
“Hiç kimse Kırımlı İsmail Bey Gaspırinski kadar bütün
Türklük gayesini vuzuh, sebat ve ısrarla
nazariyede takip, fiiliyatta tatbike sa’y etmemiştir.”
Yusuf Akçura
Bazı insanların ismi doğdukları yerin hudutlarında kalır. Bazılarının ismi ise uzak coğrafyalarda, bütün bir milletin sesi, ortak bir ülkünün hikayesi haline gelir. İsmail Gaspıralı’nın hikâyesi, Bahçesaray yakınlarındaki Avcıköy’de başlayıp Kırım’ın sınırlarını, Çarlık Rusyası’nın ağır duvarlarını, İstanbul’un kalabalığını, Kahire’nin sokaklarını, Türkistan’ın yollarını ve Hindistan’ın uzak mekteplerini aşan böyle bir hikâyedir. Kendisini birkaç mısrada anlatırken bile dünyaya gelişini bir başlangıçtan çok, nereye varacağı bilinmeyen uzun bir yolculuk gibi kaydeder:
“Doğmuşum ben Avcıköyde bin sekiz yüz elli birde
Mekânımdır Bahçesaray mezarım kim bilir nerde”
Oysa bugün onun mezarının nerede bulunduğundan daha mühim bir şey biliyoruz: Fikri, Türk dünyasının hemen her köşesinde bir iz bırakmıştır. İsmail Bey’in asıl vatanı yalnız Kırım değildi; dili kısılmış, mektebi eskimiş, hafızası parçalanmış bütün bir Türk dünyasıydı.
Bir İmparatorluğun İçinde Uyanan Fikir
İsmail Bey, 21 Mart 1851’de Bahçesaray yakınlarındaki Avcıköy’de dünyaya geldi. Babası Çarlık ordusundan emekli Mustafa Alioğlu, annesi ise köklü bir mirza ailesine mensup Fatma Sultan’dı. İlk tahsilinin ardından Akmescit, Voronej ve Moskova’daki askerî okullara devam etti. Moskova yıllarında Rus fikir hayatını yakından tanıdı; fakat okulda hâkim olan Panslavist hava, genç İsmail üzerinde beklenenin tam aksi bir tesir bıraktı. Ruslaştırılmak istenen bir dünyanın ortasında Türklüğünü daha kuvvetle hissetmeye başladı. (İslam Ansiklopedisi)
Düşüncesinin ilk çekirdeği burada oluştu: Rusya hâkimiyetindeki Türkler, yalnız siyasî bakımdan değil; dil, eğitim, iktisat ve düşünce bakımından da ayağa kaldırılmalıydı.
Girit’te Osmanlı askerlerine katılmak üzere arkadaşı Mustafa Mirza Davidoviç ile İstanbul’a geçmeye teşebbüs etti; Odesa’da yakalanınca askerî tahsil hayatı sona erdi. Bahçesaray’a dönerek Zincirli Medrese’de Rusça öğretmenliği yaptı. Ardından İstanbul, Viyana, Münih, Stuttgart ve Paris’e uzanan bir Avrupa yolculuğuna çıktı. Paris’te İvan Turgenyev’in yanında çalıştı; Batı’yı uzaktan seyredenlerden değil, onun merkezine girerek gözlemleyenlerden biri oldu. İstanbul’da Osmanlı zabiti olma isteği gerçekleşmeyince yeniden Kırım’a döndü.
Bu yolculuklar onda hayranlıktan çok mukayese kabiliyeti doğurdu. Avrupa’yı gördü, fakat onu körü körüne taklit edilmesi gereken kusursuz bir model saymadı. İslam dünyasının ilerlemesi gerektiğine inanıyor, fakat bu ilerlemenin kendi tarihî ve manevî bünyesinden kopmadan gerçekleşmesini istiyordu. Onun modernliği, kendi yüzünden utanarak başkasına benzeme arzusu değil; kendini yenileyerek yeniden var olma iradesiydi.
