Menu
ASANSÖR
Deneme/Eleştiri • ASANSÖR

ASANSÖR

Baygın bir parfüm kokusu dağıldı asansöre. Yirmi katlı binanın asansörüne gecenin ikisinde kimler binerdi.

Birden durdu asansör. Kadın irkildi.

“ Kaça geldik? diye sordu adamlardan genç olanına dönerek. Genç adam, dalgınlığından sıyrılıp katların göstergesine baktı.

“ Bilmem, benim ineceğim kata daha var” dedi.

Adamlardan orta yaşlı olanı biraz daha soğukkanlı görünüyordu.

“ Beşinci kattayız. Sizin kat beş değil miydi?” diye sordu genç kadına bakarak.  “Hayır ben onuncu katta oturuyorum” diye cevapladı kadın.

“Asansör arızalandı herhalde” bunu söyleyen genç adamdı.

Kadının yüzü bembeyaz kesildi. Ayakta zor duruyordu. Sivri topuklu ve sivri burunlu ayakkabısı canını yakıyordu.

“ Nee! Gerçekten mi!” diye keskin bir çığlık kopardı.

“Sekizinci kata kadar kimse oturmuyor binada. Sanırım onuncu kat ve yukarısı dolu.” diye devam etti orta yaşlı olan.

Yüzü bembeyaz olan genç kadının artık bütün bedeni titriyordu.

“ Olamaz olamaz, birilerine haber verelim!” diye nerdeyse ağlayarak seslendi.

Genç ve orta yaşlı adam, korkularını belli etmeseler de, onların da yüzü kireç gibi olmuş, birbirlerine anlamsız öylece bakıyorlardı.

Yaşlı olan, yaşının verdiği olgunlukla konuştu:

“ Önce sakin olalım, telefon açalım site yönetimine, hemen gelip açarlar kapıyı.”

Elleri titreyerek asansördeki telefonu çevirdi. Kireç gibi olan yüzü birden kızardı. “ Çalışmıyor bu”.

Kadın ağlamaya başlamıştı: “ Allahım....Kaldık burada, diri diri öleceğiz, kim duyar, kim gelir gecenin bu saatinde.”

“ Sakin olun, sakin olun lütfen, asansörde kim ölmüş.” genç adam bunu söylüyordu ama o da durumlarının hiç de iyi olmadığını düşünüyordu.

Ayna buğulanmaya durmuştu. Buğulu aynanın gerisinden genç kadın kendini gördü.

Gözleri kızarmıştı ağlamaktan. Kan kırmızı ruj dudak kenarlarına bulaşmış, rimelli kirpikleri yapış yapış olmuş, gözaltlarına doğru gözyaşları koyu izler bırakarak boynuna doğru akıyordu. İrkilir gibi oldu görüntüsünden. Bir maske, ağlayan bir palyaço maskesi vardı sanki karşısında. Bu yüz O’na mı aitti? Şimdi burada, iki yabancı erkekle, ayakta zor duruyor, içinde bulunduğu anı yaşarken hiç düşünmediği gerçekler muhayyilesine hücum ediyordu. Küçük kızını düşündü. Onu bekleyen on yaşında bir kız çocuğu şimdi ne yapar, kime gider? Toz gibi tavandan aşağılara dökülen, mavi aydınlığın altında bekleyen küçük kızı, çoktan bıkmıştır bez bebeğiyle oynamaktan. Gözleri yollarda mıdır? “Yavrum”  diye içten bir yalvarışa durdu. Göğsü inip inip kalkıyor, artık ayakkabılarını çıkartmış, bir yumru gibi büzülüp kalmıştı bir köşeye. Gecenin bu saatinde genç bir kadın ne arar asansörde. Güvenlidir diye, şehrin uzağındaki bu siteye yerleşmeyi uygun görmüştü. Akşamları çalışmak zordu. Onca sarhoşun nazını çekmek. Çocuğu olmasa katlanamazdı. Bu gece o arsız herif sataşmasaydı kulüpten daha erken çıkar, saatinde evde çocuğunun yanında olurdu. Büzüldüğü yerden tekrar ayağa kalktı. Hiçbir yer yoktu gidebileceği. Şimdi bu dört duvar arasında, iki yabancı erkekle sorgulamalar yaşıyordu. Ölüm ne kadar yakındı oysa. Yirmi katlı bir binanın kim bilir kaçıncı katında mahsur kalmışlardı. Yarın olur muydu? Yavrusuna sarılır mıydı? Aniden fırladı yerinden, kapıyı yumruklamaktan küçük elleri şişmiş, artık sesi çıkmıyordu. “ Kurtarın! Ne olur kurtarın!” diye son gücüyle bağırıyordu. Bağırırken, boğazında bir şeyler yırtılıyor, vücudu titriyor, neredeyse ayakta zor duruyordu. Bu ağlamaları sonra yakarışa döndü... İnler gibi “ Allahım... Kurtar Allahım... Yavruma acı Allahım...” diye bir kedi yavrusu gibi inliyordu.

Ayna buğulanmaya durmuştu. Buğulu aynanın gerisinden, orta yaşlı adam kendini gördü:

Yüzü alabildiğine gerilmiş, kan kırmız damarlar oturmuştu göz bebeklerine. Gözlerini ara ara yumuyor, ağlayamıyor, bu girdaptan kurtulmanın mümkün olabileceği noktasında zihnini alabildiğinde yoruyordu. Ama çaresizdi. Her şeye çare olan zekâsı şimdi dumura uğramıştı. Son model telefonu işe yaramıyordu. Tüm çağrılara kapanmıştı. Aynada çarpılmış yüzünü gördü. Korku, tedirginlik, çaresizlik bir maske gibi oturmuştu tüm çehresine. Gençti, yakışıklıydı, ölüm çok uzağındaydı. Hep böyle düşünmüştü. Oysa şimdi, burada ne idüğü belirsiz genç bir kadın ve genç bir erkekle kısılıp kalmıştı. Yaşadığı anı düşünüyordu. Kadın kadar çırpınmasa da, kapıyı o da yumruklamış, kemikli elleri sızlıyordu. Hanımı, çocuklar onu beklerler. Oysa her şeyi ayarlar, hiçbir programda eksiklik olmazdı. Kadın bir türlü bırakmamıştı yakasını. Saatin ilerlediğinin farkına bile varmamışlardı. Küçük kız telefondan “ Hadi baba seni bekliyoruz;” diye her seslendiğinde. O küçük sevgilisinin öpücüklerinin arasından kendini zor sıyırarak, “ Geliyorum, tatlım...” diye cevaplar verip geçiştirmişti yavrusunu. Aynaya bu kadar uzun bakmamıştı hiç. Saçlarının şakaklarına doğru beyazladığını, gözaltlarına oturan halkaların derinliğini bu gün daha iyi görebiliyordu. Hep güçlüydü. Boynunu sıkan kravatı gevşetmiş, şişen ellerindeki alyansı yan cebine koymuştu. Yorgunluktan bazen çömeliyor, ağrıyan dizlerinin üzerinde durabildiği kadar duruyor, tekrar ayağa kalkıyordu. En olgunları olması hasebiyle soğukkanlılığını yitirmemeye çalışıyordu. Ama iç dünyasında sorgulamalarla fırtınalar esiyordu. Küçük kızın sesi çınlıyordu kulaklarında. Hanımını düşünmeden edemiyordu.“ Yarım saate evde olurum”. demişti en son. Bu kaçamaklar, ah bu kaçamaklar, bu haram saatler...” Nasıl böyle bir duruma düşütüm ben?” diye içten içe düşünüyor, sıkılı yumruklarıyla ağlamak istiyor, kızaran gözlerine zor hakim oluyordu. Burası kaç metre kareydi. Şimdi bir metre karelik alanda mahsurdu. Sahip olduğu onca evin, mülkün anlamsızlığını daha iyi anlıyordu. Sabaha kadar kimse gelmezse onlara mezar olabilirdi burası. Aynaya tekrar baktı. Gözaltlarına torbalar oturmuş, sıkılı yumruklarıyla öylece donup kalmış çaresiz bir adam vardı karşısında. Güçlüye en güçlüye yönelmekte ne kadar geç kaldığını anladı. İçten derin bir yakarış gönderdi, çaresizlerin Çaresine... Başını önüne eğdiğinde, gözyaşları yeni çıkmış sakallarını yalayıp geçiyor, artık utanmıyordu ağlamaktan. “ Allahım... Allahım....” diye derin iç çekişlerle yalvarışa durmuştu...

Ayna buğulanmaya durmuştu. Buğulu aynanın gerisinden, genç adam, kendini gördü...

Soğukkanlılığını yitirmemeye çalışsa da, korku ve tedirginlik vardı yüzünde. O nedenle yumruklamamıştı kapıyı. Çünkü çare bu değildi. Ancak birisi gelirse kurtulurlardı. Omuzları çökmüştü, içi geçmişti sanki. Çocukluk günlerinin buğulu hatıralarından bir an geldi gözlerinin önüne. Bir gün dedesi onu sabah namazına götürmüştü. Dedesinin yün beresi, beyaz sakalları vardı. Küçük sıcak bir camide ilk defa namaz kılmıştı. Yanaklarından yaşlar sızmıştı. Niye ve niçin ağladığını bilmeden öylece dalıp gitmişti, yeşil, beyaz ışıklarının loş gölgeliklerine. İçinde, ılıyan, dağılan, çözülen bir şeyler vardı. Namazdan sonra hiç unutamadığı bir hadis okumuştu hoca; Resulullah Efendimiz buyurdu ki;

“ Sizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. Akşam olunca geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler. Dağdan ( kayan) bir taş mağaranın ağzını kapadı. Aralarında: “ Sizi bu kayadan, Salih amellerinizi şefaatçi kılarak, Allah’a yapacağınız dualar kurtarabilir!” dediler.

Hadisin sonunda, üç kişi yaptıkları üç iyilik karşılığında, yaptıkları içten duaları neticesinde kurtuluşa eriyorlardı.

Bu hadis şimdiki durumlarına nasıl da uyuyordu. Genç kadın artık kendinden geçmiş gibiydi. Gözyaşları adeta yüzünü yıkamış, elleri, bedeni titriyor,duaya durmuştu kadın, belki de şimdiye kadar böylesine içten yalvarmamıştı.

Orta yaşlı adamın da ondan farkı yoktu. Adam külçe gibi yığılıp kalmıştı. Çehresi an an değişiyor, kararıyor, kızarıyor, ağır bir yükün altında kalmış gibi omuzları düşük çömeli halde dualar ediyordu. Ve ne kadar çok ağlıyordu böyle... Tövbeye, istiğfara durmuş bir hali vardı. Koca adam, çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sanki birkaç saat önce, vakarlı bir edayla asansöre binen o değildi.

Kaçabileceğini sanmıştı. Kendinden ve herkesten kaçarak bu siteye sığınmıştı genç adam. Şimdi sıkıştırılmış bir anda tüm hayatının hülasasını okuyordu sanki. Her şey üstüne üstüne gelirken o kaçmaya çalışmış ama yine kendi durağında durmuştu. İçten yakarışlar göndermek istiyordu. O sabah namazındaki çocuk gibi gözlerinden yaşlar sızsın, kendinden geçsin istiyordu. Neredeyse iki saattir  burada mahsur kalmışlardı. Duaya dursa, ellerini o da açsa çocuklar gibi ağlasa... Başka çare yoktu. Gecenin zifiri karanlığında, bir yanıp bir sönen bu ışıklar altında, onları sarıp sarmalayan bu çelik mezardan ancak yakarışlarla kurtulabilirlerdi. Genç adam herkesten ve her şeyden kaçarak gelmişti bu tenha siteye. Ama günahlardan, tövbelerden, secdelerden, sığınışlardan kaçılamadığını şimdi daha iyi anlıyordu. Nereye ve ne kadar kaçabilirdi. Nihayetinde, bu çelik mezardan çıksalar bile onları bir gün toprakla örtülü gerçek bir mezar bekliyordu.

Uyuşan ayaklarını, buz kesmiş ellerini duyumsamıyordu artık. Aynadaki bu suret ona ait değildi sanki. Cami avlusunda, saçlarından rüzgârlar geçen, soğuk şadırvanlarda abdest sonrası ayakları üşüyen o çocuğu görmek istiyordu. O da diğer kader arkadaşları gibi, yere çömeldi. Duaya durmuş, gözpınarları sel olmuş bu iki insanın nidasına artık onun da nidası karışmıştı. İçin için ağlamaya duran genç adam artık kendini ağlamanın ırmağına bırakmış, başı önünde, “ Kurtar Ya Rab! “ diye dua ediyordu...

Bu an ne kadar sürdü... Anlar vardır, seneler onun yanında hiç kalır. İşte anlam yüklü bir anın koynunda, sorgularla ve yağmurlarla buluştukları yoğun saatlerden biriydi. Duanın sırlı kanadında, gözyaşlarının ırmağında, günahlarını yıkama telaşındayken. Birden yirminci katın düğmesi yandı.

Onlar asansörden çıktıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı...

(23.Mart.2011, İstanbul)

SELVİGÜL

1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul’da bitirdi . Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı . Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi’nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu....