Menu
9:38 İNSANI
Öykü • 9:38 İNSANI

9:38 İNSANI

Her sabah 9:38’de yaptığım gibi yükselen inşaata uzun uzun baktım. Bu alışkanlığa harcadığım zaman dört beş dakikayı bulduğu oluyordu. Bazen de kırk iki saniyede bitiyordu o günkü görevim. İnşaat bitince ortaya çıkan beton kulenin ne için kullanılacağını bilmiyordum. Her ne kadar cevap inşaatın önündeki devasa tabelada ilan edilmiş olsa da ben inatla okumamıştım. İnşaatın daha ne kadar yükseleceğinden de haberim yoktu. Yirmi ikinci kata ulaştıktan sonra kaç kat eklendiğini de saymamıştım zaten. Son bir haftada bir kaç kat daha eklenmişti galiba. Gerçi o kadar da emin değildim bu durumdan.

Her sabah 6:42’de uyanır, dişlerimi fırçalar, yüzümü yıkar, kahvemi içer, haşlanmış yumurtamı yer, 8:12’de evden çıkardım. Bir yere gitmezdim gerçi. Gidecek yeri olup evden çıkanların kalabalığına dâhil olmak hoşuma giderdi. Aynı caddeleri, aynı sokakları yürüyüp 9:38’de o inşaatın önüne varırdım ve vazifemi ifa ederdim. Görevimi yapardım da diyebilirim gerçi. Arada bir fark varsa bundan haberdar değildim. 

Bir sabah, tam 9:38’de başımı kaldırdığımda kulede bir pencere gördüm. Oysa bir gün önce orada pencere yoktu. Ya da vardı da ben ilk kez mi fark ediyordum, bundan da emin değildim. Pencerenin içi karanlıktı; ama karanlığın içinde bir şeyin beni izlediğine dair tuhaf bir his, göz kapaklarımın iç yüzüne kadar sokuldu.

O gün görevim kırk iki saniyeden kısa sürdü. Gözlerimi kaçırdım.

Ertesi gün yine gittim. Bu sefer pencere açıktı. İçeride bir sandalye vardı. Sandalyenin üstünde kimse yoktu ama sandalyenin birine ait olduğu belliydi. İnsan, boş bir sandalyenin bile birine ait olabileceğini o an öğreniyor. Bu bilgiye sahip olmak istemezdim.

Üçüncü gün, sandalyede biri oturuyordu.

Yüzünü seçemiyordum. Kat yüksekliği yüzünden değil, sanki yüzü henüz tamamlanmamış gibiydi. Eksik bırakılmış bir portre gibi. Ama bana baktığını biliyordum. Çünkü ben ne zaman başımı biraz sağa eğsem, o da eğiyordu. Ne zaman gözlerimi kısmaya çalışsam, o da kısıyor gibiydi. Aramızda mesafeden bağımsız bir eşzamanlılık kurulmuştu.

O gün görevim uzadı. Dört beş dakikayı geçti.

Dördüncü gün, tabelayı okumaya karar verdim. Yıllardır inat ettiğim şeyi ilk kez bozuyordum. Büyük harflerle şunlar yazıyordu:

“YÜKSELEN YAŞAM ALANLARI”

Altında daha küçük bir yazı:

“Gözlem katlarıyla birlikte teslim edilecektir.”

“Gözlem katları” ifadesi mideme oturdu. Başımı tekrar kaldırdım. Pencere yoktu.

Yerinde sadece beton vardı.

Beşinci gün, saat 9:38’e varmadan içimde bir huzursuzluk başladı. Adımlarımı hızlandırdım. Sanki geç kalırsam bir şey kaçıracaktım. Oraya vardığımda nefesim kesilmişti. Başımı kaldırdım.

Bu sefer tek bir pencere değil, üç pencere vardı.

Ortadakinde yine o vardı.

Ama bu kez yüzü tamamlanmıştı.

Ve o yüz… benim yüzümdü.

