Menu
DEKOLTE
Öykü • DEKOLTE

DEKOLTE

“…dallı güllü elbisesi olan sen misin hala? …”

İrkiliyor birden, ne diyeceğini bilemiyor kadın, genç kızın sorusuna gecikiyor cevabı. Arkasında dikiliyor uzun boylu kumral kız, sağ omuz başında, hissediyor nefesini. İkisinin de gözleri tam karşıya sabitlenmiş, nikâh masasının arkasındaki geniş duvara. Parmakları çaktırmadan dolanıyor gözkapaklarında, ıslanan kirpiklerini siliyor salonun loşluğunu fırsat bilip, “Hı hı” diyor sonra kafasını sallayarak, içindeki burukluğu fark ettirmek istemiyor yeğenine.   

Yarım saat önce gelmişti düğüne. En öndeki iki masanın oturma listesinde ismini bulamayınca bulutlanmıştı yüzü, içinden ‘Sahneyi yakından göremeyeceğim’ diye geçirmiş, ince bir burukluk kaplamıştı yüreğini. Sonra gelinin çocukluk fotoğrafları ile başlayan barkovizyon gösterisiyle çarçabuk unutuvermişti üzüntüsünü, dalıp gitmişti yeğeninin kalbini çalan fettanın afacan hallerine.  

Gelinin güneş çalmamış beyaz teniyle yer aldığı fotoğrafların çoğunda kapalı mekânlar hâkim, bazılarında ise İstanbul, Londra ve Paris gibi metropollerin cezbedici güzellikleri. Profesyonel bir elin değdiği belli olan görkemli salonlarda özenle yerleştirilmiş avangart mobilyalar, pastel tonlardaki ağır desenleriyle göz alıcı halılar, büyüleyici perdeler, gösterişli avizeler ve şık elbiseleri içinde gülümseyen, etrafına neşe saçan mutlu insanlar…   

Doktordu evlenen yeğeni, elinde büyümüştü. Ne var ki uzun bir ayrılık girmişti araya. Fakülteyi bitirdikten sonra uzun yıllar Amerika’da kalmış, akademik kariyer yapmış, bir sene önce de deneyimli bir hekim, bir doçent olarak dönmüştü memleketine. Şimdi Ankara’da bir tıp fakültesinde öğretim görevlisiydi. Müstakbel eşiyle de görev yaptığı fakültede tanışmış, aynı meslekten olmanın verdiği güven duygusuyla yakınlaşmışlar, bu yakınlığın sevgiye evrilmesiyle de evlenmeye karar vermişlerdi. Kariyer planları gençlerin evlenme yaşını geciktiriyordu. Yeğeni de uzun yıllar çalışmış, otuzunu devirmişti nihayetinde. Fakat yine de tamam demek için profesör de olması lazımdı. Evliliği müteakip onu da hallettikten sonra tam olarak rahata erebilirdi. Azim mi demek doğru olur yoksa hırs mı, yeğeninin düşüncesine göre zirveye kadar tırmanmak gerekirdi. Yarı yolda nefesi kesilenlerden olmak istemiyordu. Daldığı düşünceler yumağıyla sarmaş dolaş iyice bir süzdü yeğenini. Siyah damatlığının içinde göz dolduran, sık sık Tarık Akan’a benzerliğiyle övünen ama usta oyuncuya göre boydan yana biraz nasipsiz kalan yakışıklıyla her sabah siyah önlüğünü giydirip okula gönderdiği haylaz arasında en az yirmi yıla yakın bir boşluk vardı. Zaman akıyordu; çocuklar büyüyor, yetişkinler yaşlanıyordu.

Beyaz duvara yansıyan görüntülerdeki mekânların değişmesiyle içine hafiften bir hüzün dalgası yayılıyor. Tepeler, yonca tarlası, kiraz bahçesi, pırıl pırıl akan bir dere, çeşme başındaki kadınlar ve çamurlu yollar var şimdi fotoğrafların arka planında. Çocukluğunu geçirdiği köyden objektife yansıyanlar, toparlanıp üzerine doğru akın etmeye başlıyorlar.   

Hayalindeki itici görüntüler eşliğinde kulağına ilk gençlik günlerinin türküleri, yaklaşık çeyrek asır öncesinin ezgileri gelmeye başlıyor. Hemen her seferinde koltuklarının sayısından en az beş altı kişi fazla yolcusu bulunan, ekşimiş peynir, ter ve sigara kokusuyla kendisini yol boyunca birkaç kez istifranın eşiğine getiren köy minibüsünün patlak hoparlöründen bir cızırtılı ses zaman ve mekânları aşıp bugüne ulaşıyor, tırmalıyor kulaklarını: “Adana köprübaşı / Otur saraya karşı.” Külüstürün koltukları arasına alınan, ayakları bağlı olmasına rağmen arada bir kanatlarını çırparak tozu dumana katan tavukların gıdaklamalarını dinleyerek ve teker üzerindeki koltuklara denk geldiğinde içi dışına çıkarak yaptığı yolculuklar, içindeki bulantılar, en ince ayrıntısına kadar tazeleniyor hafızasında. Ağabeyi kızardı çoğu kez, küçümserdi bu durumunu: ‘Haspam, sanırsın ki apartmanda büyümüş, muhallebi çocuğu sen de!’ Narin bir yapısı vardı, elinde olan bir şey değildi; ne yapsın, sevememişti kırsalın yaşam şartlarını. Şehre her indiğinde adeta büyülenirdi Pakize, hayatının değişmesi için her gece dua ederdi. 

Büyükçe bir köydü Kalender, babasının ölümünden sonra ağabeyinin başkanlığını yaptığı belediyelik belde. Hayatın acı tecrübelerine gözlerini açtığı ve fakat belleğinde güzel anıların yer bulamadığı, hatırlamak istemediği bu yerde geçmişti çocukluğu, yeni yetmelik çağı. Köydeki ortaokulu bitirdikten sonra bir kadın terzisine yardım ederek dikiş dikmeyi öğrenmiş, bileğine takmıştı altın bileziğini. Kabiliyetliydi, beğeniliyordu elinden çıkanlar. Birkaç sene sonra bir gece aldığı kararla ver elini şehir. Ağabeyinin yanından ayrılma ve kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi… İyi kötü kendi yağıyla kavruluyordu yıllardır, şehirdeki hayatına bayağı alışmıştı. 

Bardağındaki limonatanın son yudumunu dikiyor kafasına. Dalgın, gözleri donuk… Masanın üzerindeki peçeteleri kâh katlayarak, kâh kıvırıp açarak, farkında olmadan iyice bir hırpalıyor. Kulağındaki sesler yankılanmaya devam ediyor hâlâ, fotoğraflar eşliğinde çalan fon müziğini işitmiyor çoktandır. Masada limonata bardakları, tabaklarda yaş pasta kalıntıları, çikolata bulaşıkları, tuzlu pasta kırıntıları… Ellerinde lime lime olmuş peçeteler… Ve genzinde, geçmişten çıkıp gelen ve midesini bulandıran o mazot kokusu…

Fotoğrafların yansıdığı sahne arkasındaki duvarla arasına teklifsizce giriveren mazinin beklenmedik darbesiyle sarsılıyor, üzerine buz gibi bir kova su boca edilmişçesine titriyor, daha bir açıyor gözlerini kocaman. Kalender’in haşin rüzgârlarının kavurduğu çehrede yoğun bir teessürün izleri… Bardağına uzanıyor, bardak boş, bırakıyor masaya. Top haline getirdiği peçeteyi alıp eline, yoğuruyor hışımla. Hüzünlü bir duygusallık içerisinde Kalender’de yaşadıkları gözünde canlanırken duvara yansıyan yeni bir fotoğraf, tokat olup patlıyor suratında. Gözleri doluyor bir anda. Sol eli istenç dışı sol kulağına gidiyor.   

Baba yadigârı evlerinin önünde, bir düğüne gidiş öncesinde çekilen fotoğraftaki gülen insanlar, iki dirhem bir çekirdek. Sadece bir baş, görüntünün içinde istisna, başka âlemlerde olduğunu hissettiren bir edada; asi bakışlarıyla hemencecik fark ettiriyor kendini. Çatılmış siyah kaşlar, öfke saçan gözler ve ağlamakla nefretini kusmak arasında kararsız kalmış gibi büzülmüş dudaklar birden tutup resmin içine çekiveriyorlar kadını. Yirmi küsur yıl öncesinden koşturarak gelen, üstü küllenmiş de olsa hemencecik alev almaya hazır közden bir anı, gençliğinin o bazen şen şakrak güneşli bazen yüzü düşmüş parçalı bulutlu baharından çekip alıyor ve dehşetli bir fırtınanın getirdiği kapkara bulutların ortasına yıldırım hızıyla fırlatıveriyor.  

“Bu kılık da ne Pakize, nereden aldın bunu?” 

Fark etmiyor ağabeyinin kızgın bakışlarını. Gözlerinde ışıltı, yüreğinde sürur, çocuksu bir sevinçle kıkırdıyor:

“Ben diktim abi, kendi ellerimle, nasıl, güzel olmuş mu?”  

Duyguları çok yoğun ikisinin de, lakin aynı kulvarda değil.

“Pakize, bu kıyafetle gidemezsin, çabuk çıkar onu üstünden!”

Bir gazetenin hafta sonu ekinde verdiği patron ile itinayla biçtiği, açık mavi zemin üzerinde pembeye çalan güllerin yeşil dallar arasından başını uzattığı ince empirme kumaş, üç parça olarak örtüyor vücudunu. Omuzları açıkta bırakan bluz üzerine giyilen ceket, dökülüyor uzun eteğin üzerine. Günün modasını yansıtan, yazlık olarak tasarlanmış spor bir model. Ağabeyini öfkelendiren ise kızın boynunun altında görünen on santimlik beyaz teni. 

Baba kaimi adam, kardeşinin itiraz etmeye hazırlandığını fark ettiği an, daha da yükseltiyor sesini:

“Kız çıldırtma beni, olmaz diyorum sana!”   

Fakat Pakize susmuyor, içinde kurduğu cümlesini yutmuyor, babası öldükten sonra onun yerine geçip aile içindeki otoritesini kabul ettirmeye çalışan ağabeyini ikna etme çabasını ısrarla sürdürüyor.

“Ama abi, bugün için diktim ben bu elbiseyi, bu vakitten sonra üzerime başka bir kıyafet uyduramam şimdi?”

Kararlı bir ses tonuyla söylediği bu cümlenin ardından gördüğü en son şey, ağabeyinin havaya kalkan sağ eliydi. Sonrası sol kulağında yankılanan korkunç bir gürültü, beynine kadar ulaşan müthiş bir basınç, bir uğultu ve şiddetli bir baş ağrısıyla gelen bayılma. Kendine geldiğinde değiştirmemişti üzerini, geri adım atmamıştı ağabeyinin karşısında. O gün çektirilen fotoğrafta, diktiği elbisesiyle boy göstermiş fakat bu davranışının diyetini kulağıyla ödemişti. 

“Maalesef elimizden bir şey gelmedi, yaşın daha küçük, aman diğerine dikkat et kızım.”

Babacan doktorun ameliyat sonrasında söyledikleri her aklına geldiğinde, ağabeyine olan öfkesi daha da büyüyordu. Olay anında gururundan ağabeyine bir şey diyememiş ancak üçüncü gün ağrısı dayanılmaz bir hal alınca kırgınlığını bir tarafa bırakıp söylemek zorunda kalmıştı. Hemen ilk gün gitmiş olsalardı hastaneye, erkence müdahalede bulunabilseydi doktor, belki de… Bunun pişmanlığını taşıyordu içinde.

Karşısındaki muhatabını, yıllardır, ona doğru hafifçe döndürdüğü sağ kulağıyla dinliyordu. Sol tarafında, tedirgin eden ürkütücü bir sessizlik… Yer yer kulağına çalınan ‘Bizim sağır Pakize’yi mi soruyorsun? Yok kız, bekâr hâlâ, bundan kelli evlenemez o artık.’ lakırdılarının kalbine bıraktığı ağırlıksa hepsinin üzerine tuz biber ekiyordu.

Peçete terleyen parmaklarının arasında hamura dönmüş, dudakları birbirine kenetli, dişleri çenesini ağrıtacak denli sıkılmış vaziyette, gözpınarlarında biriken tuzlu su taşıyor gözesinden. Kafası ise bedeninden çok uzaklarda…  

“Annemin yanındaki dallı güllü elbisesi olan sen misin hala? Ne kadar da gençmişsin öyle, ne kadar da güzelsin, inanmıyorum!”  

İrkiliyor Pakize. Gözyaşlarını yeğenine fark ettirmeden silme çabasında.  

“Fakat yüzün neden böyle asık, yoksa sen de deklanşöre basılırken gülerek poz veremeyenlerden misin?” 

Sükût ediyor çarnaçar, zoraki gülümsüyor, çünkü söz anlamını yitireli yıllar oluyor. Yirmi küsur sene öncesine ait olan karşısındaki fotoğrafta kendisiyle birlikte annesi, ağabeyi ve bugün evlenen doktor yeğenini kucağında tutan yengesi görülüyor. Kız yeğeni ise henüz dünyaya gelmemiş. Keşke kendisi de doğmamış olsaydı ve bütün bunları yaşamasaydı. Şimdi bir mucize olsa, gözlerini kapatıp açsa ve bambaşka bir mekânda bulsa kendini, bu cenderenin içinden kurtulsa, ne güzel olurdu. 

Genç kız duvara akseden resimlerdeki kişileri inceliyor merakla. Hemen arkasında duruyor Pakize’nin, sağ omuz başında, ayakta. Halasının içinde kopan fırtınalardan habersiz gülümseyerek karşıdaki duvara bakmaya devam ediyor. Barkovizyon gösterisi bitip ışıklar yandığında Belediye Başkanı’nın kızı ve damadın kardeşi olması hasebiyle diğer masaları dolaşmaya başlıyor, tanıdıklarına hal hatır soruyor, latife ediyor; üzerinde göğüs dekolteli kırmızı mini bir elbise, neşeyle düğünün tadını çıkarıyor. 

Salih

Çankırı’da doğdu. İlk, orta ve liseyi Çankırı’da okudu.  Anadolu Üniversitesi. (AÖF) İş İdaresi bölümünü ve Konya Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirdi. Konya’da ikamet ediyor. Salih Elyesa müstearıyla Konya’da yerel bir gazetede köşe yazıları yazdı.

Diğer Yazıları