Menu
NASIL DA HÜZÜNLE BAKIYOR SÜHEYL HOCA…
Deneme/Eleştiri • NASIL DA HÜZÜNLE BAKIYOR SÜHEYL HOCA…

NASIL DA HÜZÜNLE BAKIYOR SÜHEYL HOCA…

http://www.dailymotion.com/video/xl5m8d_le-vent-le-cri-from-ennio-morricone-mustafa-dinc_music

Nasıl da hüzünle bakıyor Süheyl Hoca…

Sanki “Emaneti yüklenemeyen dağlar, taşlar, ummanlar ve ağaçlara mukabil insana bakıyor… Üsküdar’da hamuşa karışmış eski bir tekkenin hazîresinde metfun ecdâdın ressam ve hattat ervâhıyla sohbette gibi seyr ediyor hâfıza nehrinde yeniden âlemi... Mihraptan düşmüş eski bir çini parçasındaki hatâyinin, yaprağın, varlığın bu zemberek gibi dönen heyulasında ona fısıldadığı bir sır varmış gibi bakıyor… Silinen hatlar, eskiyen kündekâriler gibi eski ruhlar da bir bir sırlanmışlar eski hazîre ve mezarlıklarda…

Nasıl da hüzünle bakıyor Süyelh Hoca…

Belki de eski Havariyyun Kilisesi’nin üzerinden filizlenen medeniyetin köklerine bakıyor hâlâ… Mihraptan düşen hatâyinin fısıldadığı sırla bakıyor… Ölümü ve yeniden dirilmeyi dalında, yaprağında taşıyan ağaç ve taş anlayamaz içinde bir kıyamet taşıdığını… Kim bilir kaç defa koltuğunun altında eski tahrirat defterleri Divan Yolu’nun zamanda geri kayıp duran caddesinde Romalı hayaletlerle karşılaşmıştı…

10487861_787691161261878_398076842_n

Nasıl da hüzünle bakıyor Süheyl Hoca…

Belki de sıkılmış o da kul sohbetlerinden…

Çünkü Ecdâd, Roma’nın yaşayış şeklini ve felsefesini değiştirmeye çalışsa da, ruhunu değiştirememiş olmalı ki bir cufut çarşısına dönmüş tekrar şehir ve dünya… Belki de rüzgâr esmiş o gün yine… Sahaflarda bulduğu eski yazmalarda okumuş insanı yeniden. Hâfız-ı Kütüb’ü özlemiş belki o gün..

Nasıl da hüzünle bakıyor Süheyl Hoca…

Belki de Kenanlı yıldızlarla söyleşmiş evvelsi gece… Yusuf’u, İbrahim’i ve Musa’yı hatırlamış. Bütün defterleri dürmüş, Edirne’yi, Bursa’yı, Konya’yı… Hayatı ve ölümü birlemiş, önüne koymuş câhil insanın… Cehâletten usanmış…

Nasıl da hüzünle bakıyor Süheyl Hoca…

Çünkü Rönesans doğmuş bir çağ yangınının ardından! Fâtih’in ruhu sıkılmış kadim bilgilerin ve arşivlerin o gelmeden şehirden kaçırılmasından… İnsanlık bundan habersiz yaşamış asırlarca. Rönesans varlığı dondurmuş şehri ve düşünceyi dondurmuş, mimariyi dondurmuş. Hikmet de donmuş Müslüman coğrafyada… Din ve hayat şuur olmaktan çıkıp şekle dönüşmüş asırlarca.

Nasıl da hüzünle bakıyor Süheyl Hoca…

Çünkü gözü derin döner hikmetin! Hikmet; gören göze bahşedilmiş, yüklenmiş! Bir noktada sabit bakan binalardan, gotik ressamlardan sıkılmış hoca. Ahşabın, servinin, sebilin ve kubbelerin kâinat gibi mütemadiyen dönen seyriyle şuuru harekete geçiren kadim aklı insanlar yeniden anlasınlar istemiş… Eski nakkaşların hareket hâlinde dönen nakışlarında, Emir Buhari Türbesi’nin yürüdükçe sonsuzluğa açılan kapısından bu durmak bilmeyen şuur ve deveranı fark etsinler istemiş…

Nasıl da hüzünle bakıyor Süheyl Hoca…

Şehir gibi, Edirne gibi, Bursa gibi, İstanbul gibi, Kütahya gibi, Konya gibi sınırsız bir letafetteki uzaklara bakıyor… Uzun bakıyor… O büyük hatırlayışla okuyor her şeyi.. Okutturuyor…

Nasıl da hüzünle bakıyor Süheyl Hoca…

Dünyalık verilen bir parmak balın gerçekte zehir olduğunu anlayamadığı için insanlar belki de… Oysa selâtin camilerin bütün güvercin dolu avlularında aynı kelime yazılı… Şadırvanlardan akan o bestelerde insanı her daim dirilten nedir?

Nasıl da hüzünle bakıyor Süheyl Hoca… Bulmuş, görmüş sanırım tecellideki o koyu sırlı rengi…

Çözmüş, çözülmüş, şerh etmiş can dilinde insanı ve şehri..

Biraz da gökleri...

Nasıl da hüzünle bakıyor Süheyl Hoca…

Bir Anka gibi süzülmüş koca çınar, kendinde kendini dinliyor.

Belki bu tenha saatin içindeki göz olmuş kendini görüyor.

Ayazmalardan esen rüzgârı dinliyor. Şehri, yedi tepeyi, minareleri, Itrî’yi, Dede Efendi’yi dinliyor. Zuhuratla müjdelenmiş sanki alnı, alnı secdeleri öpmüş, mezar taşlarını, mahfilleri öpmüş. Alnı yerin ve göğün bilgisini izlemiş, alnı bir mahşer yeri!

Nasıl da hüzünle bakıyor Süheyl Hoca…

Sanki Medine’de bir kuş ölmüş… Sanki Yemen’den kalkıp gelmiş gibi eski bir ölü.. Sanki Süleyman Tapınağı’na göçen ins ve cinnîn bütün harfleri beynine akmış.. Sanki görmüyor.. Hayır, görüyor cân verenleri, pervaneleri, ölüp de dirilenleri, berzah aynalarını, eski lahitleri, ummanları, denizleri görüyor… Uçmak.. Uçmak değil onunkisi, büsbütün anlamak hayâtı, okumak, şerh etmek Hakk’ı Hakk suretinden…

Nasıl da hüzünle bakıyor Süheyl Hoca…

Bitmedi yolculuğun kızım senin de bu dünyada diyor..

Ummana akan nehirler kim bilir kaç Leylâ ve Mecnun hikâyesine şahittirler..

Geç bunları, köprüleri, hendekleri, yedi denizi geç diyor…

Görmek için, bilmek için, anlamak için, yaşamak için sana ikinci bir ömür gerek…

Ahşabın, mermerin, sandukanın, çininin, nergisin ötesini görecek bir göz ve idrak…

Nasıl da hüzünle bakıyor Süheyl Hoca…

Hiç değişmiyor, yok olmuyor, bir çağrı gibi, yakaza gibi, ateş gibi, toprak gibi…

İnsan Aşk olmuşsa hiç ölmüyor

Her ân diri!