
Annem ara sıra çocukluğumdan bahsederdi; pek mızmızmışım, iştahsız, her şeyi hemen beğenmeyen, her şeye dudak büken, memnun edilmesi zor, huysuz biriymişim. Hayal meyal hatırlıyorum, annem azarlarken dedem beni himaye eder, dokunmayın dedeme derdi. Çocuk aklım karışır kim kimin dedesi bir türlü ayırt edemezdim. Meğer bana dedesinin adını verdiği için bana dedem dermiş. Ama ben bunu çok sonra öğrenecektim. Annem beni sıkıştırmak ve dedemi kızdırmak için şaka yollu takılır; o da bunun gibi miymiş demek ki derdi. Belli etmesem de bu söz kalbimi kırardı. İnşallah büyüyünce değişir diyerek dua mı ettiğini yoksa hakkımdaki olumsuz düşüncelerini pekiştirmek için mi böyle söylerdi, o zaman anlayamazdım. Ama bir taraftan nazlar, bazen tarlaya kendileriyle gelmemi istemez, sıcakta ne yapacaksın, hasta olursun sonra ve ben çok üzülürüm der sanki gönlümü alırdı.
Vakit ikindi olmasına rağmen yaprak kımıldamıyor, sıcaklık lök gibi oturmuş bir türlü kalkıp gitmek bilmiyordu. Can sıkıntısından ne yapacağımı bilmez bir halde miskin miskin oturup sineklerle kavgayı derinleştirdiğim bir esnada uzaktan köye doğru gelen bir toz bulutu sökün etti. Çok sürmeden bir cip gelip amcamların evinin önünde durdu. Merakla o tarafa doğru yönelip gelenlerin kim olduklarını anlamaya çalışırken -nerden tanıyacaksam- ansızın onunla göz göze geldik. Benim hissettiklerimi acaba o da hissetti mi diye düşünmeden edemedim. Hissetmiş olsa ne yapacaktım? En ufak bir fikrim yoktu tabi. Akranım olan amcaoğlu ağaçtan düşüp bacağını kırmıştı. Ona geçmiş olsuna gelmişlermiş. Gelenler kalabalık oldukları için bana yer olmayacağını düşündüğümden içeri girmedim. Pineklediğim yere dönüp hayal mi kuruyordum, dalıp gittiğim bir anda onu mu düşünüyordum bilmiyorum, miskin miskin elimdeki dal parçasıyla toprağı eşelerken, bir anda hangi oyunları biliyorsun diyen bir bülbül sesi duydum. Gafil avlanmış gibi mahcup oldum; şaşkınlıkla birkaç oyun adı söyledim. Saklambaçta karar kıldık ama sadece iki kişiyle oynanır mı bu oyun diye soran bakışlarıma, bence daha iyi bile olabilir dedi. Gelişi zaten sadece bu günü değil pek çok günümü güzelleştirmişti. Havanın sıcaklığı mıydı beni terleten, yoksa … Düz bir taş bulup üzerine tükürüp yaş mı kuru mu diye bağırdım. Yaş dedi. Yaş geldi ben ebe oldum. Aramaya çıktığımda dere tepe dümdüz olmuştu ama ben onu göremiyordum. Sonunda davun ağacıyla birazı yıkılmış kerpiç duvarın oluşturduğu ancak bir kişinin sığabileceği mini boşluğa bakmayı akıl edebildim. Görünmemek için arkasını dönmüş iyice büzülmüş bekliyordu. Muziplik geldi aklıma arkasından ellerimle gözlerini kapattım. Ebe diye bağırdım ve ekledim. Bil bakalım ben kimim?
Birbirimize isimlerimizi bile söylememiştik. Sen o’sun işte dedi. Kıskanmış gibi yaparak o kim dedim hafif sert bir sesle. Kestane kızılı saçları alnına, boynuna, yüzüne düşüyor, çocuk muhayyilemde kar üstünde, yemeye fırsat bulamadan kaçan tilkinin boğduğu bir horoz ölüsü gibi ellerimin arasında duruyordu.
Yıllar, yıllar sonra bir akraba düğününde karşılaştık; bana sen o’sun dedi. Yüz çizgileri en az benimkiler kadar derinleşmiş ama sesindeki bülbül hep oradaydı. Benim unutmadığım gibi o da beni unutmamıştı. Nasılsın mı dedi, ne iş yapıyorsun mu dedi, burada mı oturuyorsun dedi yoksa evlendin mi dedi; kulaklarımın uğultusundan bir türlü anlayamadım. Kalbimin gümbürtüsü müydü duymamı engelleyen, bilemedim. Ne cevap verdim, yoksa cevap vermedim mi hatırlamıyorum. Ama iki gözünün pınarlarında iki minik damla yaş gördüğüme gözlerimin üstüne yemin edebilirim.
1961 Amasya – Taşova doğumlu. Evli 6 çocuk babası.Kızılırmak, Martı, Muştu, Edebi Pankart, Aylık Dergi, İzdiham, Yedi İklim, Türk Edebiyatı, Aydos, Dil ve Edebiyat, Mahur Beste ile Birnokta, Karayılkı gibi dergilerde yazdı. Eğitimci olan şairin Fena Halde İyiyim ve Siyah Kuğu adlı iki şiir kitabı bulunmaktadır.