Menu
TEREYAĞINDAN KIL ÇEKER GİBİ
Öykü • TEREYAĞINDAN KIL ÇEKER GİBİ

TEREYAĞINDAN KIL ÇEKER GİBİ

Tam karşımda oturuyor, gözleri dudaklarımda, kulakları bir tilkininki kadar hassas, olanca dikkatiyle bana yoğunlaşmış bakıyor. Sadece o değil konuşmamı bekleyen. Tüm salon, nefesini tutmuş, adeta ağzımdan çıkacakların bir kelimesini bile kaçırmama telaşında ya da ben bugün çok gerginim, bilemiyorum.

Ne söyleyeceğim hakkında en ufak bir fikrim dahi yok. Baştan beri şoktayım. Vukuatın işlendiği gece onu karşımda gördüğümde ve olayı öğrendiğim ilk saniyelerde şok üstüne şok yaşadım. ‘Pişman mısın?’ Memurların arasında polis otosuna götürülürken acemi muhabirlerce zanlıya yöneltilen o çok saçma bulduğum soruya adeta kurtarıcım gibi sarılıyorum. Haykırıyorum. ‘Evet, pişmanım, hem de binlerce kez!’ İçimdeki çığlıkları duysalar, salondakilerin yürekleri parçalanacaktır, eminim. Fakat son pişmanlık fayda etmiyor maalesef.

Psikologlar hastalarına ‘Hayır’ demeyi öğretiyorlarmış ilkin, o basamağı geçtikten sonra işler daha kolay yoluna giriyormuş. Çok geç kalmış sayılır mıyım acaba, ‘Hayır’ları biriktirmek için heybemde? Lakin yaşama sevinci denilen o harikulade duyguyu iliklerine kadar hissetmek, insanlara faydalı olmaktan, onları sıkıntılarından kurtarmaktan geçmiyor mu? Yaşlı bir insan mutlu olsun, başını yastığa huzurlu koysun istedim, şimdi bir buçuk aydır ben uyuyamıyorum, delirmek üzereyim.

İki yıl oldu İstanbul’a tayin olalı. Nişanı da uzatıyoruz ha bire, düğünü yapıp rahatlayamadım bir türlü. Yemek yapması neyse de bulaşıklar dağ gibi oluyor iki günde, bir tane temiz bardak bile kalmıyor ortalıkta. Bulaşık makinesi de almadım tek olunca. Bu yüzden evde yemek yapmayı bıraktım çoktandır. İlk zamanlar her gün dışarıda yemek tuhaf gelmişti biraz. Ev yemeğinin tadı bir başka oluyor ne de olsa, hele hamarat birinin eli değmişse. Her ortama zamanla alışıyor insan, lokanta yemeğine de. Yolumun üzerindeki, isminde geleneksel ile yabancı hayranlığını kucaklaştıran -çok komik durmuş lakin- Bolkepçe Restoran’da yemeye başladım. Burası temiz sayılır. Garsonların ortalıkta olmadığı bir gün, limon sormak bahanesiyle, çaktırmadan mutfağını teftiş etmişliğim de var. Giderek mekânı kanıksamaya, hatta benimsemeye bile başladım. Sahipleri de dostlarım oldu, beni ipe götürecek olan dostlarım.

Bir akşam keyifle yemeğimi yerken, Abi, diyerek teklifsizce geldi oturdu masama Selim, müsaitsen sana bir şey soracağım, dedi ve cevabımı beklemeden başladı anlatmaya. Babasının beş yüz metre ilerde bir dükkânı daha varmış, kiraya vermiş birine. O da lokanta işletecekmiş. Bir şart koşmuş babası: Lokanta içkisiz olacak. Öyle anlaşmışlar lakin sözleşme falan yapmamışlar, sözde kalmış yani her şey. Fakat kirayı hiç aksatmamış adam, düzenli olarak bankada açılan hesaba yatırıyormuş. Bir gün önünden geçerken babası, bir değişiklik fark etmiş vitrininde, sonra dikkatlice baktığında lokantanın içkili bir mekâna dönüştürüldüğünü görmüş. Girmiş içeriye sinirli, konuşmuş kiracısıyla. Kavillerinin böyle olmadığından bahsetmiş. Adam pişkin, böyle bir anlaşma yaptıklarını hatırlamadığını söylemiş ve varsa elinde bir belge, göstermesini istemiş. Kan beynine hücum etmiş babasının; boşa giden bir yumruk sallamış, ikincide çalışanlar tutmuşlar kollarından, kapının önüne koyuvermişler. Yaşına hürmeten dokunmuyoruz babalık, deyip iteklemişler, fakat kızdırırsan günah bizden gider ha, diyerek hafif yollu tehdit etmeyi de ihmal etmemişler. Şimdi kara kara düşünüyormuş yaşlı adam; bunların günahı bana da yazılır, ne yapıp edip sakilik yapanları çıkartmam lazım dükkânımdan, deyip duruyormuş.

Bana bir akıl ver Hâkim Bey, diyerek büktü boynunu. Ne yapayım, katil mi olayım bir dükkân için? Kafamda bir şimşek çaktı birden, ‘katil’ kelimesi bir çağrışım yaptı beynimde. Neden olmasın, dedim kendi kendime. Yok, yok, diye cevap verdim, katil olmana gerek yok. Bir film çevireceğiz seninle, rol kabiliyetini konuşturacaksın, o kadar. Tereyağından kıl çeker gibi halledeceğiz bu meseleyi. O kadar sevinmişti ki yapacaklarını dinlerken ağzı kulaklarındaydı.