İşte bundan dolayı Gaspıralı’nın düşüncesinin temelinde soyut bir medeniyet tartışmasından önce fikir bulunur:
“Milletin terakkisi ve istikbali için her şeyden evvel fikir lazımdır. Fikir uyanmadan terakki etmek imkânsızdır. On beş yıl evvel kendi evinin dışını göremeyen fikirler bugün umumun halini ve umumi işleri düşünmekle meşguldür. En büyük terakkimiz de bu olsa gerektir.”
(Tercüman, 1895, nr. 50)
Fikir uyanmadan milletin uyanamayacağını biliyordu. Fakat fikri bir odada saklamak, aydının kendi kendine konuşmasından ibaret bırakmak da ona göre faydasızdı. Fikir, halka ulaşmalı; mektebe, gazeteye, kitaba, ticarete ve gündelik hayata dönüşmeliydi.
Makine Gürültüsünden Doğan Musiki
1883’te Bahçesaray’da neşredilmeye başlanan Tercüman, bir gazeteden çok daha fazlasıydı. Dağınık Türk topluluklarını birbirinden haberdar eden bir yol, bir mektep, bir kürsü ve müşterek bir hafıza teşebbüsüydü.
İsmail Bey, uzun süren müracaatların ardından gazetenin neşir iznini, bütün yazıların Rusça tercümelerinin de yayımlanması şartıyla alabildi. İlk nüshası 22 Nisan 1883’te çıktı. Önce haftalık, ardından haftada iki defa, 1912’den sonra ise günlük yayımlanan Tercüman, Kırım Tatarlarının ilk Türkçe gazetesi ve Rusya Müslümanları arasında Türkçe çıkan üçüncü gazete oldu. Gaspıralı, gazetesini ve kitaplarını basabilmek için Bahçesaray’da Arap harfleriyle neşriyat yapacak bir matbaa da kurdu. İlk yıllarda gazetenin hemen bütün işlerini ailesiyle birlikte kendisi yürüttü.
Onun matbaayla kurduğu münasebet, bir yayıncının iş yerine bağlılığından çok daha derindi. Sabah odasından çıktığında makinelerin sesini duymayınca huzursuzlanır, niçin çalışmadıklarını sorardı. Bir gün kendisine, matbaanın gürültüsü ve boya kokusu içinde neden bu kadar uzun süre kaldığı sorulduğunda şu cevabı verdi:
“Matbaa makinasının gürültüsü benim için en güzel bir musiki olduğu gibi, boya kokuları da en latif çiçeklerin rayihasından hoştur. Saatlerce matbaada kalsam ne makinanın gürültüsünden usanırım ne de boya kokusundan.”
(Cafer Seydahmet Kırımer, Gaspıralı İsmail Bey, s. 32)
Bu söz, Gaspıralı’nın hayatını anlatan en kuvvetli ifadelerden biridir. Çünkü onun musikisi, yükselen seslerden değil, çoğalan harflerden doğuyordu. Mürekkep kokusunda yalnız gazete değil, bir milletin uyanma ihtimalini duyuyordu.
“Tercüman”ın bir tek numarasını okuyan bir Türk bu suretle Türk dünyasının her tarafına gidiyor, her tarafın dertlerini, hayırlı millî teşebbüslerini öğreniyor ve binnetice bütün Türklük hakkındaki bilgisi ve imanı kuvvetleniyor.
Gazetenin 1883’te yalnız 320 abonesi vardı. 1884’te bu sayı 406’ya, 1885’te ise 1000’in üzerine çıktı. Aboneler Kırım’dan Astrahan’a, Kazan’dan Sibirya’ya, Dağıstan’dan Türkistan’a kadar uzanıyordu. Âlimler, tüccarlar, köylüler ve mirzalar aynı gazetenin sütunlarında birbirlerinin varlığından haberdar oluyordu. Bir milletin siyasî haritası çizilmeden önce, zihnî haritası kuruluyordu.
