Menu
MECNUN MU ÇARPTI
Öykü • MECNUN MU ÇARPTI

MECNUN MU ÇARPTI

Adamın mezarını bu tepeye, yolların kesiştiği noktaya yapmışlar.

Patikalar, kenger dikenlerinin ve kevenlerin aralarında kıvrılıyor. Az önce bir kar yağmış. İnce, tül görünümlü bir kar tabakası dağların yalnızlığında ve sağını-solunu hırçın darbelerle kemiren bir kasım poyrazının ortasında uzanıyor. Dağ köylerinin insanları yılkıda hayvanlarını arıyor. Cesametli ve sonsuz kış zamanlarının indiği ve katmerleştiği arzın bu alanlarında eve ve evcilliğe dair hiçbir varlık dışarıda, karın içinde kalmamalı.

Otelin penceresine yaklaştı. Az ötesinde, sabahların puslu bakışları arasında bir deniz, sakin, sallantısız yatıyor. Diğer kıyılardaki dumanlara bürünmüş salaş görünümlü ve metrukmuş gibi duran; erken saatlerin yorgunluğunu, uykusuzluğunu üzerinden hâlâ silkeleyememiş binaların arasından bir güneş kaşlarını gösteriyor.

Şehrin küçümsenen ve ışıltılardan uzak bir semtidir burası. Otelin bulunduğu yer bir yokuşun kenarı. Taş döşeli yollar, yamaçlardan denize kadar uzanır. Adam, ellerini grileşmiş perdeleri aralayarak pencerenin ahşap kenarlıklarına dayadı. Uyuyamamıştı. Gece, hırçın fikirlerin ve korkusuz bakışların çığlığı içinde geçmişti. Camlarda -içerinin hafif sıcaklığı ve dışarısının karanlıklar boyunca biriktirdiği serinliğinin karşılaşması neticesinde- buğular toplanmıştı.

Saatler önce gece başlıyordu. Fuzuli’den beyitler okumuştu. Yalnız ve terk edilmişlik hisleriyle “Fuzuli Divanı’nın” kalın sayfalarında saatlerce oyalanmış, köklerine yönelik ipuçları arıyordu. Çağdaş ve postmodern denen anlatıların arkasında yıllarca koşmuş, onların neye benzediğini, kim olduğunu ve duygulara nasıl etki ettiğini araştırmıştı. Hiçbir şey bulamayınca saçmalamış, bir dönem karalama dediği, yayıncıların el üstünde tuttuğu metinler yazmıştı. Şimdi geleneğe yöneliyordu.

Susmuştu. Gözlerinden uykusuzluğun yorgunluğu akıyordu. Kadının ojeli tırnaklarına bakışlarını sabitleştirmişti. Dışarıda hırçın bir rüzgâr, durmayacakmış gibi yağan yağmuru asfalt yollara, kaldırımlara, arabaların gövdelerine ve karşılıklı oturdukları gece kulübünün camlarına çarpıyordu.

“Seni bir belirsizliğe sürüklemek istemiyorum. Benim geçmişim dağların hırçınlığı ile şekillenmiş. Çobanlık ve harman yeri işçiliği yaptım. İyi bir eğitim alamadım. Zorluklarla ve burslarla bir fakülte bitirdim. Şimdi sen say ki bütün amacım bir tek amaçsızlığın avuçlarına sıkışıp kalmış durumda. Sana alabildiğine hayranlıkla dolu bir aşkın bütün olgunluğu ile selâm duruyorum.”
Yağmur durmuyordu. Denizin üstünde, patlayan şimşeklerin damarları beliriyor.Kadın korkuyor. İlerideki köprünün korkuluklarından sarkan, yağmurluklu balıkçılar olta iğnesine yem takıyor. Önlerindeki bardaklarında su katmadan yudumladıkları rakıları bitiyor.

Adam hâlâ suskun. Güneş karşılarda yükseliyor. Bir yaz bulutunun arkasına gizleniyor. Bir tramvay geçiyor. Otel görevlisi kapıyı aralayıp kafasını uzatıyor. Kahvaltının hazır olduğunu fısıldıyor. Adam, sanki pencereye çivilenmiş, kımıldamadan duruyor.
“Ben örgü bilmem. Duyduğun ev kızlarının özelliklerini taşımıyorum. Gece kulüplerinin yalnızlığında, sarhoşluk yokuşlarında yürüyen kimsesiz erkeklere masa arkadaşlığı yaparım. Sen bunlardan biriydin. Ama şimdi değilsin. Artık belirsizliklerle de olsa seninle yeni bir hayat örmek istiyorum.”

Otelin eski, ahşap, ve gıcırdayan merdivenlerinden indi. Sokağın kenarına dizilmiş masalardan birinde çorbasını yudumladı. Bir bardak çay içti. Şimdi ne yapacağını bilmiyordu.

İstanbul şehri semtleriyle ve caddeleriyle Boğaz suyunun iki yanında ve gün batımlarında ve gün doğumlarında karaltılı silüetleriyle duruyor. Dağlardaki çayırların sonsuzluğunda, ayakkabılarını bir sedir ormanın tenhalığına gizleyip yüzünü dağlara çevirerek durmadan koşmuştu. Şu, otelin penceresinde dışarıları izleyin, yağmurların sokakları dövdüğü zamanların hafif bir aralığında Ş.’nin gözlerine düğümlenip sözlerini dinleyen adam. Şimdi şehrin çelikten parmakları arasında piresleniyor, eziliyor, eziliyor...


Boynuna bir atkı bağlamıştı. Ayaklarını pervaza dayamış, iskemlenin arkalığına sırtını sabitlemişti. Ağır bir duruşu vardı. Sakalları yüzünden sarkıyordu. Akşamı, geceyi geçiriyor; güneşleri hızlıca yaşıyor ve aynı noktaya gelip beklemeye tekrar devam ediyordu: Bu otelin ensiz ve boysuz odasına.

Geceye yürüdü. Caddeye zayıf bir kedi atladı. Az önce bir yağmur yağmıştı. Yollar ve kaldırımlar şimdi ıslak duruyordu. Ş.’nin evi bu sokaktaydı. Onun, içine saplandığı, umarsız bir aşk değildi. Karşılıklı oturuyorlar, saatlerce göz göze bakıp el ele tutuşarak konuşuyor ve gülümsüyorlardı. İskele gazinosunda bir dans müziği çalıyordu. Bir gemi acele etmeden suyun yanağında kayarak ilerliyor. Ş., onun kollarında bir tüy, bir kelebek, bir kuş... Kadın bordo şarabını abartmış, sarhoş. Sallanmakta, adamın ritmine ayak uydurmaktadır.

Bir gece bekçisi keskin bir düdük öttürdü. Adam, elleri ceplerinde acelesiz yürüyordu. Serin, hayır, hayır soğuk bir rüzgâr şakaklarına dokunuyordu. Bazen ıslak taşlardan ayakları kayıyordu. Sendeliyor, ama düşmüyordu. Ş.’yi sokağının başında durarak, evinin penceresinde düşünüyordu.

Ş. çift taraflı keskin bir bıçaktır.

Ahmet Talha, sevgilisinin ellerini tutmaya niyetlendiği her vakitte, kızarmış yanaklarla kalıyor. Duyguların tenakuzu, hayallerin o ince, özgün tutarsızlığı bileklerini kavramış. Aşkın olgunlaşması, acı çekmek ve cefalı yollar boyunca sisli kaldırımlarda, fenerlerin soluk ışıkları altında yürümek. Ve Leylâ geldiğinde! Onun hayalleri, onlu düşünceler ve deryalar kadar derin, feza kadar sonsuz bakışlarında efsunlanmak, Mecnunumsu hayatlardandı. Ve Leylâ ona döndüğünde kâşâneler, görkemli kurgular bir anda bitmiş olur. Kays, sükuttur. Orduları per perişan çöl kumlarında boğulmuş esrarengiz bir kumandandır artık.
Yine gece kulübü. Bir akşam saati. Uzaktaki Şişhane Durağı’na yağmur yağmakta. Haliç sallantısız, kıpırtısız ve itaatkâr, ince ince inen yağmur damlalarının altında ıslanmakta. Eyüp İskelesi’ne bir gemi yanaşır. Ayvansaray’dan, başka, uzun yolların yorgunu bir gemi kalkar.

Ahmet Talha, aşktan sırılsıklam. Ş. karşısında, avucundadır. Bir keman sesi ince nefesler gibi yükselir. Ona piyano eşlik etmekte. Sigara dumanı ve alkol kokusu, sahildeki gece kulübünün içinde gezinmekte. Hafif bir dalga iskeleye çarpar.
Pencere hiç kapanmıyordu. Ahmet Talha kitaplarına dalıyor, okuma saatlerini uzattıkça uzatıyordu. Şehrin fikir kavgaları uzaktan, kulağına geliyordu. Laik elitler ile İslamcı seçkinler ateşli tartışmalar yapıyorlardı. O, sigaranın dumanlarında boğulmamak için cama koştu. Martılar denizin üzerinde uçuyorlardı. Balıkçı kayıkları dalgaların oltasına takılmış, kımıldayamıyorlardı. Yelkovan kuşları sularla paralel sevişiyor. Temiz bir hava çekiyor Ahmet Talha ciğerlerine. Ş.’yi düşünüyor, kitaplarını ve akşamı. Ondan kaçmayı düşünüyor; bir dağın koynundaki mağaraya sığınmayı. Tıpkı Muhammet Peygamber gibi. O zaman belki aşk ıstırabıyla yanar-tutuşur. Eyyup gibi karıncalarla konuşmaya başlardı. Bir Mecnun olurdu, kabilesinin delisi Kays olurdu.
Otel odasının kapısında tıkırtılar. Birileri anahtar deliğiyle mi oynuyor. Adam pencereyi bırakıp oraya koşuyor. Gündüz müdür, gece midir? Aşağılardan, ıslak ve paslı raylardan gıcırdayarak geçen tramvay arabasının iniltileri geliyor. Bir rüzgâr -iyot kokusu taşır- perdeleri savuruyor. Saksıda taflan. Yerde oyuncak kediler ve tavşanlar. Az önce ezilip küllüğe terk edilen bir sigaranın incecik dumanı tavana doğru kıvrılıyor. Birileri mi gelmekte? Yoksa o Ş. midir? Gözlerini dürbüne dayıyor. Karşıdaki, otel görevlilerinden çıplak kafalı kör adam. Elinde bir zarf durmakta. Umeyr’in ümitleri tamamen yerlerde, yüzükoyun değil. Kapıyı açıyor. Elektriklenme oluyor. Perdeler çılgınca ileriye atlıyor. Rüzgâr tamamen içeride. Adam mektubu alıyor. Görevlinin açık kafası üşüyor.

“Ahmet Talha. Sana nasıl hitap edeceğimi bilmiyorum. Sevgili mi yoksa siz mi, ya da sen... Akşamlar hüzünlü geçiyor. Artık tanımadığım adamların alkol ve sigara kokan nefeslerine tahammül etmeyeceğim. Bazen göğüslerim acıyor. Hiç sebep yokken gözlerim yanıyor. Beni böyle bir hayatın kollarına itenlere lanet ediyorum. Ve böyle bir gece kulübünün sinsi atmosferinde ve duman aralarında seni tanıdığım; kendimi sana takdim ettiğim için acı duyuyorum. Şimdi her şey geride kaldı. Aşkım. Biricik sevgilim. Yoksa Mecnunum musun? Karanlık saatlerde, ıslak sokaklarımda yürüdüğünü hissediyorum. Şimdi seninle dolu bir hayata merhaba demek istiyorum. Beni bir taşra kasabasına götürmelisin. Küçük bir evimiz olmalı. Kuzular ve tavuklar. Sen uzak köylerden keçiler ve koyunlar almalısın. Hayvan tüccarı olmalısın. Ben senin çocuklarını büyütmeliyim. İçten pazarlıkların olmadığı bir dünya kurmalıyız kendimize. Dudaklarından öpüyorum.”

Sevgilin Ş.

Adam korkuyla irkildi. Yoksa Fuzuli’nin kahramanlarına ihanetin eşiğine mi yaklaşmıştı? Leylâ gelmiş miydi? Hayalleri, aşkı sona mı eriyordu?

Dehşetle yerinden fırladı. Şehri terk ediyordu. Bir kayıkçıya otuz beşlik bir rakı verip karşıya, Harem’e geçti.
Adamın mezarını bu yolların kesiştiği yere yapmışlar. Yıllarca dağlarda, mağaralarda yaşamış. Kimse nereli olduğunu bilmiyor. Kimlerdendir, ne iş yapar?

“Âşık mıymış, Mecnun muymuş, sapık mıymış? Bilmem beyim. Allah’ın delisi işte. Bu dört yol ağzını bekler durur.”

07.11.2007
nuhannebi@mynet.com

Diğer Yazıları