Menu
ZAMAN MAKİNASI
Öykü • ZAMAN MAKİNASI

ZAMAN MAKİNASI

Rüya yahut hayal. Fazlası olamazdı. Hatta rüyaların bile bir yaşanmışlık değeri olduğu varsayılırsa bu, gerçeklikten bir kırmızı şeritle ayrılmış sanrıların, yanılgıların eseri olmalıydı. Zaten böyle bir olay şu koskoca dünyada kimsenin başına gelmeyecek de kendisi gibi yalnızlığının gölgesine sığınıp kepazeliklerini bununla örtmeye çalışan bir aylağın başına gelecekti öyle mi? O halde hayalleri bile fazla ileri gitmişti. Şimdi eve dönüp kendisine izlettikleri bu ödüllük senaryoyu yüzlerine vurması şart olmuş gibiydi.

Fakat tasarladığı gibi gitmedi hiçbir şey. Eve vardığında o kulaklık ve kumandası masanın üzerinde duruyor, adeta alay edercesine kendisine bakarken yaşadıklarının ne hayal ne de rüya olduğunu sinsice kulaklarına fısıldıyordu. Bu tehdide karşılık bükemediği bileği öpme yolunu seçti: sözlerini olabildiğince etkileyici kılmaya çalışarak, bunu sağlamak için de boğazını ağrıtacak derecede kalın ve gür bir ses kullanarak konuştu; “Kıymetli hayallerimin bir gün gerçeğe dönüşeceğini biliyordum! Sonunda yalnızlığın kapısını araladım, hem de uzaya doğru!”

Etrafında başka kimsenin olmadığını hatırlaması üzerine bir kez daha sustu, yüzündeki gülümsemeyi kaldırdı ve bir çözümsüz bilmeceyi evinin ortasına atıp giden uzaylı kardeşlerine için için kızmaya başladı. Zaten o hilkat garibelerine nasıl hitap edeceğini de bilmediğinden şaşkınlığının kilitlediği ağzını hiç açamamıştı. Şimdi de iç sesiyle kendi kendini kemiriyordu ancak esas meselenin yanında tüm bunların büyüklü küçüklü teferruatlar olduğunu da biliyordu.

Aslında dışarıdan bakınca olay pek basit duruyordu; her şey uzaylılarla-tanışan-seçilmiş- bir-adamın-evine-bırakılan-zaman-makinesi-ile-dünyayı-kurtarması-gerektiğinden ibaretti.  Tüm klişeler, alışılmış nesneler birbiri ardınca sıralanmış, bu ilkel hikâyeyi tamamlamasını bekliyorlardı kendisinden. Sanki sıradaki hamlesi de önceden belirlenmiş, bir satranç tahtasının altmış dört karesine mahkûm edilmişti. Yine de işin ilginç tarafı, hissediyordu ki bunların hiçbiri değildi mühim olan, bir açık uçlu soruydu emek harcanmadan yazılmış bu senaryoda kaybolan. Hoş, eğer bunun üzerinde düşünecek kadar azmi olsaydı şu sefil ve yalnız yaşantısını sürdürür müydü sanki? Belki de zekiydi, evet, hatta buna gerçekten de inanıyordu fakat diğer yandan emindi ki zekasını kullanma girişimleri ömrü hayatınca bir elinin parmaklarını geçmeyecek sayıdaydı. “Abarttığımı itiraf etmeliyim. Bendeki ışığı gören gözler bir daha o parlaklığa bakarlarsa gözlerini kaybedeceklerini düşünüyor ve geri çekiliyor olmalılar. Meşru müdafaa hakkını onlara tanımazsam dünyanın en bencil insanı olur çıkarım.”

İstemsizce konuşan dilini ve ses tellerini hayretle izledi. Düşüncelerinin bir yan etkisi olan bu refleksini de şimdilik göz ardı etti. Önündeki kulaklık ve kumandasına küçümser bir bakış attı öncelikle, şu hurdalığın kendini asla bir uzay aracı veya bir Tardis’le karşılaştırmaması için şöyle etkileyici bir çift de söz söylemek istedi ancak sonra bundan da vazgeçtiğine karar verdi hatta bunu hiç düşünmemiş olmayı yeğledi. Hızla evden çıkarken bu utancı gerisinde bırakacağını umuyordu.

 * * *

Evden çıkınca gidebileceği bir yer varmış gibi bir de kapıyı çarparak etrafındaki hangi yaşam formuna tavır aldığını kendisi de bilmiyordu. Sanki eninde sonunda caddeye varıp trafik lambasının önce kırmızıya, sonra yeşile, sonra tekrar kırmızıya, sonra tekrar yeşile dönmesini beklemeyecekti. Boş bir zihinle boş yere dikilerek boş boş etrafına bakınma etkinliğini uzaylı kardeşlerinin de görmüş olmasını dilerdi şimdi; şu manzarayı izledikten sonra dünyayı kurtaracak zeki ve kaslı bir adam arayışı içine girmeleri işten bile olmazdı. 

Çevresindeki sert bakışların üzerine doğru yöneldiğini anlaması uzun sürmedi, hoş, haksız da sayılmazlardı. Biraz ilerleyip adımını yola doğru attı ancak aksilik de bu ya, dakikalardır seyrettiği trafik ışığının kırmızıya döndüğünü fark edememişti. Önceliğin kendisinde olduğunu büyük bir hırsla göstermek için önünden aceleyle geçen araba, bu kuvvetiyle rüzgârı da kırınca zaten her bir teli bağımsızlığını ilan etmiş saçları, bu esintiyle biraz daha dağıldı.  Gerisingeri az önce durduğu yere sürüklendi; “Al senin olsun tüm yollar. Eninde sonunda canına kastettiğin insanın kim olduğunu öğreneceksin ve beni bulmak için pişmanlığını koluna takıp çöllere revan olacaksın. Üzücü bir hikâye seninkisi de.”

Yolun karşısına baktı tekrar, trafik ışığını seyretmeye devam etmekte karar kıldı. Fakat gözleri, bundan evvel karşıda bekleyen iki kişiye kaydı; bir kadın bir de erkek, aralarındaki hararetli tartışmayla seslerini Orta Asya’dan Balkanlara kadar duyuruyorlardı. Başını çevirip görmezlikten geldi, zaten bin bir çeşit düşünceyle karışmış hafızasına bir yeni hikâyeyi daha eklerse bunun, eski bilgilerinin üzerine yazılacağını düşüyor; eninde sonunda bir bunak olup çıkacağını zannediyordu bu genç yaşında. Fakat bir saniye geçmeden şiddetli bir çığlık kulaklarına çarpınca şaşkınlığı, aksini yapmasına müsaade vermeyerek gözlerini tekrar o ikisinin olduğu yere zorla sürükledi. Gördüğü manzara karşısında ikinci kez hayrete düşünce bu defa ayakları da kendisini dinlemeden karşıya doğru koşmaya başladı. Gözlerinin çevresi simsiyah bir perdeyle kapanmış, yalnızca önündeki manzaraya şahitlik ediyor, başka hiçbir varlığın önceliğine fırsat tanımıyordu. Tam yolun ortasında beyninin yine ani bir sarsıntı geçirdiğini hissetti, olduğu yere mıhlandı kaldı. Buradaki meydanda birazdan neler olacağını az çok tahmin ediyordu; polisler, kalabalıklar, kameralar, spikerler, trafikler... Karşıya varmasının, gördüklerini doğrulamak dışında hiçbir yararı da olmayacaktı. Şu hâlde bu koşuşu anlamsız, doldurma bir eylemden başka ne sayılırdı!

Böylece gözlerinin etrafındaki siyah perdeyi yırttı. Hemen sağında bir arabanın durmakta olduğunu da yeni fark edebildi fakat bu idraki, şoförün kornaya basmasını engelleyemedi. Kulaklarını patlatacak kuvvetteki bu sesin şiddetini gerisinde bırakarak tam tersi yöne, evine doğru hızla koştu.

* * *

Yapılacak şey basitti: sadece kulaklığı aşina olduğu gibi kulaklarının üzerine yerleştirmek ve kumandanın üzerinde kaç tane tuş varsa hepsine aynı anda basmak. Korkunun heyecana, heyecanın vicdana, vicdanın endişeye karıştığı adeta bir kimyasal tepkime yaşanan vücudunda yönetebildiği tek azası olan ellerini kullanarak yapılması gerekeni gerçekleştirdi.

* * *

Bir uykudan uyanır gibi açtı gözlerini. Saniyenin onda biri kadar bir süre geçtikten sonra kulakları da etrafını işitmeye başladı. Çok geçmeden trafik ışıklarını beklediği kaldırımda olduğunu anladı. Biraz önce olanları, biraz önce olduğu netliğiyle hatırlıyordu. Buna sevindi çünkü hedeflediği şeyi yapabilirdi. Hemen karşı kaldırımdaki trafik lambasının çevresini taradı gözleri. Çok geçmeden aynı ikiliyi tartışırlarken buldu fakat istediği kadar erken gelememiş olmalıydı ki tartışma hızla alevleniyor, sesler, herkesin dikkatini çekecek kadar yükseliyordu.

Yine de yetişebileceğini düşünürken zaten karşıya doğru istemsizce koşuyordu. Fakat bir kez daha tam yolun ortasındayken hiç beklemediği bir şey oldu; hızla önünden geçerken kornasını da bağırtabildiği kadar bağırtan bir kamyona çarpmaktan kıl payı kurtuldu ve o sesi de korna çığlıklarının arasında yine de duydu. Nitekim kamyon gittiğinde karşısındaki manzara bunu vahşice kanıtlıyordu.

* * *

Yapılacak şey basitti: sadece kulaklığı aşina olduğu gibi kulaklarının üzerine yerleştirmek ve kumandanın üzerinde kaç tane tuş varsa hepsine aynı anda basmak. Zaten bunu bilmiyor olsaydı da zihninden bağımsızca hareket eden elleri bir şekilde bunu yapıyor olacaktı.

* * *

Gözlerini açtıktan saniyenin onda biri kadar bir süre geçtikten sonra kulaklarının da duymasıyla karşıya doğru koşması bir oldu. Bu defa hiçbir aksilik olmamalıydı, koşabilir, yetişebilir, sonunu izlemekten veya dinlemekten kendini, herkesi kurtarabilirdi. Şansına birkaç saniye içinde yetişmişti de. İkilinin tartışması hâlâ devam ediyor, biraz önce iki kez şahit olduğu sona hızla ilerliyordu. Tüm cesaretini toplayarak adama doğru okkalı bir yumruk savurdu. Ardından kadına dönüp bağırdı; “Kaç!”. Fakat kadın, bir açıklama bekler gibi olduğu yerde duruyor, gözleriyle neden bunu yapması gerektiğini soruyordu. Bir kez daha kaçmasını söylemek için ağzını açtı ancak elmacık kemiklerinden başlayarak tüm yüzünü sızlatan derin bir ağrıyla yüzünün sağ yarısının sol yarısına karışmasını engelleyemedi, gözleri hiçbir şey göremeden yere devrildi. Ardından o sesi işitmesi için hiç de uzun bir süre geçmedi.

* * *

Yapılacak şey basitti: sadece kulaklığı aşina olduğu gibi kulaklarının üzerine yerleştirmek... Bunu kaçıncı kez gerçekleştiriyordu? Beş? On? Bir videoyu başa sarıp tekrar tekrar izler gibi zamanla oynama hakkını ona kimin verdiğini düşünüyordu? Ellerinin şiddetle titrediğini yeni fark edebildi. Kalbinin saniyede kaç kez çırpındığını tahmin bile edemiyordu. Stresin bir zehir gibi tüm vücudunu sarıp sarmalamasını sanki büyük bir istekle kabul ediyordu.

Nihayet kumanda, şiddetle titreyen ellerinde sabit duramadı ve yere düştü, şekilsiz iki parçaya bölündü. Kumandayla birlikte aklı da yere düştü, sert zemine şiddetle çarptı. Bu depremle aklında bir fikre daha yer açıldı.

Yere eğilerek kumandanın iki parçasını bir araya getirdi, aklını da ruhunun elleriyle birleştirdi. Bir yandan da kumandada basabildiği kadar tuşa basıyordu, yine bu sırada aklı, bu yeni fikrin elinden tutuyor, zamanın mizacının bu fikirde gizli olduğunu biliyordu.

* * *

Kaç yıl öncesiydi? Bilmiyordu. Açıkçası o ikilinin kaç yaşlarında olduğunu da bilmiyordu. Bilmesi de sanıyordu ki gerekmiyordu. İstediği yere varması şimdilik ona yetiyordu. Sanki zaman, müthiş bir sessizlik ve sakinlik içinde akıyordu. Adımlarının sesini dahi duymuyor, yalnızca karşısındaki kapıya varmayı arzuluyordu. Ulaşınca parmaklarıyla üç kez kapıya vurdu, yalnızca bu üç tıkırtı kulaklarına vurdu. Açılan kapının ardında bir kadın ve bir erkek belirmiş, bu yabancıyı garipseyen bakışlarla süzüyorlardı. Ağzını açtı, konuşmaya başladı ancak şu birkaç söz dışında ne söylediğini kendisi de hiçbir zaman hatırlayamadı: “Oğlunuz... eğitin... O’nu anlatın... korku... huzur... adalet...zihniyet...”

* * *

Bir uykudan uyanır gibi açtı gözlerini. Saniyenin onda biri kadar bir süre geçtikten sonra kulakları da etrafını işitmeye başladı. Çok geçmeden trafik ışıklarını beklediği kaldırımda olduğunu anladı. Karşıya doğru tereddütle çevirdi gözlerini. Fakat birbirine kenetlenmiş iki el görünce tüm tereddüdü suya yazılan bir yazı gibi silindi. 

Sözlerini olabildiğince etkileyici kılmaya çalışarak, bunu sağlamak için de boğazını ağrıtacak derecede kalın ve gür bir ses kullanarak konuştu; “Biliyordum! Dünyayı kurtaracak yegâne zekâ ve ferasete sahip tek insan olduğumu kabul etmeyenlere bir uyarı...” Gülümseyerek kelimeleri israf etmekten vazgeçti. Eve dönmek üzere ters istikâmete doğru yola koyuldu. Ne var ki geri dönünce masada kulaklık ve kumandasını bir daha göremeyecekti.

Kevser

20 Temmuz 2000, Pendik, İstanbul doğumlu. Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde 3. sınıf öğrencisi. Öyküleri Aşkar dergisinde yayınlanıyor ve 2017 yılında Sivas'ta düzenlenen Türkiye geneli öykü yarışmasında birinci oldu.

Diğer Yazıları