Menu
EMİN GÜRDAMUR İLE SÖYLEŞİ
Söyleşi • EMİN GÜRDAMUR İLE SÖYLEŞİ

EMİN GÜRDAMUR İLE SÖYLEŞİ

Üç hikâye kitabın var. Seni hikâye yazmaya başlatan “murat” ile bugünkü muradın arasında değişen ve değişmeyen unsurlar neler?

Yolun başında işin buralara varacağını gerçekten düşünmüyordum. Kaldı ki yolun başı 
dediğimiz yer genelde sisli olur. Orayı sonradan dayar döşer, ihtiyaca göre kurgularız. Ama o sisin içinde, belli belirsiz şunu ayırt edebiliyorum: Beni hikâye yazmaya iten sebepler önceleri içe dönükken zamanla daha dışa dönük bir hâl almaya başladı ki bundan fazlasıyla huzursuzum. Bir çeşit  masumiyetin yitimi diyebiliriz buna. Acı bir kaderdir bu, suretin terakkisi özü tüketerek amacına ulaşır. Yazmak da bu acı kaderden kaçamaz. Neticede yazdıklarınızın okunsun, anlaşılsın istiyorsunuz. Bu durumda samimiyet gidecek, yetkinlik gelecektir. İkisini aynı anda elde etmek için fazladan bir çaba sarf etmelisiniz. Öte yandan ilk öyküler her zaman çığlığa benzer.
“Buradayım, size bir şey söyleyeceğim, bana bakar 
mısınız?” türünden bir çığlığa. Öykünün teknik gereklilikleri, yazarın varoluş kaygısının bencil devinimi altında zedelenir. Hatalı üretim, sakat yapı, detone olmak öykücü için de muhtemel risklerdir. O çığlıkta bir saflık, bir hesapsızlık (anakronizm yapma pahasına söylemek istiyorum) bir ümmilik var. Yazmaya öyküyle başlamadım ancak ümmiliğimi öykü yazarken kaybettim. Çünkü insanı maskelerin, perdelerin, dekorların önüne çekmeye; olanca çıplaklığıyla görmeye öykü yazarken cüret ettim. Ne yalan söyleyeyim bu, başlangıçtaki muradın elimden kaçıp gitmesine sebep oldu. Örneğin şimdilerde gerçek amacımın ne olduğunu ifade edemeyecek bir şaşkınlık içindeyim. Hâlbuki ne güzel hazır cevaplar vardı bu meseleler için. O cevapların konforlu alanını bir kere terk ettiğinizde başınız belaya girmiş demektir. Bir daha geri dönmeniz zor. Bu güne kadar sorulara verdiğim bütün hazır cevaplar, kendi  ikiyüzlülüğümle yüzleşmemin dışında bir işime yaramadı. Daha o akşam başımı yastığa koyduğumda, verdiğim hazır cevapların ne kadar da su götürür şeyler olduğunu düşündüm. Peki, bütün bu meselelerin ötesinde, yazar için daimi, saklı, değişmez bir tutum var mı? Olabilir. Bir ses var, o ses değişmiyor. Bunu başka yazarlarda daha iyi müşahede ediyorum. O sesin, bizim yüzeydeki niyetlerimize tabi olmayan bir murat, kolayca ehlileştirilmeyen bir yabanilik barındırdığını da sezmiyor değilim. Kurgu, karakter, biçim, tür değişiyor ama yazının kaderine yapışıp kalan, yazarı dışta bırakan o yabanıl ısrar, örtük murat değişmiyor.

“Edebiyat ve kötülük” merkezli yazılar kaleme aldın. Kitaplaşacağını da açıkladın. 
Kötülük niçin senin düşündüğün bir tema oldu? Kötülüğü kendi poetikan içinde nasıl konumlandırıyorsun?

Edebiyat ve kötülük meselesinin, modern edebiyatı anlamanın giriş kapısı olduğu 
kanaatindeyim. Modern dönemde yazar, tuğlaları ihlal ve ifşadan müteşekkil yeni bir varoluş biçimi keşfetti. Keşfin boyutları göz kamaştırıcıdır. Yaşam âdeta mor ötesi ışına maruz bırakılmış, herkes gördüğünü bütün çıplaklığıyla sahne ışıklarının altına getirmiştir. Modern edebiyat başarısını cüretkârlığına borçludur, dersek abartmış olmayız. Ama iş burada kalmadı. Kurdun dişine kan değdi bir kere. Yazmak, şeytani bir tutku tarafından sürekli tahrik edilmektedir. İfşa, insandaki bitimsiz merak duygusunu uykusundan uyandırınca sanatçı da onun tekrar uyumasına mani olmak için arenada etten ve kandan bir şöleni, hayatı pahasına sürdüren lejyonere dönüşecektir. Kan, şehvet ve yıkım görmek isteyen kalabalıkların tezahüratı modern edebiyatı ayakta tutar. Böylece modern dönemin etiği, kurmacanın da ahlakını biçimlendirmiştir. Edebiyat ve kötülüğün flörtünde sadece cinayet, “güzel sanatların bir dalı olarak” kalmaz. Bütün taşkınlıklar, kötülükler yazılmak için sırada bekler. Söz gelimi Baudelaire, karanlığı deşifre etmek için onunla yatağa girer, şeytana dua şiirleri yazar. Zaten buna şeytani yaratım da diyebiliriz. Sanatçı, kaybederek kazanmayı keşfetmiştir. Buna ille bir milat bulmamız gerekiyorsa Shakespeare’in Macbeth’ine kadar gidebiliriz. Orada cadıların hep bir ağızdan, “İyi kötüdür, kötü iyidir” demesiyle başlayan süreç, sonraki yüzyıllarda fahişeyi azizeyle, çirkinliği kutsallıkla, yalanı dürüstlükle hizalayacaktır. Bu sürecin menfi ya da müspet yanlarını konuşmuyorum. Ama içinde yüzdüğüm nehrin hangi dağlardan kopup geldiğini bilmem gerekiyor. Ben elbette kendi kulaçlarımdan mesulüm fakat suyun debisi, derinliği, sığlığı benim yüzüşümü etkiliyor. Kötülük meselesinin benim yazı maceramda nasıl bir anlam alanına karşılık geldiği meselesine gelirsek kısaca şunu söyleyebilirim. Hepimiz doğar doğmaz bazı değerlerle, görgülerle kundaklanıp sınırlandırılırız. Dünyada yaşamanın başka bir yolu yok gibidir. Yine de biliriz ki sınırlar, çizgiler bizi koruduğu kadar esir de eder. İnsana çıplak ellerle dokunmaya yeltenen her yazarın eninde sonunda kötülüğün edebî poetikasıyla zihnini meşgul etmesi gerektiği kanaatindeyim. İnsanı anlatıp kötülüğü sanatın dışında tutamayız. Çünkü kötülüğün kaynağı biziz. Çizgiyi aşmamız ama incitmememiz gerekiyor. Tabii bunu söylemek kolay. Yazarken soğuk terler döktüğüm yerler hep buralar oluyor.

Olaysız ve karaktersiz hikâyeler yazmıyorsun sonuçta yazdıkların “lirik savrulmalar” 
değil ama metinlerini olaylardan ve karakterlerden ziyade dil ve üslupla inşa ediyorsun. Bu dengeyi nasıl yakalıyor ve koruyorsun? 

Başlarda bunun için fazladan bir çaba harcadığımı itiraf etmeliyim. Nihayetinde öykü türünde 
yazıyoruz ve bu türün kendine mahsus kuralları, sınırları, yol işaretleri var. O sınırları aşmamak gerekiyor, aşarsak metnin içeriğinden önce kendisi tartışmaya açılır. Dili ve üslubu, kurgunun bir parçası hatta omurgası olarak inşa etmek, yolda edindiğim bir alışkanlık. Dergilerde yayımlandığı hâlde kitaplarıma almamayı tercih ettiğim kimi ilk öykülerim bu alışkanlığın kurbanı oldu sanırım. Buna alışkanlık mı demeli onu da bilmiyorum. Okumaktan keyif aldığım metinler zamanla yazmaktan keyif aldığım metinlere dönüştü. Hayli zamandır bu denge için fazladan bir çaba sarf etmiyorum. Çünkü öykü, zihnimde aşağı yukarı o şekilde beliriyor. Şunu söylemek isterim. Dil, kullanarak aşındırdığımız, körleştiğimiz mucizelerden biri. Yaşamın özünü dille kavrarız. Dille görür, dille duyar ve dille anlarız. Dille meşguliyetimiz, mesaimiz arttıkça onun sayesinde erişemeyeceğimiz anlam katmanı kalmıyor önümüzde. Bilinç düzeyine çıkan her düşünce her kurgu, sadece doğarken dilden beslenmiyor, yaşamı boyunca dille ilişkisini, alışverişini sürdürüyor. Dil ve üslup konusunda özenli bir yol tutturmuş olmamın bir sebebi de bu olsa gerek. Hem şu da var. Gözlerimizi fanilik bahçesinde açtık ama dallarımız sonsuzluğa sarkıyor. Bir eserdeki şiirsellik, o eserdeki sonsuzluğa sarkışın göstergesi aynı zamanda. 