Gözlerimi kapattım. Açtığımda hâlâ oradaydı. Aynı açıyla, aynı şekilde bana bakıyordu. Hatta ben gözlerimi kırptığımda o kırpmıyordu. Bir an fark ettim ki asıl olan oydu, ben gecikmeli bir kopyaydım.

O gün görevim bitmedi.

Eve dönmedim.

Ertesi sabah 6:42’de uyanmadım çünkü hiç uyumadım. 8:12’de evden çıkmadım çünkü zaten dışarıdaydım. 9:38’i bekledim.

Ve o saat geldiğinde, ilk kez başımı kaldırmadım.

Çünkü artık yukarıdan bakıldığını biliyordum.

Benim görevim aşağıdan bakmak değildi.

Benim görevim… yukarıdan bakılmaktı.

Başımı kaldırmamıştım. Ama o boşluğu, o iki camın arasındaki sessizliği iliklerime kadar hissediyordum. Güneş, caddeye vurduğunda gölgem tam inşaatın beton duvarına düşüyordu. Ben mi o kulenin gölgesiydim, yoksa kule benim üzerime mi çökmüştü? Bu sorular artık bir anlam ifade etmiyordu. Sınırlar silinmişti.

Zaman, o an itibarıyla akmayı bıraktı. Caddeden geçen kalabalıklar, arabaların kornaları, sokak satıcılarının sesleri benden fersahlarca uzak, bulanık bir rüya gibiydi. Artık saatlere ihtiyacım yoktu; çünkü gün, saat ya da dakika kavramları "gözlem katının" varlığıyla anlamsızlaşmıştı.

Birkaç saat sonra, belki de öğle saatlerine doğru, gölgemin hareket ettiğini fark ettim. Ya da belki de ben hareket etmiyordum ama yukarısındaki silüet kımıldıyordu. Yukarıya bakmamak için kendimi zor tutuyordum ama reflekslerim bana ihanet ediyordu. Başımı yavaşça, milim milim kaldırdım.

Üç pencerenin de camları yoktu. Boşluktular. Ve o boşluktan süzülen rüzgâr, tam yüzüme vurdu. Artık sadece bana bakmıyorlardı; beni çağırıyorlardı. Beton kulenin bitmemiş, yükselen katlarına doğru bir davetti bu.

Sanki yıllardır bu anı bekliyormuşum gibi adımlarımı attım. İnşaat sahasının çevresindeki sarı şeritleri ve uyarı levhalarını geçtim. Kapıdaki bekçi yoktu; ya da vardı ama beni görmezden geliyordu. İçeriye adımımı attığımda, ayak seslerim beton zeminde yankılandı.

Merdivenler… Yıllarca saymadığım, kaç kat olduğunu bilmediğim o merdivenler. Yirmi ikiden sonra kaç kat eklenmişti? Saymaya başladım: Yirmi üç, yirmi dört, yirmi beş… Her bir basamak, kendi içimdeki eksik parçaların tamamlanması gibiydi. Yüksekliğin verdiği o hafif baş dönmesini hissettiğimde, zirveye yaklaşmıştım.

Nihayet gözlem katına ulaştığımda, pencerenin önündeki sandalyenin boş olduğunu gördüm.

Sandalyeye yaklaştım ve yavaşça oturdum.

Aşağıya, sokağa baktım. Aşağıda, tam 9:38’de durduğum yerde, bir adam duruyordu. Başını kaldırıp yukarı, bana bakıyordu. Yüzü henüz tamamlanmamış, eksik bırakılmış bir portre gibiydi.

Gülümsedim. Görevim şimdi başlıyordu.

Sandalyeye oturduğum anda zaman yeniden akmaya başladı, ama ters yönde. Aşağıdaki adam —o eksik yüzlü ben— önce olduğu yerde dondu kaldı. Sonra yavaşça, tıpkı benim birkaç dakika önce yaptığım gibi, başını eğdi. Gözlerini kaçırdı. Görevini tamamlamış gibiydi. Omuzları çöktü, elleri ceplerine girdi ve kalabalığın arasına karıştı. Onu bir daha göremedim. Ya da belki de artık aramıyordum. Oturduğum yerden cadde küçücük bir nehir gibi akıyordu. İnsanlar karıncalar, arabalar oyuncaklar gibiydi. Ama hepsinin kendi 9:38’i vardı; bunu şimdi anlıyordum. Her birinin, fark etmeden baktığı bir kule, bir pencere, bir sandalye olmalıydı. Belki de her bina, her köşe, her tabela bir gözlem katıydı ve bizler sırayla aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya bakıyorduk. İkinci günümde (yukarıda günler nasıl sayılıyordu bilmiyordum) pencerenin kenarına bir not iliştirilmişti. Kâğıt yoktu, harfler doğrudan betona kazınmıştı sanki:“Gözlemci, gözlenen olur.

Gözlenen, gözlemciyi yaratır.” Harfleri okudukça içimde bir şey yer değiştirdi. Sandalyeden kalktım, pencerenin pervazına yaslandım. Rüzgâr artık yüzüme vurmuyordu; içimden esiyordu. Aşağıya baktığımda, o eski yerimde başka bir adam duruyordu. Bu seferki ben değildim. Daha yaşlıydı, sırtı biraz kamburlaşmıştı. Başını kaldırdı. Yüzü tamamlanmıştı ama gözleri yoktu. Boş iki çukur. Yine de baktığını hissediyordum. Üçüncü gün —ya da üçüncü saat— yan pencerede bir sandalye daha belirdi. Boş değildi. Üzerinde, birkaç yıl önce aynı caddede her sabah karşılaştığım, ama hiç konuşmadığımız kadın oturuyordu. O da bana bakıyordu. Göz göze geldiğimizde ikimiz de gülümsedik. Ne tuhaf, diye düşündüm; burada yukarıda tanışmak, aşağıda yıllarca aynı saatte yan yana yürümekten daha kolaydı. Zamanla katlar çoğaldı. Her yeni kat, yeni bir pencere, yeni bir sandalye getiriyordu. Bazılarında tanıdık yüzler, bazılarında hiç görmediğim ama içten içe bildiğim insanlar vardı. Kimisi bana el sallıyordu, kimisi başını çeviriyordu utançla. Hepimiz aynı rutini yaşamıştık bir zamanlar: 6:42 uyanış, 8:12 çıkış, 9:38 bakış. Hepimiz birer “9:38 İnsanı”ydık. Bir sabah —yukarıda sabah kavramı da değişmişti artık— kendi eski evimin penceresinden kendimi gördüm. Aşağıdaki ben, hâlâ 6:42’de uyanıyor, dişlerini fırçalıyor, kahvesini içiyordu. Ama hareketleri yavaşlamıştı. Sanki pili bitiyordu. Bana baktığını fark ettiğinde, fincanı elinden düştü. Kahve halıya yayıldı. Gözlerimiz buluştu. Bu sefer ben kırpmadım. O kırptı. O an anladım ki döngü tamamlanmamıştı. Sadece katman katman derinleşiyordu. Ben şimdi onun gözlemcisiyken, bir üst kattaki biri de benim gözlemcim olabilirdi. Belki de kule hiç bitmeyecekti. Her yeni kat, bir önceki katın gözlemcisini gözlemleyen yeni bir gözlemci doğuracaktı. Sandalyemde arkama yaslandım. Artık görevimden kaçmak istemiyordum. Aksine, onu sahiplenmiştim. Elimi kaldırdım ve aşağıya, o eski kendime doğru yavaşça el salladım. Sanki “Gel” diyordum. “Merdivenler açık. Yirmi üç, yirmi dört, yirmi beş…”Aşağıdaki ben başını salladı. Adımlarını hızlandırdı. Sarı şeritleri geçti. Gülümsedim. Görevim devam ediyordu.

Ve bu kez, gerçekten başlamıştı.

SUAVİ

1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır’dan Alzhaymır’a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut.

Daha fazla görüntüle