Yusuf Akçura’nın “bütün Türkçülük hareketinin merkezî siması” saydığı Gaspıralı’nın gücü de buradaydı. Türk dünyasını yalnızca müşterek bir geçmiş etrafında düşünmüyor, müşterek bir gelecek için birbirinden haberdar olmaya çağırıyordu. Akçura’nın ifadesiyle:
“Zannımca bütün Türklük nazariyesini müphem bir surette ilk evvel meydana çıkaran, eski Kırım hanlarının bugün metruk, münsi, âdeta dünyadan ayrı ve uzak kalmış gibi yaşayan küçük payitahtlarında haftada bir defa intişar eden ufacık bir gazete olmuştur: Tercüman!..”
Bahçesaray küçüktü; fakat orada basılan gazetenin ufku genişti.
Mektepte Başlayan İnkılap
Gaspıralı, gazeteyle seslendiği toplumu mekteple değiştirmek istiyordu. Çünkü ona göre cehalet yalnız bilgi eksikliği değil, bir milletin kendi kudretini unutmasıydı. 1884’te Bahçesaray’ın Kaytaz Ağa mahallesinde açtığı ilk mektepte yeni bir öğretim yöntemi uyguladı. Mali kaynak bulmaktan öğretmen yetiştirmeye, program hazırlamaktan ders kitabı basmaya kadar bütün işleri kendisi üstlendi. Yeni mektebi şüpheyle karşılayan halka kırk günde Türkçe okuma yazma öğretileceğini ilan etti. Kırk günün sonunda öğrencilerini halk ve eşraf önünde imtihan ederek sözünü yerine getirdi. “Usul-i savtiyye”den gelişen bu sistem daha sonra “usul-i cedid” adıyla Rusya Müslümanları arasında büyük bir eğitim hareketine dönüştü. 1895’te sayısı yüzü aşan usul-i cedid mektepleri, 1914’te yaklaşık beş bine ulaşmıştı.
Bu mekteplerde yalnız okuma yazma öğretilmiyordu. Türkçe, aritmetik, hat, Kur’an ve din bilgisine tarih, coğrafya ve tabiat bilgisi de ekleniyordu. Ders süreleri belirleniyor, sınıflara sıra, kara tahta ve kitaplık giriyor; bedenî cezalar kaldırılıyor, öğrenciler düzenli imtihanlara tabi tutuluyordu. Temel ders kitabı olan Hâce-i Sıbyanı da Gaspıralı kendisi yazmıştı. Onun genç aydınlara yaptığı çağrı, eğitimin nasıl bir ahlâk meselesi olduğunu da gösterir:
“Kardaşlar, halk maarifine ait işlere ciddi bir surette sarılın. (…) Bilmek bir şereftir, fakat bildiğini başkasına öğretmek daha büyük bir şeref olduğu gibi mukaddes bir vazifedir. Öğrendiğiniz ilimleri yalnız kendiniz için muhafaza etmeyiniz, ırkdaşlarınıza öğretin, faydalı Rus eserlerini Tatarcaya tercüme ediniz, fakir ve cahil halkımız için eserler yazınız, mektepler açmaya, açılan mektepleri ıslaha çalışınız, halka her türlü sanatı öğretmeye gayret ediniz. (…) Hazreti Ali’nin meşhur sözünü unutmayınız: ‘Âlimin mürekkebi şehidin kanı kadar mukaddestir.”
Bu satırlarda bilgi, sahibine mevki kazandıran bir üstünlük değil; başkasına aktarılmadıkça tamamlanmayan bir emanettir. Gaspıralı’nın aydın anlayışı da burada belirginleşir: Aydın, halktan uzaklaştığı ölçüde değil, öğrendiğini halkın hizmetine verdiği ölçüde değerlidir.
Kız çocuklarının eğitimi konusunda da devrinin ilerisindeydi. İlk usul-i cedid kız mektebini 1893’te ablası Pembe Hanım’a açtırdı. 1905’te yayımlanmaya başlayan Âlem-i Nisvân, Rusya Türklerinin ilk kadın dergisi oldu ve kızı Şefika Gaspıralı tarafından yönetildi. Ardından çocuklar için Âlem-i Sıbyân, mizah alanında ise Ha Ha Ha yayımlandı. Böylece onun neşriyat dünyasında erkekler kadar kadınlar ve çocuklar da yer buldu.
Dilde, Fikirde, İşte Birlik
Gaspıralı’nın adı bugün en çok “Dilde, fikirde, işte birlik” sözüyle anılır. Fakat bu söz, duvara asılacak bir vecize olarak doğmamıştır. Her kelimesi bir ihtiyaca karşılık gelir.
Dilde birlik, birbirini anlayamayan Türk topluluklarının müşterek bir edebî dil çevresinde buluşmasıydı. Fikirde birlik, aynı meseleler hakkında müşterek bir şuur geliştirmekti. İşte birlik ise düşünceyi teşkilata, mektebe, yayına, iktisadî güce ve ortak faaliyete çevirmekti.
Gaspıralı’nın iktisada dair şu sözü, birlik fikrinin yalnız kültürel bir temenni olmadığını açıkça gösterir:
“Karada bankaları, denizde gemileri, dünya piyasalarında malları ve tüccarları olmayan milleti kimse adam yerine koymaz.”
(Cafer Seydahmet Kırımer, Gaspıralı İsmail Bey, s. 9)
Bir milletin yalnız şiirle, hatırayla ve kahramanlık hikâyeleriyle ayakta kalamayacağını biliyordu. Matbaası, mektebi, sermayesi, tüccarı ve yetişmiş insanı bulunmayan bir toplumun siyasî bağımsızlığı kadar fikrî bağımsızlığı da tehlikedeydi.
Dil meselesinde de maksadı, bütün Türk lehçelerini yok ederek tek biçimli ve renksiz bir dil kurmak değildi. Bekir Çobanzade’nin tespit ettiği üzere Gaspıralı’nın dil anlayışı üç temel esasa dayanıyordu: Türkçeden mümkün olduğu ölçüde yabancı dil kaidelerini çıkarmak, okur yazarlarca dahi anlaşılmayan Arapça ve Farsça ifadeleri azaltmak, mahallî kelimeleri müşterek Türkçenin yapısına uydurarak kullanmak. Gaspıralı için dil, teknik bir iletişim vasıtasından ibaret değildi:
“Lisan, edebî dil, din derecesinde aziz, mukaddes, değerli bir ilahî nimettir ki bunun kadrini bilmeyen millet, nankörlük suçundan, günahından ötürü yıkılmak cezasına çarptırılır. Bu da tarihle ispatlanmış bir hakikattir.”
(Kaan Turhan, Dilde, Fikirde ve İşte Birlik: Akçura, Galiyev, Gaspıralı, Gökalp, s. 40)
Çünkü ortak dilini kaybeden toplulukların yalnız kelimeleri değil, müşterek düşünme imkânları da parçalanır. Aynı geçmişe mensup insanlar, birbirlerinin cümlelerine yabancılaştıkça geleceklerini de ayrı ayrı kurmaya başlar.
Kırım’dan Türkistan’a Açılan Yol
İsmail Bey’in görüş sahası hiçbir zaman Kırım’la sınırlı kalmadı. Tercümanın sütunlarında Kazan, Kafkasya, Türkistan, Sibirya, Osmanlı coğrafyası, İran ve Doğu Türkistan aynı büyük dünyanın parçaları olarak görünüyordu.