“Makas Payı”nda bir terzi ile bir yazarın hesaplaşması, daha doğrusu terzinin yazarı 
sıygaya çekmesini hikâyeleştiriyorsun. Bu açıdan “poetik bir hikâye” olarak okuyabiliriz “Makas Payı”nı. Bu kurguda kendi payına ne düşüyor?

Bu soruya Haldun Taner’in “Ayışığında Çalışkur” adlı enfes öyküsünden hareketle cevap 
verirsem, hem niyetimi daha sarih anlatmış hem de bir kendi öykümü deşifre ederek zayıflatmaktan kaçınmış olurum. Yazarlar her zaman eleştirilir ki bu çok doğaldır. Çünkü eleştiri, sanatın mütemmim cüzüdür. Bazen bu eleştiriler insaf ve izan sınırını zorlar, kişiselleşir. Mesela Attila İlhan, Haldun Taner’in öykülerini imgesiz, dil orijinalliğinden ve estetik özden yoksun bularak hafife alırdı. Nurullah Ataç ise öykülerinde eski kelimeler kullandığı için onu “Arapça sözlere düşkünlükle” suçlardı. Ama Haldun Taner ne herhangi biriyle kayıkçı kavgasına tutuştu ne de açıklama yaparak polemiklere yeltendi. Sükûnetle işini sürdürmeye devam etti. Kendisine yöneltilen eleştirilere serinkanlılıkla öykülerinin içinden cevaplar verdi. “Ayışığında Çalışkur” bu anlamda hem Türk öykücülüğünün en çarpıcı deneysel numunelerinden birini hem de Taner’in pek çok eleştiriye cevabını barındırır. Öykünün sonunda, kurgunun parçası olarak öyküye gelen eleştiri mektupları yer alır. İnsanların bazıları öykünün üslubunu bazılarıysa içeriğini beğenmez. Kimileri gerçekliği ve mantıksal örgüyü tartışmaya açar. Yazar insan sevmemekle, teşhircilikle suçlanır. İyiyi değil de kötüyü yazdığı için kınanır. Maddi hataları bulunur. Hatta tehdit edilir. Sonuç olarak öykü, gelen mektuplar doğrultusunda yeniden yazılır ve ortaya tam da yazarın istediği gibi berbat bir metin çıkar. Herkesin farklı gerekçeleri olabilir ama benim gözümde Haldun Taner’i sanatçı mevkiine oturtan tavır budur. “Makas Payı” öyküm Taner’in tavrından farklı olarak bir yazarın kendi imgeleri tarafından köşeye sıkıştırılmasını konu alıyor. Birtakım dışsal eleştirilere de cevap veriliyor fakat yazarı alt üst eden eleştiriler kendi zihninden sökün ediyor. Bu kurgudan benim payıma düşen, cümleleri birbiri ardına ekleyerek bir eser inşa etmeye çalışan herkesin payına düşenle aynı olsa gerek. 

“Hesap Günü”nün 20 sayfalık tek bir cümleden oluşmasının arka planında ne var? 
Niçin bildik cümle yapısının dışına çıkmak zorunda hissettin kendini? 

Öykü boyunca anlatıcının zihninde beliren kaosu metne aksettirmek için cümlelerin de 
birbirinin ayağına basması gerekiyordu. Bazen dilin, kurgunun yüküne sırt vermesi, en azından onunla aynı ritmi taşıması icap eder. Dingin bir denizi coşkuyla anlatamayız, gürültülü bir ırmağı sakince anlatamayacağımız gibi. “Hesap Günü” kendi küçük dünyasında pek çok nedenle ayakları birbirine dolaşan, sendeleyen, düşen, kaybeden bir insanın hesapsız, ölçüsüz, akıl ötesi söylenişinden oluşuyor. Bu söylenmenin noktayı, virgülü, ünlemi ayaklarının altına alması gerekir. Tabii bu, herhangi bir öyküden daha zahmetli bir işçiliği, mühendisliği karşıma çıkardı, bu da bir gerçek. Noktalama işaretlerinin olmadığı bir öykü yazmak, trafik işaret ve lambalarının olmadığı bir kavşakta trafiğin akmasını sağlamaya benziyor. Evet, bu çok tehlikeli. Öyküde neden yoğun imge kullandığımı açıklarken en güzel çiçekler uçurum kenarlarında, demiştim. Şimdi ona benzer şekilde şöyle diyebilirim. En güzel çiçekler bazen kavşakta o trafik keşmekeşinin içinde olur ve tehlikeyi göze alamadan ona erişemezsiniz. Kaldı ki yazmak, kurmak, sözler saçmak, insanların muhayyilesine tohumlar ekmek zaten oldukça tehlikeli, değil mi?

“Yasak Ağacın Altında”, “Allah’ın cezası bir köy.” cümlesi ile başlıyor. Tezek 
yığınları, asalak köpekler… Herkesin köye gitmeyi hayal ettiği (elbette çok azının gittiği) bir zamanda “köy güzellemesi” yaparak alkış alabilirdin. Niçin o alkışa talip olmadın mesela?

Gerçekten güzel olanın güzellemeye ihtiyacı yok bence. Köy güzellemesini modern Türk 
edebiyatına kentli aydınlar soktu. Bunu gerçekten çok düşündüm. Sanırım karşılaştığı Batılı metinlerde toprağın, halkın ve yerliliğin el üstünde tutulduğunu gören kentli yazar, dönüp kendi taşrasıyla barışmak istediğinde önce yeni bir taşra miti icat etmek ihtiyacı duydu. Toz toprak içinde, ter içinde, çamur içinde bir köylüye sarılmak kolay değil. Ben köyde doğdum, uzun yıllar köyde yaşadım. Tabiatın el değmemişliğini yücelten, her fırsatta soba edebiyatı yapan insanların bir kışlık sefalete bile tahammül edemeyeceğini düşünürüm hep. Yine de köy güzel, soba güzel, toprak yol güzel filan! Mesele kentli aydının bir yandan küçümsediği bir yandan sevmek istediği taşrayla nevrotik barışma çabası olmaktan çıktı, bütün memleket sathında el birliğiyle güzellemesi yapılan hayali bir sevgiliye dönüştü. Canım köy, güzel köy. Köyün güzel yanları yok mu? Elbette var. Ama bunun bir bilinçaltı avcılığına dönüştürülmesi hoş değil. Son olarak, neden mi alkışa talip olmadım? Dürüst olalım, insan yazıyor ve yayımlıyorsa eninde sonunda alkışa taliptir. Belki ben alkışa talip olmamakla elde edilecek öbür takdire talip oldum, kim bilir.


Daha uzun metinlere novellalara veya romanlara yönelmeyi düşünüyor musun? Yoksa bu senin için bir “zuhurat” meselesi mi?


Malumun, dergiler yazdığımız metinleri görünmez çitlerle terbiye eder. Öyküleri genelde 
dergilerde yayımladıktan sonra kitaplaştırırız. İlk iki öykü kitabım bu şekilde oluştu. Fakat daha o zamanlar, özellikle bazı öykülerim özelinde düşündüğüm bir şey vardı: Acaba dergide yayımlamak niyeti taşımasam bu öyküyü daha mı uzun yazardım? Kahramanı daha mı belirginleştirirdim? Yasak Ağacın Altında kitabımda yer alan öyküler bütünüyle muhayyilemi özgür bıraktığım, dergilerin hayali sınırlarıyla terbiye etmediğim öykülerden oluşuyor. Bu açıdan benim için de yeni bir deneyim. Peki, bu özgürlük merakından bir roman çıkar mı? 

Sanmıyorum. Ama bir novella için şimdiden içimde gizli bir balçığın pişmeye başladığını 
söyleyebilirim. Sonuç olarak dediğin gibi bu biraz zuhurat meselesi biraz da kendi dilini, tarzını, imkân ve kabiliyetini bilmek, tanımak meselesi. Bu yüzden şimdilik öykünün dünyasından çıkmamayı düşünüyorum. 

SUAVİ

1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır’dan Alzhaymır’a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut.

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları