Menu
GÖĞÜ DELMEK BİZİM İŞİMİZ
Deneme/İnceleme/Eleştiri • GÖĞÜ DELMEK BİZİM İŞİMİZ

GÖĞÜ DELMEK BİZİM İŞİMİZ

Rene Descartes’in “Düşünüyorum, öyle ise varım” diyerek başlattığı yolculuk kıtaları aştı ve küresel bir hegemonyanın temel mottolarından biri oldu. Bilen özne ile bilinen/tanımlanan/sömürülen nesne arasındaki mesafeyi kuran bu motto, zamanla yerküreyi ve üzerindekilerini/altındakileri ve şimdilik yakın uzayı “nesneleştirdi”. Beyaz adamı, henüz ozon tabakasını delmeden önce tanımasına rağmen yelkenli gemi ile geldiği Samoa’da “göğü delen adam” olarak isimlendirmek olsa olsa kadim irfandan bir cüz de olsa nasiptar olmanın alametidir.

Göğü Delen Adam’ın yayınlandığı 1920 yılı Karel Çapek’in robot kelimesini literatüre kazandırdığı tiyatro oyununun da sahne aldığı yıldır aynı zamanda. Fritz Lang’ın Metropolis filmini çekmesine daha yedi yıl vardır. Lang besbelli Papalagi’yi, Göğü Delen Adam’ı okumuş olmalıdır ki onun geleceğini beyaz perdeye aktarmıştır. Metropolis’i seyredenler Çapek’in sahneye koyduğu oyundaki robotların kitleselleşmiş hallerine şahit olurlar. Diyeceğim o ki zamanın ruhu da ruhsuzluğu da bir Samoa yerlisinin sözlerine anlam verecek kıvamdadır. Ancak akış öylesine güçlüdür ki verilen anlam saman seldeki saman çöpü gibi sürüklenip gidecek ve “Göğü Delen Adam”ın gürültüsü o sesi bir şekilde yok edemese de bastıracaktır.

Yine de hor görmememiz lazım o Samoa yerlisini… 

Bir Samoa yerlisinin beyaz adama göğü delen adam anlamına gelen Papalagi ismini verdiği kitabın mevcudiyeti bile Descartes’in “Düşünüyorum öyle ise varım” diyerek kurduğu özne- nesne hiyerarşisini sorgulayabilme imkânını verebilir bize. İsim verme hakkı düşünebilme tekeline sahip olduğunu iddia eden birinin elinden çıkmış ve hatta o aklı ve hakkı kendinde zanneden bir özneye hiç düşünmediği bir isim vermiştir. Papalagi’nin özü, özeti ve öznesi tam olarak budur.

Göğü delmek deyince şimdilerde aklımıza ozon tabakası geliyor, uzay macerasını düşünüyor veya uçakları hatırlıyoruz. Oysa Papalagi’nin kaynağı olan Samoa yerlisi Tuiavii için göğü delmek denizde bir leke oluşturmaktır. Gök ve deniz iki ayrı şey, iki ayrı vasat değildir zira. 

Bir yelkenlinin uzaktan beyaz leke halinde görülmesi gökte açılan bir gediktir. 

Göğü Delen Adam yayınlandığında Kafka’nın Dönüşüm’ü beş yıldır raflardaydı. Gregor Samsa’nın bir böcek olarak uyandığı sabahın hikayesi beş yaşındayken insanlar ilkel dedikleri bir Samoa yerlisinin kendilerine bakışlarını öğrendiler. Yamyam ismini taktıkları bir barbar onlara Papalagi adını takmıştır. Tuiavii derki; Papalagi “tehlikelerle dolu taş yarıklarında, her bir yeri betonla çevrili, taş yığınları arasında gökyüzünü göremeden yaşar. Taş yarıklarında betonları seyrederek kirli havayı soluyarak nasıl mutlu olabilirler ki” der. Beyaz adamın gerçek Tanrısı paradır. Papalagi ağır metallere ve kâğıtlara tapar. Paraya eli değen Papalagi kapılır büyüsüne ve daha fazlasını arzu ederek hırs ve rekabet duygusunu geliştirir. Yardımlaşmak değeri de böylece kaybolur gider. Bazı Papalagiler daha fazla kazanır bazıları az. Yanı başındakinin açlığını bilmez çünkü paranın kötü ruhu etkisi altına girmiştir. Beyaz adam ihtiyacı olmadığı bir sürü “şey”e sahiptir. Tuiavii bu bir sürü gereksiz şeyin Papalagiyi tanrısallaştırdığını ve Tanrı ile bir üstünlük yarışına girmesine sebep olduğunu savunur. Ve der ki “ eğer  insan ne kadar fazla şeye sahipse o kadar yoksuldur”.

Tuiavii, bu satırları yazdığım bilgisayarı görseydi neye benzetirdi acaba? “Papalagi’nin, nehrin dibinde yatan taşlar kadar çok mesleği vardır. Yapılan her iş bir meslektir. Birinin ekmek ağacının solmuş yapraklarını toplaması bir meslektir. Birinin yemek kaplarını temizlemesi de meslektir. Bir şey yapılıyorsa orada bir meslek var demektir. Elle ya da kafayla. Kafanda düşünceler olması ya da yıldızlara bakmak da meslektir.” demesinden yola çıkarak bir tahminde bulunabiliriz. Ancak bu cevabın bizi mutlu edeceğini sanmıyorum.

Romantizm, Aydınlanma eleştirisinin harman olduğu fikirdir esasen. Postkolonyal edebiyata dahil edebileceğimiz “Güney Denizi Romantizmi” beyaz adamın kendine dışarıdan, kültür olarak bile görmediği bir yabancının gözüyle bakmasının yolunu, yordamını araştırmasından doğdu. Göğü delmek bizim işimizdi ama bunu söylemek için böyle dolaylı bir anlatımın kurulması gerekiyordu. Tıpkı Montesquieu’nun devrinin Fransa’sını eleştirebilmesi için İran Mektuplarını kaleme alması gibi doğdu bu gereklilik. 

“Göğü Delen Adam”ın bir Alman’ın, Erich Scheurmann’ın imzasıyla yayınlanmış olması elbette bir tesadüf değil. Avrupa’da 18. yüzyılda Aydınlanmayı ilk eleştiren akım olan “Strum und Drang”ın doğuş yeri olan Almanya’da, 1920 yılında yayınlanan “Göğü Delen Adam”, modernizm için bir ağıttan ziyade bir beddua hükmünü taşır. I. Dünya Savaşı’nın yıkımının hemen ertesinde yayınlanmış olması manidardır elbette. Papalagi’den hemen bir sene önce 1919 yılında yayınlanan “Paitea ve Ilse” adlı roman da Samoa’da geçer. Ressam Paul Gauguin’in Tahiti’de yaptığı resimler bütün bu “Güney Denizi Romantizmi” için bir işaret fişeği gibidir nitekim. Bu noktada vurgulamazsak eksik kalacak bir mesele daha var.  Sömürgecilik yarışını ve I. Dünya Savaşı’nı kazanan bir Büyük Britanya’dan böyle bir sesi duyması beklenemezdi zaten. Erich Scheurmann’ın sömügecilik ve modernizm eleştirisinin arka planında Almanya’nın iki alanda da Britanya’ya mağlup olmasının da payı vardır. 

Savaştan ağır bir mağlubiyetle çıkan Almanya’da galiplerin zorlamasıyla Weimar Cumhuriyeti kurulmuştur. Her şey ağır tazminatlar ödeyen, toprak kayıpları yaşayan Almanya’nın izzetini rencide etmeye yöneliktir. Papalagi bir yanıyla da bu yenilgiye verilmiş bir cevap gibidir. Başlangıçta ilgi görür Papalagi. Daha sonra Hitler yükseldikçe bu yanıt geri plana düşer. Almanya’nın önünde bir yenilgi daha vardır.

Bu kitap için çevreci literatürün bir klasiği demek ise metni mümkün okumalarından birine indirgemekten öte bir anlam taşımaz. 68 kuşağı kuşaklardan biridir ve biz bir kitabı o kuşağın indirgediği anlamda okumak zorunda değiliz. “Göğü Delen Adam”ın ipliğini pazara çıkarmak için de bundan daha fazlasına ihtiyacımız var zaten. 

Peki Samoa’ya giden Erich Scheurmann, Tuiavii’nin ne kadarını keşfetmiş ve fehmetmiş, ne kadarını icat etmiştir? Papalagi’nin ne kadarı tercüme ne kadarı teliftir? Bu soruların cevabı sadece yayıncılık dünyasının bir dedikodusunu gidermeye yaramaz aynı zamanda da modernizmi eleştirilerinin artmasının modernizmi nasıl tahkim ettiğini görmemize de yarayabilir. En büyük gücü “tamamlanmamışlığı” olan bir projedir modernizm ve bu tamamlanmamışlık bir Samoa yerlisini de harcına katma imkânı tanır.

Kapiş?

SUAVİ

1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır’dan Alzhaymır’a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut.

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları