lik’le/saf ne’s-ne-lik’ten/-N’ASIL-LIĞ’ını/bilmenin farkıyla bu kez-/terfian olunur iade/KİM-ES-NE-LİĞ’E.”

Sabrın son deminde ol’ur bunlar ve sabırla ol’a dururken insan, kendini kendine bend’eden bendleri aşar ve özü-gür-leşir ve kendini ölür, kendini olur, kendine doğar.  Ölür ve olurken; zamanın dışına çıkıyor da, orada duruyor gibi olur; hızla dönen topacın durur gibi görünmesi misali. “O ki/neden sonra/olacak olanı bilir;/çünkü o,/Ne’den sonra,/yani çoktan/olmuş olanı,/ama/ân-ca açılanı/seze-bilir,/sezip Musa’ya/öğretebilir.”

Burada kitabın tahkiyesinin dışına çıkıp: ‘Sezip Musa’ya öğretebilen Hızır’ imgesinin, bir isim olarak değil de sıfat olarak değerlendirebileceğini söylemek mümkündür. Kur’an’da sözü edilen ‘bilge kişi’ her an taze, her an geçerli bir bilgi ve hikmetin temsilcisidir. Esed’e uyarak söylersek: “Bu husus, bizim, bu kişinin şahsında, insan için varılması mümkün derinliğine kavrayış ve tecrübenin son derece derin olduğunu simgeleyen temsîlî bir kişilik ile karşı karşıya olduğumuzu teyid etmektedir.” İşte bu temsili kişilik her zaman ve zeminde vardır, var olmalıdır.

Kitap boyunca kendime şu soruyu sormadan edemedim: Semitik gelenek açısından bakıldığında, insanın yeryüzündeki ödevi olmak mıdır, eylemek midir?

CEMAL

Karesi İlkokulu’nu (1973), Atatürk Ortaokulu’nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi’ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirdi (1983). Balıkesir’de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www.edebistan.com’un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982’de Güldeste Dergisinde yayımlanan "Beyaz Gömlek" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice’ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. "Esenlik Zamanları"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü’nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede "Mürekkep" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) ve Ömer Seyfettin Hikâye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır.

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları