Menu
FELSEFE VE ÖLÜM ÖTESİ
Deneme/Eleştiri • FELSEFE VE ÖLÜM ÖTESİ

FELSEFE VE ÖLÜM ÖTESİ

İnsanların temel problemlerinden biri ölüm ve ötesi olagelmiştir. İslam düşünce tarihinde bu bağlamda yapılan tartışmalarda iki temel yaklaşım öne çıkmıştır. Mahmut Kaya’nın, konuyla ilgili temel metinleri seçtiği çalışması, Klasik Yayınlarınca Felsefe ve Ölüm Ötesi adıyla kitaplaştırıldı.

Kitapta İbn Sina, Gazali, İbn Rüşd ve Fahreddin Razi’den toplam dokuz metin seçilmiştir. Konuyla ilgili tartışmalar, ruhun menşei ve mahiyeti, bedenle olan ilişkisi ve ölüm sonrası ruhun durumu olarak üç problem etrafında dönüp durmaktadır. Ölümle birlikte yok olmayı kabullenemeyen insanın ölümsüzlük arayışı olarak tanımlayabileceğimiz bu tartışmaların temel açmazının ‘baki ile faniyi kıyaslamak’ olduğunu söyleyebiliriz: Kaya’ya göre; “bâkîyi fânîde aramak bir şaşkınlık değilse, beşerî bir zaaf ve bir yöntem hatası sayılmalıdır. Allah’tan başka her şeyin bozulup dağılacağı ve fânî olup gideceği bildirildiğine göre, ölümsüzlüğü ölümlü varlıklarda aramak safdillik ya da boşuna bir çabadır.”

Müslüman filozof ve kelamcılar bu paradoksu ruh/nefs üzerinden aşmayı denemişlerdir. Çünkü beden, ölümle birlikte un ufak olduğuna göre beden üzerinden ölümsüzlük düşüncesi aramak, ruh üzerinden aramaya göre daha zordur. Dolayısıyla ruhun ölümsüz olduğu fikri, söz konusu tartışmalarda çoğunlukla kabul görmüştür. A’râf Suresinin172. Âyetine, Cüneyd-i Bağdadi’nin yüklediği sembolik anlam da ruhun elest bezminde yaratılıp ebediyyen yaşayacağı tezlerini güçlendirmiştir. Problem daha çok bedenin yeniden yaratılıp yaratılmayacağı, yaratılacaksa neliği ve nasıllığı, ayrıca ruhun bedenle ilişkisi üzerinde çıkmıştır.

Müslümanların düşünce tarihi içinde İbn Sina, ruh meselesini enikonu tartışanlardan, hatta bedenden bağımsız ruh, yani bir cevher olarak ruh fikrinin ateşli savunuculardandır. Elbette ahireti, ruhani bir hayat olarak düşünüyordu.

Gazali’yse İbn Sina’yı bu görüşünden dolayı ağır bir dille eleştirmiştir. Bilindiği gibi, onun filozofları tekfir ettiği meşhur üç meseleden biri, bu ruhani hayat fikridir. Metninin başlığı bile Gazali’nin konuyla ilgili görüşlerini özetler niteliktedir: ‘Filozofların Cesetlerin Dirilişini, Ruhların Bedenlere İadesini, Maddi Ateşin, Cennet ve Huriler ile İnsanlara Vaat Edilen Diğer Şeylerin Varlığını İnkar Etmelerinin, Ayrıca Bu Gibi Şeylerin, Ruhani Ödül ve Cezayı Halkın Geneline Anlatmak İçin Cismaniyetin Ötesinde Birer Sembol Olduğu Şeklindeki Görüşlerinin Çürütülmesi Üzerine.’ Bu konuyla ilgili olarak Gazali şöyle der: “Ancak dine aykırı düşen görüşler şunlardır: Kur’ân’da tasvir edildiği üzere cesetlerin dirileceğinin inkârı, cennette cismânî zevklerin varlığının inkârı, cehennemde cismânî acıların varlığının inkârı.”

Gazali’nin filozoflara ilişkin eleştirilerini eleştiren İbn Rüşd’se, “cesetlerin dirileceği görüşünün dinler arasında yaygınlık kazanma süreci bin seneden azdır” diye itiraz eder ve “Hiç şüphesiz bu adam felsefeye karşı hata işlediği gibi dine karşı da hata işlemiştir” der.