Dilimi eşek arıları soksaydı da söylemeseydim, çare diye anlatmasaydım böylesi tehlikeli bir senaryoyu. Masum bir oyun gibi gelmişti bana, kimseye bir zarar dokunmayacaktı. Çok kolay halledecektik, evet, tereyağından kıl çeker gibi. Oysa şimdi karşımda işte, sanık sandalyesinde…

Bir buçuk aydır hapiste yatıyor, bu ilk duruşması. Gözlerindeki manalı bakışlar korkutuyor beni. Bak adını karıştırmadım ifademde, beni nasıl bir tuzağın içine çektiğini anlatmadım daha. Ama bu, ağzımı ebedi kapalı tutacağım anlamına gelmez, aklını başına al, hükmünü öyle ver Hâkim Bey. Gözlerinde, kayan yazılar beliriyordu sanki. Beni esir ediyordu delici bakışları.

Lokantada konuştuğumuzun üçüncü akşamı, Selim’i, geç saatlerde, gece yarısına az bir zaman kala getirdiler. Perişan bir haldeydi. Gözlerimin içine, çok şey söylemek isteyip de konuşamayanların kıvranışıyla bakıyordu.

“Israrla sizinle görüşmek istediğini söylüyor Hâkim Bey, tanıdığınızmış.”

Onu görür görmez içimde bir yere bir bıçak saplandı, kalp atışlarım kontrolünü kaybetti, deli dalgaların insafında pişmanlık okyanusunun engin karanlığına itildim. Elleri kelepçeliydi, absürt gelmişti bu durum bana, normalde takılmaması gerekirdi ama asıl tuhafıma giden şey gözlerinde gördüğüm dehşetli korkuydu. Delirmiş gibi bakıyordu. Ona verdiğim güvenceye rağmen böylesine kendini kaybetmesi korkutmuştu beni de.

“Konuşacak bir şey yok.” Dedim getiren personele. “Rutin işlemlerini yapın, evrakları hazırlayın; imza için bekliyorum.”

“Fakat Hâkim Bey, özel konuşabilir miyiz, anlatacaklarım var?”

Odadan çıkmak istemiyordu, kendisini muhatap almadan tekrar görevliye döndüm:

“Sen dediğimi yap, kimseye özel muamele yok, biliyorsun.”

Odamda yalnız kalınca, ellerimin arasına alıp başımı, düşünmeye başladım. Bir anlam veremedim olanlara, detaylarda gizlenen bir şeyler vardı ama neydi? İlk günden itibaren yaşananları hatırlamaya çalıştım, gözümden kaçan bir ayrıntı yakalayabilir miyim diye didindim durdum.

Dayanamamıştım anlattıklarına Selim’in. Babasının üzüntüsüne bir son vermek istedim, tane tane anlattım planımı o akşam lokantada, yemeğin tadını çıkaramadım.

“Üç gün sonra nöbetçi hâkim benim, bir silah temin et, tüm müşterilerin gittiğinden emin olduğun geç saatlerde gidip lokantasına ya da her ne işletiyorsa işte o mekâna, korkut gözünü, dikkat et, olaya dışarıdan şahit getirme, gerisini bana bırak.”

Nasılsa önüme gelecekti evrakları, inkâr edecekti olanları, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakacaktım. Bir iki mahkemeden sonra silahlı tehdit ispatlanamayacak, beraat edecekti. Bu kadar korkmasına bir mana veremedim. Özel konuşmamız dikkati çekerdi; tarafsızlığıma, en azından tarafsız görüntüme gölge düşüremezdim.

Selim’in evraklarını getirdiklerinde adeta havada kaptım, soluksuzca yuttum tüm satırları. Savcının mütalaasını okurken gözlerime inanamadım. Taammüden cinayetten bahsediyordu. Olay yeri inceleme raporunda cinayet delilleri sıralanıyordu: Silah ve masalardan birinin altında bulunan boş kovan… Neler oluyordu böyle? Zile bastım, gelen personelden hemen Selim’i getirmesini istedim. Bir an önce onunla konuşmam, olan biteni anlamam gerekiyordu.

Selim gelince bir göz işaretiyle onu getiren memuru dışarı çıkarttım, kapıyı kapattırdım. Yalnız kalmıştık. Ben bir an önce anlatmaya başlaması için sabırsızlanırken o sanki önceki gelişinin intikamını alır gibiydi. Gözlerinde, nasılmış, işin vahametini öğrenince tutuştu paçaların değil mi ifadesi… Yahut ben öyle vehmettim, bilemiyorum. Zira anlatmaya başladığında telaş ve korku sesini titretiyordu.

“Nasıl oldu anlamadım Hâkim Bey? Ben silahı adama doğrultmuş tehdit ederken arkamdan kapının açıldığını duydum, dönmek için tam hamle ediyordum ki heyecandan parmağım tetiğe dokundu, nişan bile almamıştım, tam kalbine isabet etmiş kurşun. İnan isteyerek olmadı.”

İçim çekiliyor. Sonsuza dek böyle susarak oturamam ya. Konuşmam, bir şeyler söyleyip davanın seyrini değiştirmem lazım, biliyorum. Fakat kilitlendi dudaklarım, tek kelime edemiyorum.

Önümde bana bakan onlarca çift göz…

Susuyorum.

Diğer Yazıları