Cafer Seydahmet Kırımer’in anlattığı üzere Gaspıralı, Bakü sokaklarında Tercümanı bedava verdiğinde bile alıp okuyacak Türk arıyor, medeniyet âlemiyle münasebeti az olan Kaşgar’a kitap göndermeye çalışıyor, İran Türklerine el uzatmak için çabalıyordu. 1893’te Orta Asya’ya gitmeye karar verirken Tercümanda şunları yazmıştı:
“Geçenlerde Türkistan bölgesine bir seyahat yapma hevesi geldi. En eski medeniyetin kaynakları, tarihî Baktria, Viyana’ya, kuzeybatıya Moskova’ya, güneybatıya Kahire’ye dalgalar halinde giden Türk kabilelerinin ana hareket üssü, ayrıca Türk fatihlerinin en büyüğü olan Timur’un vatanı, bugün bunlar bende büyük tarihî ve etnografik merak uyandırıyor. Avrupa kültür ve âdetlerinin hiç etkisi altında kalmamış veya çok az kalmış olan Müslüman cemiyetini de merak ediyorum.”
(Nâdir Devlet, İsmail Bey Gaspıralı, s. 65-66)
Bu merak, romantik bir seyahat arzusundan doğmuyordu. Gaspıralı, Türk dünyasını masa başında tasavvur etmek yerine şehirlerini dolaşmak, insanlarını tanımak ve ihtiyaçlarını yerinde görmek istiyordu.
Onun hareket alanı zamanla İslam dünyasına da genişledi. 1907’de Kahire’de bir dünya Müslümanları kongresi toplamak için çalıştı; Mısır’a birkaç defa gitti ve burada üç sayı çıkabilen Arapça en-Nehda gazetesini yayımladı. Kongre teşebbüsü çeşitli çekişmeler yüzünden sonuçlanmadı. 1912’de ise Hindistan’a giderek Bombay’da usul-i cedid mektebi açtı ve kırk günde okuma yazma öğretme metodunu burada da uyguladı.
Başarısızlık onun için yolun sonu değildi. Cafer Seydahmet’in çizdiği Gaspıralı portresinde bu sarsılmaz taraf açıkça görülür:
“Teşebbüs ettiği işlerde ne kadar müşkilata uğrarsa uğrasın, ruhu sönmez, ümidi kırılmazdı. Vücudu zayıf olmakla beraber sağlamdı. Büyük bir metanet ve cesaret-i medeniyeye malikti. Ruhsuzlara ruh, ümitsizlere ümit verirdi. Beyhude yürümez, nafile söz söylemez, maksatsız gezmezdi.”
(Cafer Seydahmet Kırımer, Gaspıralı İsmail Bey, s. 32)
Fikrin Teşkilata Dönüşümü
1905 İhtilali’nin meydana getirdiği geçici serbestlik ortamı, Gaspıralı’nın siyasî ve içtimaî faaliyetlerini genişletmesine imkân verdi. Nijniy Novgorod’da bir nehir gezintisi görünümü altında toplanan Birinci Bütün Rusya Müslümanları Kongresi’ne başkanlık etti. Ardından Kırım ve Rusya Müslümanları kongrelerinde rol aldı. Bu faaliyetlerin sonunda kurulan İttifak-ı Müslimîn’in programında eğitim birliği, kız ve erkek çocukları için zorunlu ilköğretim, rüştiyelerin açılması ve öğretim dilinin sadeleştirilmiş Osmanlı Türkçesi olması gibi Gaspıralı’nın yıllardır savunduğu düşünceler yer alıyordu.
Fakat o, ölçüsüz maceracılıktan yana değildi. Millî uyanışın kanuni ve meşru zeminde, sabırlı ve teşkilatlı biçimde ilerlemesini istiyordu. Düşüncesinin kuvveti kadar yöntemindeki ihtiyat da dikkat çekiciydi. Çünkü büyük fikirlerin yalnız heyecanla değil, devamlılık ve kurumlarla yaşayacağını biliyordu.
1908 sonrasında İstanbul’la ilişkileri daha da yoğunlaştı. Türk Derneğinin kurucu üyeleri arasında yer aldı; Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Yurdu dergisi üzerinde etkili oldu. İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük gibi farklı fikir çevreleri, onun düşüncesinde kendilerine yakın bir taraf bulabiliyorlardı.
