Menu
BİR GARİP YOLCU
Deneme/Eleştiri • BİR GARİP YOLCU

BİR GARİP YOLCU

Öyle diyor âlemlere rahmet olan (s.a.s.): “Dünyâda bir garîb gibi ya da geçip giden bir yolcu gibi ol!” (Buhârî, Rikâk 3). Herhâlde dinin özü/özeti ve peygamberlik kurumunun öğrettiği hayat felsefesi ancak bu kadar veciz bir surette dile getirilebilirdi. Ne kadar da anlam yüklü, öte-dünyâlı ve bilinç aşılayıcı bir ifade. Cevâmiu’l-kelîm olanın (s.a.s.) dilinden hem kendi durumunu resmedici hem de ümmete ders verici bir öğreti.

Yolcu olduğunun bilincine varmak başlı başına bir mesele aslına bakılırsa. Özellikle de mevcûdun mutlaklaştırılması adına gizli-âşikar ve inanılmaz boyutlarda enstrümanın yoğun bir şekilde kullanıldığı günümüz dünyâ algısında. Hele de insanların sadece daha fazla tüketmek adına daha fazla çalıştığı, iki-dünyâlı olduğunu iddia edenlerin bile âhiretsiz yaşadığı, eşya yüküne boğulmuş, koca dünyâyı sırtlamaya talip bir heyecanla günü kurtarmaya çalışan bir hayat felsefesine sahip olmanın cazip gösterildiği bir zaman ve zeminde. Tek başına bir tek hadîs rivâyetinden yola çıkarak dinî bilinci inşâ etmeye çalışmak aslında pek doğru olmasa gerek. Öncelikle bu hadîsin sıhhati, Kur’ân-ı Kerîm ile uyumluluğu, Hz. Peygamber’in sâir eylem ve söylem tarzının tamamı içerisindeki yeri, daha sonra da dinin, hayatın tamamı adına dile getirdikleri ile uyumu göz önüne alınmalı. Ancak bundan sonra rivâyetin ayrıntılarına girmek mümkün olacaktır. Hadîsin Buhârî’nin hadîs koleksiyonunda yer alması sıhhati hakkında -ulemânın sâir ekseriyetine göre- yeterince güven vermektedir. Öte yandan hem Kur’ân hem de sünnetin ısrarla vurguladığı bir husus dünyâ hayatının geçiciliğidir. Bu dünyâda kimsenin ebedî olamayacağı, herkesin, yaptığı işlerin karşılığını diğer bir dünyâda göreceği, gerçek hayatın âhiret yurdunda olduğu vb. öğretiler dinin üzerine yükseldiği binânın temel yapı taşlarını teşkil etmektedir. Dolayısıyla hadîsin ifade ettiği “dünyâ hayatının geçiciliğine” vurgu, dinin aşılamaya çalıştığı en temel bir bilince özlü bir şekilde dikkat çekmektedir.

Bu değerlendirmelerin ardından rivâyetin ifade ve işaret ettiği hususlara geçmek mümkündür. Şârihlerin belirttiğine göre “geçip giden bir yolcu/‘âbiru sebîl” ifadesi kimsesizlik durumunu vurgulamak bakımından “garîb” kelimesinden daha yoğun bir içeriğe sahiptir. Çünkü “garîb” memleketinden ve ailesinden mahrûm olmakla beraber hiç olmazsa bulunduğu ve bir müddet ikâmet ettiği gurbet diyârında birkaç dost edinmiş olabilir. “Geçip giden bir yolcu/‘âbiru sebîl” ise böyle bir imkândan dahi mahrumdur (bk. Tecrîd-i Sarîh, XII, 358). Dolayısıyla hadîsteki “gelip-geçiciliği” anlatan benzetmenin ifade yoğunluğu vurguludan daha vurguluya doğru bir seyir takip etmiştir. Burada öncelikle “garîb” kavramının üzerinde durmak gerekiyor. Lügatlerde ilk olarak “yabancı, el, yaban”; ikincil ve üçüncül olarak ise “tuhaf, şaşırtıcı, vatanından uzakta yaşayan” gibi manalara sahip “garîb” kelimesi (bk. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, ilgili yer).

Evet, garîb, vatanından uzak da olsa, ilk başlarda biraz yadırgansa da, yaban olarak algılansa da barınmak için yeni mekâna sahiptir ve yeni bir sosyal çevrenin içerisinde yer almıştır. Vatanına her dâim hasret olmakla/duymakla birlikte yeni yurdunda bir hayat standardına kavuşmuştur. Denildiği gibi bazı dostlar edinmiş, dertleşeceği ve halleşeceği kimseler ile muhatap olabilmiştir. Başını sokabileceği bir hâne, ziyarete gidebileceği pek çok yâren, hayatını idâme ettirebilecek kadar ticâret onun hayatının artılarıdır. Elbette tüm bunlara rağmen döneceği yurdun hasreti gönlünün derinliklerinde hep canlıdır ve kovalanası bir idealdir. O diyârdan gelenlerden haber sorulur, o coğrafyanın kokusu aranır, o cânibin buğusu gönülde müstesna bir yere sahiptir. Ancak tüm bunlara rağmen hayatının bir vasatı vardır artık.

“Geçip giden bir yolcu/‘âbiru sebîl”in durumu ise oldukça çetrefillidir. Sonuçta onun hayatının dikkat çeken en önemli noktası, kendisinin sürekli olarak içerisinde bulunduğu yolculuk (dolayısı ile misafirlik) durumudur. Bu yolculuğun son durağının neresi olduğu belli olsa da, gitme/yolculuk durumu git gide uzamaktadır. İleriye doğru atılan her bir adım, geçmiş ile olan, vatan ile seneler boyu yoğrulan birliktelikten biraz daha uzaklaşma sonucunu vermektedir. Geri dönüş umudu da peyderpey tükenmektedir. Uğradığı mekânlarda kesinlikle kalıcı değildir. Mekân ile olan ilişkisi geçip-gitme üzerine kuruludur. En temel davranış tarzı mechûl bir sona adımlamaktır. Selâmını alan bir dile, seven bir gönle, ilgi gösteren gözlere her dâim hasrettir. Öyle ya, durup dinlenecek bir zemini, halleşecek birilerini, uzunca bir süre barınabilecek bir mekânı hiç görmemiştir. Ki bunlara gerek olmadığına dair de ciddî bir bilince sahiptir. Çünkü yol uzundur, çünkü gurbet acıdır. Ama varılası bir ideal vardır.

Niceleri yollara takılıp kalmışlardır. Ve niceleri bundan dolayı menzile varamamışlardır. Hâlbuki dünyâ, üzerinde uzun müddet kalınabilen bir yer değildir. Sonsuzluğun hayalini kurmak dahi bu dar dünyâda mümkün değildir. Öyleyse bu geçilip gidilen dünyâda sergilenecek en erdemli tavır, bir memleketten geçip giden biri gibi davranmaktır. Nasıl ki o kimse, geçip gittiği ve bir daha uğramayacağı bir yerde, kendisini o yere bağlayacak hareketlerden uzak duruyor; oradan arazi satın almıyor, o yere binâ inşâ etmiyor ise, bu dünyâdan geçip giden insan da buranın değerini iyi takdir etmelidir. Sahiden dünyâ ne kadar değerlidir? Veya bir değeri varsa bu değeri nereden almaktadır?

Hz. Peygamber’in ifadesine göre bu dünyâda “bir garîb yolcu” gibi olunmalıdır. Hatta bunun daha da ilerisi dile getirilmekte ve “geçip giden bir yolcu/‘âbiru sebîl” ifadesi dikkate sunulmaktadır. Peki, burada nazara sunulan dünyâ neden böyle bir bakış açısı ile ele alınmıştır? “Dünyâ” kavramını, kök ifadeden yola çıkarak iki türlü; “en yakın” ve “en aşağı/değersiz” şeklinde anlamlandırmak mümkündür. Her iki durumda da uyarının mahiyeti değişmemektedir. İlkinde insanın sonsuza bakması gereken gözlerinin yakında olana takılmasına; ikincisinde ise nitelik itibariyle basit olana gönlün kapılmasına karşı bir tenbîh bulunmaktadır. Hadîsteki “yol” vurgusu ise her haliyle yoğun bir sembolik söyleyişe dikkat çekmektedir. Öyle ya, “yol” denildi mi gurbet düşer zihne, adımlamak gelir akla. Bir yerlere varmak için arşınlanması gereken bir zemindir yol. Sabırla eritilmesi, sebatla süslenmesi, dikkatle bezenmesi ve üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir olgudur yol.

Herhangi bir yol, değerini, kişiyi vardıracağı menzilden alır. Ucunda azâbın, sıkıntının, cefânın olduğu yol tam anlamıyla cehennem iken; mutluluğun, huzurun, hayrın olduğu yol ise cennettir. O yüzden hangi yolun yolcusu olunduğu büyük önem arz etmektedir. İşte dünyânın önemi, onun ahirete götüren bir yol olmasından kaynaklanmaktadır. Ve bu dünyânın bir gözde herhangi bir değer bulması gerekiyorsa, o değer pek çok açıdan zorunlu bir ebedî hayatın niteliğini netleştirmesinden dolayıdır. Hz. Peygamber’in bu tarz bir ifade kullanması ise doğrudan tebliği ile yükümlü olduğu risâletin gereğidir. Çünkü peygamberler, halleri ve dilleriyle öteleri hatırlatan insanlardır. Onların tebliğlerinin özünü, kişiyi, kâinatı ve öte dünyâyı var eden bir yaratıcının yoluna davet ve bu dünyâda erdemli bir hayat sürerek ebedî hayatın kazanılmasının yolunu göstermek teşkil etmektedir. Bu dünyâda erdemli bir insan olmayı tavsiye etmek ise, yine sonsuz hayatı güzelliklerle bezeme amacına matuftur. Dünyâ nebîlerin, sıddîklerin, şehîdlerin ve sâlihlerin nezdinde sadece budur. Peygamber-i zîşânın fem-i muhsininden sâdır olan kelâm ise bu hakikâti özlü bir surette resmetmektedir.

Sözün özü “bir garîb gibi ya da geçip giden bir yolcu gibi” olmak, haddi zâtında bu dünyânın içyüzüne vâkıf olmak demektir. Bu dünyânın iç yüzüne ise yolculuğunu ancak kul olarak sürdürebilenler vâkıf olabilmişlerdir.