Razi’den seçilen metinlerin ikisi, ruhun ölümsüz bir cevher olduğunu ispata yönelik spekülasyonlardan oluşmaktayken, diğeriyse manevi ve ruhani hazların duyusal hazlardan, dolayısıyla ahiretteki mutluluğun dünyadakinden üstün olduğuna dairdir.

Aslında bu metinlerdeki ortak noktalardan birisi, ruhun ölümsüz bir cevher olarak telakki edilmesidir. Bedensel dirilişi savunanlar bile ruhu ölüm-ölümsüzlük, cevher-araz problemi etrafında tartışmazlar. Yani elestte yaratılıp ebediyen yaşayacak ruh fikri, birçok kelamcı ve felsefeci için problem teşkil etmez. İslam dışı geleneklerden mülhem ruh-beden düalizmi İslamileştirildikten sonra; zaten ölümlülüğü zihinsel olarak bir türlü kabullenemeyen insan, bu ruh fikri üzerinden kendisi için ölümsüzlük aramış ve mead tartışmaları da sürekli olarak söz konusu düalizm üzerinden yapılmıştır.

Aslında ruh-beden düalizmi ve mead tartışmalarının temel açmazı, meselenin gaybi bir konu olmasıdır. Bilindiği gibi gaybın tanımlarından biri, insan idrakini aşan şeylerdir. İnsan, elindeki imkanlarla bu alana ne kadar yönelirse yönelsin, hiç bir zaman kesin/yakin bir bilgi elde edemez. Kur’an’da peygamberlerin dahi bilmediği ‘bir şey’ olarak ortaya konan gayb, her zaman insanların ilgisini çekmiştir. İnsanın kendi geleceğine yönelik bir tecessüs içinde olması elbette doğaldır. Bu nedenle Kur’an, insanların gaybi olana yönelik tecessüslerini teselli edebilmesi ve onu neyi beklediği konusunda bir fikre sahip olabilmesi için ‘teşbihen’ bazı bilgileri vermiştir. Ancak bunların gerçek manasını, ancak Allah’ın bilebileceği de insanlara bildirilmiştir.

Bugün baktığımızda, imani bir konu olan gayba dair sahip olduğumuz literatürün zenginliği karşısında şaşmamak mümkün değildir. Peygamberlerin dahi bilmediği bir konuyla ilgili olarak bizler, sanki gidip görülmüş ve yaşanmışçasına yakin bilgilerle dolu ciltlere sahibiz. Ölüm anında ruhun bedenden ne şekilde ayrılacağına, ayrıldıktan sonraki hallerine, kabre konar konmaz sorulacak sorulardan, kabir hayatındaki ceza ya da mükafatın ne şekilde tadılacağına, berzah alemine, din günü nasıl hesaba çekileceğimize ve cennette ya da cehennemde başımıza neler geleceğine dair oldukça detaylı ve kesin bilgileri, şimdi ne şekilde değerlendirmemiz gerektiği ciddi bir problematik olarak önümüzde durmaktadır.

Elbette bu birikimin avamın pegagojik formasyonu için olduğu söylenebilir. Zaten kitaptaki metinlerin ortak noktalarından biri de avam-havas ayrımıdır. Kur’an’da gayba müteallik konuların teşbihi bir dille anlatılmasının nedeninin, kavrayışı kıt olan avam için olduğunu filozoflar sıkça dile getirmektedir. Çünkü İbn Sina’ya göre ruhsal bir ahiret hayatı, avamda gerekli özendirme ve sakındırmadan uzak olabilir. Dahası: “Eğer avamın anlayışından uzak, hakiki sevap ve azap tasvir edilecek olsa ne önemserler ne de korkarlar; bedenlerinin dirilmesi sözkonusu olmadıkça da sevap ve azaba aldırış etmezler.”

Kendini Mübin ve Beyyine olarak vaz eden Kur’an’ı, avamın anlayışından uzak, onların hiçbir zaman ulaşamayacağı batıni boyutları olan bir kitaba dönüştürmenin yarattığı bu seçkinci dil de tartışmaya ve eleştiriye açıktır.

(Yeni Şafak Kitap, Şubat 2012)

CEMAL

Karesi İlkokulu’nu (1973), Atatürk Ortaokulu’nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi’ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirdi (1983). Balıkesir’de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www.edebistan.com’un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982’de Güldeste Dergisinde yayımlanan "Beyaz Gömlek" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice’ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. "Esenlik Zamanları"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü’nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede "Mürekkep" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) ve Ömer Seyfettin Hikâye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır....

Diğer Yazıları