Rıza Nur onu, “Türk tarihinin uyanma devresine hizmet eden büyüklerden” sayıyordu. Hüseyin Namık Orkun’a göre ise yalnız Rusya Türkleri arasında değil, bütün Türk âleminde Türkçülük cereyanına hız veren ilk büyük isimlerden biriydi:
“Gaspıralı İsmail Bey, otuz senelik cesaret, fedakârlık, yüce bir milliyet hissesi ile ifade edilebilen bir gayret ve çalışma ile Kırım Türkleri’nin gözlerini açmıştır. Onun yaydığı uyanma nuru hatta Rus hükmü altındaki bütün Türklere de varmıştır.”
(Necip Hablemitoğlu, Gaspıralı İsmail, s. 39-40)
Bir İdeal Fabrikası
Çelebi Cihan’ın Tercüman için kullandığı ifade, gazetenin Türk düşünce tarihindeki yerini benzersiz biçimde anlatır:
“Bu son asır zarfında Türk-Tatar muhitinde hiçbir mefkûre doğmamıştır ki, Tercüman veled-i meşruu olmasın yahut onun terbiye-i müşfikanesiyle perverşiyab olmasın. Evet o, idealler, mefkûreler fabrikası idi.”
Gerçekten de Tercüman, tek bir siyasî fikrin yayın organı değildi. Millî mektebin, sade dilin, kadın eğitiminin, çocuk yayıncılığının, iktisadî teşebbüsün, basın hürriyetinin ve Türk halkları arasındaki müşterekliğin aynı sayfalarda buluştuğu bir düşünce atölyesiydi.
Gaspıralı’nın büyüklüğü, bugün herkesin kolaylıkla tekrar edebildiği fikirleri ilk söylemiş olmasından ibaret değildir. O fikirlerin henüz tehlikeli, imkânsız, hatta gülünç sayıldığı bir zamanda onları hayata geçirmeye çalışmasındadır. Gazete çıkarmış, matbaa kurmuş, mektep açmış, öğretmen yetiştirmiş, ders kitabı yazmış, kongre toplamış, dernek kurmuş, şehir şehir dolaşmış, kadınlara ve çocuklara mahsus yayınlar hazırlamıştır.
Onun “dilde, fikirde, işte birlik” sözü bu yüzden sıralanmış üç güzel kelime değil, baştan sona yaşanmış bir hayatın hulâsasıdır.
Bahçesaray’dan Türk Dünyasına
İsmail Gaspıralı, 24 Eylül 1914’te Bahçesaray’da vefat etti. Cenazesine Rusya’nın farklı bölgelerinden gelen altı binden fazla insan katıldı. Hacı Giray Han’ın türbesi yakınlarına defnedildi. Ölümü bütün Türk dünyasında derin üzüntü meydana getirdi; Rusya ve Türkiye basını aylar boyunca onun hizmetlerini anlatan yazılar yayımladı.
1944 sürgününden sonra mezarı da Kırım’daki pek çok Türk-İslam eseri gibi ortadan kaldırıldı. Kırım Tatarları vatanlarına dönebildiklerinde tahminî mezar yerini yeniden belirleyerek oraya bir anıt taşı diktiler. Fakat Gaspıralı’nın hatırasını yaşatan asıl abide bu taş değildir. Onun abidesi, birbiriyle konuşabilen Türk lehçelerinde; açılan her mektepte; basılan her kitapta; kendi milletine yukarıdan bakmadan ona hizmet eden her aydında yaşamaktadır. Köprülüzade Mehmet Fuat’ın sözüyle:
“Bütün hayatını Türklüğün yükselmesine sarf eden İsmail Bey, Türk halkının ebedî şükranına layıktır.”
Gaspıralı’nın odasından çıktığı bir sabah matbaa makinesi susmuş olsaydı, mutlaka durur ve neden çalışmadığını sorardı. Bugün de onun mirası karşısında sorulması gereken soru budur: Türk dünyasının müşterek hafızasını, dilini ve fikrini çoğaltacak makineler çalışıyor mu? Çünkü İsmail Bey için susan matbaa, bir milletin kesilen sesini tekrar uyandırmaktı…
Kaynakça
Akçura, Yusuf, “Türklük”, Salnâme-i Servet-i Fünûn, 1328.
Akçura, Yusuf, “İsmail Bey Gaspırinski”, Türk Yılı 1928, İstanbul, 1928, s. 346.
Çelebi Cihan, Numan, “Anlayabilseydik”, Tercüman, 1915, nr. 203.
Çobanzade, Bekir, Türk-Tatar Lisaniyatına Medhal, Bakü, 1924.
Devlet, Nâdir, İsmail Bey Gaspıralı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988.
Gaspıralı, İsmail, “Milletin Terakkisi ve İstikbali”, Tercüman, 1895, nr. 50.
Gaspıralı, İsmail, Rusya Müslümanları, Akmescit, 1881.
Hablemitoğlu, Necip, Gaspıralı İsmail, Birharf Yayınları, İstanbul, 2006.
İslam Ansiklopedisi.
Kırımer, Cafer Seydahmet, Gaspıralı İsmail Bey, İstanbul, 1934.
Kırımlı, Hakan, “Gaspıralı, İsmail Bey”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, C. XIII, İstanbul, 1996, s. 392-395.
Köprülüzade, Mehmet Fuat, İsmail Gaspıralı hakkındaki değerlendirmeleri.
Orkun, Hüseyin Namık, Türkçülüğün Tarihi, İstanbul, 1944.
Sırât-ı Müstakîm, “Ahmet Midhat Efendi’nin Türkçülük Konferansı”, 8 Kânunusâni 1324, nr. 22.
Turhan, Kaan, Dilde, Fikirde ve İşte Birlik: Akçura, Galiyev, Gaspıralı, Gökalp, İstanbul, s. 40.
Tercüman, 1885, nr. 1.
8 Temmuz 1998'de İstanbul'da doğdu. 2016-2021 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi – Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden lisans derecesini aldı. 2018 yılında Kazakistan'da bulunan Hoca Ahmet Yesevi Türk Kazak Üniversitesinin Konuk Türkoloji öğrencisi oldu ve burada Kazakça, Özbekçe, Rusça öğrenme fırsatını yakaladı. 2019 yılında Özbekistan- Taşkent Ali Şir Nevayi Adındaki Devlet Özbek Dili ve Edebiyatı Üniversitesinde “Türkçenin Ses Bayrağı: Ali Şir Nevayi” adlı bir bildiri sundu ve yayınladı. “İnsan ve Hayat, Türk Edebiyatı” gibi bir-çok dergide ve kitapta edebî ve akademik yazıları yayınlandı.Uluslararası bir öykü yarışmasında mansiyon ödülüne layık görülen “Ebedî Hayat” adlı hikâyesi Azerbaycan Türkçesine de tercüme edilerek basıldı. İran'da, Azerbaycan’da ve Özbekistan'da da yayın faaliyetlerinde bulundu. İngilizce, Farsça dillerini ileri düzeyde, Rusçayı ise orta düzeyde öğrendi. Halihazırda; TRT 2'de editör olarak çalışmakta, İstanbul Üniversitesinde Eski Türk Dili alanında akademik kariyerine ve Türk Edebiyatı Vakfının Yayın kurulunda yazın hayatına devam etmektedir.* Kitaplar:1-Beyaz Güvercinler (Azerbaycan Türkçesinden çeviri bir roman): İmdat AvşarAleyna Malkoç / 20212- Türkbilimde Arayışlar: Timur Kocaoğlu Armağanı: Aleyna Malkoç (Editör) / 20213- Ziya Gökalp – Altın Işık (Özbekçeye Tercüme / yayına hazırlanmakta.)4- Geç Dönem Çağatay Türkçesiyle Yazılmış Mensur İskendernâme Metninin Dil ve Metin İncelemesi(YL Tezi)