Menu
HİKÂYENİN GÜCÜ
Deneme/İnceleme/Eleştiri • HİKÂYENİN GÜCÜ

HİKÂYENİN GÜCÜ

Kapitalizm yedeğine aldığı emperyalizmle birlikte bütün insanlığı başka çaresi kalmadığına inandırarak nefessiz kalacağı dar bir tüketim koridoruna sürükledi. Bunun için toplumları önce bireylere böldü. Sonra da bireyleri süperego takviyesiyle daha küçük ve savunmasız hale getirdi. Böylece kolay manipüle edilebilen bu yeni insan tipi, daha rahat konsülde olan tek lokmalık parçalara ayrılmış oldu. Bu durum, kendi tarihsel ve kültürel mirasıyla sorunlu bireyler ortaya çıkardı. Artık bu düzende ideolojiler ve düşünceler insanı tutan ve koruyan bir yapı olmaktan çıktı ve kapitalizme hazır kıta haline gelen değersiz bir metaya dönüştü. Kendi dar koridorunda sıkışan insan, sürekli kendine atıf yapan ve kendi benliğini büyüten bir varlığa evrilmiş oldu. Bu evrilme, o sıkıştırılmış yerden bakınca yersiz de değildi üstelik. Coğrafi keşiflerin doğurduğu kolonyalizm arkasında milyonlarca insanın canına mâl olan bir miras bırakmıştı. Dahası sık aralıklarla üst üste iki dünya savaşı da yaşayan insanlık artık bıkkın ve bezgin bir haldeydi. Kendi azgınlığına kurbanlar arayan kapitalizme direnemedi. Bu teslim oluş süslenerek bir kurtuluş gibi sunuldu. Zira karşısında bir rakip, alternatif bir düşünce ya da aksiyon kalmayan kapitalizm, bireyi kendi dev aynasında büyüterek ona kıymet verdiğini iddia eden bir ambalajla pazarlandı.

İnsanlık, kendi köksüzlüğüne yeniden teoriler üretmek suretiyle çaresizliğini gizleme gayretine girişti. Zira kimi ideolojiler ve dinlerin kurucu ilkeleriyle insan arasındaki makas azımsanmayacak kadar açılmıştı. Bu zaten kapitalizmin istediği bir şeydi ve artık modernist zihin devreye girmişti. Bu durumda, teoride kurucu ilkeleri mükemmel olan ancak tarihsel pratikleri bakımından hiç de savunulacak tarafı bulunmayan dinler ve ideolojiler, kapitalizme hizmet eden argümanlara dönüştürüldü. Uğruna uzun mücadeleler ve uğraşılar verilen kimi değerlerin güç, servet ve iktidar için heba edildiğini düşünen bu modernist zihin tarihsel ve kültürel birikimini reddetme yoluna gitti. Aslında bu yaptığıyla bugünün güç ve iktidar eksenli kapitalist düzenini beslediğini ve büyüttüğünü de fark edemedi.  

Bu bağlamda insanlık iki uç arasında kaldığı için kapitalizm için de kolay bir hedef haline gelmiş oldu. Onu ikna etmek için tarihin sonunun geldiğini, büyük anlatıların öldüğünü iddia ettiler. Böylece ellerine post-kolonyalist bir kepçe alarak daha küçük ölçekli ve kontrol edilebilir kaoslar üzerinden insanlığa durmadan şekil vermeye devam etmek kolaylaştı. Atılan her mermi ve ölen her insanla birlikte iştahları daha da kabardı. Sınırları, toprakları ve devletleri kutsayarak bu yapıları kendileri için her şeyi mübah gören makyavalist bir çizgiye çektiler. 

Baştan başlayalım; insanın hikayesini bizzat kendisine imha ettirmek için ne gerekiyorsa yaptılar. Ona vadettikleri ise diğerlerinden daha zengin olma ve daha fazla tüketme gibi arsız bir seçkincilik şiddetiydi. Kaçacak yerin olmadığı bu vasatta yapılan her eylem ne adına olursa olsun kapitalizme hizmet eden sihirli bir değneğe dönüştü. Özgünlük ve özgürlük gibi kimi kavramları da yeniden ve kendilerine göre tanımladı. Her şeyi rekabet edilebilir bir endüstri haline getirince ortada kendi kıymetini muhafaza edebilen bir değer bırakmadı. Her türlü çatışmadan beslenerek bir heyula, bir karabasan gibi insanlığın üzerine çöktü. İnsani bir kaygıyla başını kaldırmak isteyenlere de ne kadar çaresiz olduklarını göstermek için ne gerekiyorsa yapmaktan çekinmedi. Kendi azametli kulelerinden yer yüzüne bakıp kudretlerini haykırdılar ama hiç itiraz sesi işitmedi. İnsanlığın rakipsiz efendileri olduklarına inandı. Hani neredeydi düşmanları! Gücü yetiyorsa çıksınlardı ortaya! Heyhat!

Bu böbürlenme ve tanrısal büyüklenme boşuna değildi. Kapitalizmin kurmaylarından biri olan kuşkucu ve güvensiz postmodernizm, ideolojilerin de ölümünü ilan ederek bu teslimiyeti meşru hale getirmişti. Zira onlara göre ideolojik olarak insanlığın ulaşabileceği nihai hedefe varılmıştı. Böylece başta bahsedilen dar koridorun ucu da yine kapitalizme çıktı. Sonsuz seçeneklerin var olduğu yanılsamasıyla sunulan bu ışıltılı labirentte her davranış, her söz, her hareket dönüp dolaşıp onlara hizmet eden bir şeye dönüştü. Çıkışın, kurtuluşun, nefes almanın imkansızlığı sürekli insanlığın yüzüne vurularak çaresizlik pekiştirildi. 

Bütün bu kudretlerine rağmen elbette korkusuz da değiller. Kapitalizmi bu kadar saldırgan yapan şeyin de bu korku olduğunu söylemek mümkündür. Yer yüzünde güvendikleri her şeyin boşa düşeceğinden, bu kadar acı, kan ve gözyaşına rağmen kurdukları azametli kulelerinin yıkılacağından korkuyorlar. Bu korkuyla uykuları kaçıyor. Bunu gizlemek için de sürekli kaotik saldırganlık sergiliyorlar. Onun için durmadan insanı insan olmaktan uzaklaştırmaya, yozlaştırmaya çalışıyorlar. Bana göre kapitalizmin en büyük düşmanı, kendi soy hikayesini yeniden hatırlayan insandır. İnsanın bozulmasından beslenen sistem, insanın yeniden kendi değerlerine dönmesi korkusuyla titriyor.

İşte kapitalizmin karşısında çaresiz kalacağı ve titremesine sebep olacağı şey insanlığın bu büyük hikâyesidir. Hikâye değimiz şey elbette, hırslarından arınmış yalın insandan başkası da değildir. Yalın ya da fıtri insan diyebileceğimiz bu tipin tek silahı sadeliktir. Bu basitlik ve sadeliğin getireceği küçük hazlarla yetinen ve hırsları uğruna haksızlık yapmayı reddeden insan, kapitalizmin yegâne düşmanıdır. Her şeyi kendisine hizmet edecek şekilde tanımlayan kapitalizm bu insan karşısında çaresizdir. Zira bu insan, gücünü, kendisine sunulan bütün ışıltılı vaatleri reddedip yalnıza sadeliğinden almaktadır. İhtiyaç duyduğu merhamet, ahlak, vicdan, adalet gibi hasletler zaten bünyesinde vardır. Ona düşen şey gözlerindeki kapitalizm bandını çıkarıp atmak ve sahip olduklarını yeniden hatırlamaktır. 

Tarihin sonunu ilan edenler, esasında bahsettikleri tarihten insanlığın ders alıp geleceğini yeniden şekillendirmesinden çekiniyorlar. Bu yüzden tarihi fantastik bir anlatıya büründürüp insanın kendi müktesebatıyla arasına yine insanın zaaflarından müteşekkil bir duvar örüyorlar. Hakeza büyük anlatıların öldüğünü iddia edenlerin de amacı zaten insan ile hikayesinin irtibatını kesmek. Zira insan kendi kişisel ve sosyolojik hikâyesini ancak geçmişten tevarüs ettiği soy hikâyenin gölgesinde yeniden inşa edebilir. 

Zira hikâyenin yeniden harılanması, bugünün ve yarının dünyasını şekillendirecek vicdani aklın insan namına çalışması demektir. Çünkü onlar bilirler ki, güçlü olmak için yola çıkan haklı olmayı en başında terk etmiş olur. Bu ahlaki çizgi onları ele veren en önemli turnusol kâğıdıdır. Çünkü bütün hikayelerde onları temsil edenler ancak zalim olanlardır. Zalimlerle eşitlenmek istemedikleri için güncel vahşeti süsleyerek insanlığı ikna etmeye çalışırlar. Maksatları, değerleri ve ideolojileri araçsallaştırarak, aslında ahlak, erdem, hakikat, adalet gibi kimi kazanımları güç uğruna neden feda ettiklerini gizlemektir. Her şeye rağmen fıtri hafıza hikayeleri mazlumlar üzerinden hatırlar. Büyük insanlık hikâyesiyle arasındaki ünsiyeti de bu mazlumluk üzerinden kurar. Onların zalimane yıkıcı gücüne karşılık hikâye, asıl gücünü bozguncu ve ifsat edici olanlardan değil, mazlumlar ve haklı kalmayı tercih edenlerden alır. Zira Kerbela’da asıl hikâye Hz. Hüseyin’in hikâyesidir. Onu katledenler de yüzyıllardır ancak lanet edilmek için hatırlanır. O gün hakikat, güç ve servet uğruna kanla gizlenmiş olsa da haklılığını yitirmediği için hâlâ canlıdır. Hikâye de gücünü bu haklılıktan alır.         

AKİF

Akif Hasan KAYA: 1977 Balıkesir doğumludur. Öykü ve denemeleri Aşkar, Post Öykü, Muhayyel, İtibar, Yediiklim, Ğ, Hece Öykü dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı Islak Kibritler ile 2012’de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Hikâyecisi ödülüne layık görüldü. Bazı kitapları Arnavutça’ya çevrildi.  Kitapları: Islak Kibritler (Öykü, Okur Kitaplığı, 2012, İz Yayıncılık, 2017)Ölmüş Oyuncaklar müzesi (Öykü, İz Yayıncılık, 2014)Uzun ve Lacivert Günler (Öykü, İz Yayıncılık, 2015)Bu Bir Aşk Hikayesi Değildir (Öykü, İz Yayıncılık, 2017)  

Daha fazla görüntüle