Menu
FALIMDA YOL ÇIKMAMIŞTI
Deneme/İnceleme/Eleştiri • FALIMDA YOL ÇIKMAMIŞTI

FALIMDA YOL ÇIKMAMIŞTI


Evrendeki a ve b doğruları başta olmak üzere

tüm aykırı doğrulara... 


Falımda ne zaman yol çıkmıştı benim? Bugüne kadar hiç çıkmamıştı biliyorum. Fallara inanırım, bilirsin. Başıma gelme ihtimali en az tüm insanlarla aynı olan genel geçer olayları başkasının ağzından duymak büyüler beni. Hele bir de içten içe arzuladıklarım varsa... Falcılar da bilir beni. Fincanı uzun uzun çevirir, sonra alnıma bakarlar. Şimdilerde önümde yollar olduğunu söylüyorlar. Ne çok yolum var bir bilsen. Kısa yollar, uzun yollar, ikiye ayrılanlar, sonunda su görünenler, ışıklı olanlar, bereketle aydınlığa çıkanlar. Sadece koşarak gitmek istediğim yol çıkmıyor bir türlü fallarda.  


Oysa evrende milyonlarca yol ve benim payıma düşmüş binlerce ihtimal varken, hiç değilse birinin seninle kesişmesini beklerdim. Beklemek de benim en iyi olduğum batıl inançlarımdan biridir bilirsin. Ahiretteki ihtimallerimi yakacak kadar fal baktırdım. Falcılar bile üzüldü hâlime. Kırgınım spiritüalizme. 


Çünkü biz hiçbir evrende seninle aynı yolda yürüyemiyorduk. 


Hâlbuki inanmıştım. O her gün vapura bindiğin iskelede karşılaşacağımıza mesela. İnsanların vapura yetişmek için birbirini omuzladığı, martıların bizden daha telaşlı göründüğü bir sabah… Yahut benim çok sevdiğim o sahil parkında. Güneş ufukta kızıla çalarken, çocuklar son kez salıncağa binmek için anneleriyle pazarlık ederken, elimde soğumuş bir kahveyle başımı kaldıracaktım ve sen orada olacaktın. Gülümseyecektim, selamlaşacaktık. Olmadı. 


Belki oldu, belki olayazdı. Belki yalnızca teğet geçtik. Bir adım erken, iki dakika geç, yanlış vapur, gereğinden uzun sürmüş bir telefon konuşması… Ömür dediğin şey zaten biraz da kötü ayarlanmış saatlerden oluşuyor.  Galiba ben o teğet geçişlerden birinde gördüm seni. Sağa sola çokça bakınırım, bilirsin. Önüme pek bakmam. 


Ve sakarımdır. 

Düşerim. 

Düştüm. 


Şairin düştümse eğer sana bakarken düştüm dediği yerden toparladım otuz parçaya bölünmüş kristal gençliğimi. Uzun süre sana takıldığımı sandım. Sana değil, ihtimallerin ördüğü ağlara takılmışım. Sakin bir sabaha, yemyeşil bir tepeye, yan yana oturan iki kişiye… Hiç yaşanmamış bir sabahın hatırasına... 


Kendime geldiğimde kendi gerçekliğimdeki sabahın beşinde, hayatımla ilgili ne yapacağımı ve neyi nereye koyacağımı bilmediğim bir anda, yani insanın kendi ruhuna karşı en savunmasız olduğu o saatlerde amansız bir virüs gibi giriyor zihnime yaşanmamış varlığın. Bazen o kadar yakın ki elimi uzatsam dokunacağım. Bazen uzaklaşıyor ve bazen de tamamen yok oluyor. Ben yine gözlerimi boşluğa sabitleyip saatlerce düşünüyorum ve bazen ağlıyorum ve bazen kalbimi lime lime edene kadar acı çekiyorum. Sonra tüm bunlara hayat diyerek makul bir tanımlama yapıyorum.  


Oysa şaşılacak bir sadelikte düş kuruyorum ben. Sakin bir tepede yemyeşil olan o tepede gün doğumunu izlerken sabah yelini saçlarımda, tüm bedenimde ve ruhumda hissederken zaman orada bir müddet durduğunda sırtımı yaslayacağım, sıcaklığını omuzlarımda, kollarımda, ellerimde ve belki de yüzümde hissedebileceğim bir başka nesnenin varlığını arzuluyorum.  


Uzun uzun anlatmanın ve yazmanın ötesinde, uzun uzun susmaya ve uzun uzun dinlenmeye olan ihtiyacım gün geçtikçe, yoruldukça, sırtıma yüklenenler sırt ağrılarına döndüğünde ve bu ağrılar en az kalp ağrılarım kadar arttığında ve saçlarım artık beyazlamaya başladığında ve güzel yüzüm solmaya başladığında ve dünya artık daha korkunç bir hal almaya başladığında dayanılmaz bir sancıya dönüşüyor.  


İlahi bir mesajı bekleyerek ertelemeye çalıştığım ve belki de kaçtığım ve belki de yüzleşemediğim her ne vardıysa korkunç bir karabasan gibi geceleri üzerime çullandığında, herkes uyurken ben dünyanın derdini sırtladığımda ve doğmadan bin yıl öncesinde olanları sorgulamaya başladığımda ve keşkelerim bin yıl ötesine dayandığında göğsüme o kara kanatlı al karısı oturup nefesimi kesercesine boğazıma yapıştığında; zihnimi o an ölmeyeceğime inandırmaya çalışıp sonra hiçbir şey olmamış gibi uyumaya çalışarak bin yıldan beri her canlının tatmaya mecbur olduğu gerçekleri yani yaşamayı, uyumayı ve çalışmayı tatmak zorunda olduğumu ve ertesi gün yine aynı yolları arşınlamam gerektiğini bir kez daha anlayıp yaşadığım düş kırıklığına şaşırmayarak uykuya daldığımda anlıyorum var olmak, dayanılmaz bir sancı bende. 


Sonra tüm olanların ertesinde bir pazar günü akşamüstü göğsümdeki kuş yeniden kanat çırpıyor. Nedenini biliyorum. 


Her şey şaşılacak şekilde iyi gitmeye başlıyor. Ya da ben sonunda kendimi buna inandırabiliyorum. İkisi arasında sandığımız kadar büyük bir fark olmayabilir. Her neyse; ikindi güneşi o eşsiz, mükemmel açısıyla salonuma girdiğinde kendimi uzun zamandır üzerinde oturmadığımı o an fark ettiğim berjerime bırakıyorum.  


Zihnim berraklaşıyor. Şaşıyorum. Güneşten olsa gerek. Arkada Perhaps çalıyor. Belki de sen  Quizas demek istersin. Evet. Belki de.  


Belki de şarkılar, bizimle alay etmeyi iyi biliyordu. Bütün ihtimallerden vazgeçmeye karar verdiğim bir akşamüstü odanın içinde “belki” ler dolaşıyor. Yine de bu kez sıkmadı bu ironi. Aksine, düşüncelerimin akışkanlığı arasında zihnimin dansına bir ahenk kattı.  


Birçok şey yapmak geçiyor içimden şimdi. Hiçbiri hüzünlü değil. Şaşılacak şey doğrusu. Bazılarının delip geçmesi beklenirdi. Gitmek mesela, taşınmak, ülke değiştirmek, hızlıca giyinip bir otobüse atlamak, annem ve babamla kavga etmek hatta sana şöyle bir tokat patlatmak... 


Karar almak bu kez çok kolay olmuştu. Vakti mi gelmişti, yeterince olgunlaşmıştı da ondan mıydı bilmiyorum; fakat sancıyla beslendiği kökten, serin bir rüzgârın kurumuş yaprağı dalından ayırması kadar sessizce kopmuştu içimden vazgeçişler.  


Meğer vazgeçmek için büyük bir gürültüye gerek yokmuş. Ne kapılar çarpıyor ne camlar kırılıyor ne de gökyüzü kararıp insana haklı olduğunu bildiriyormuş. Güneş aynı yerden odaya giriyor. Su tam istediğin ılıklıkta akıyor. Bir şarkı çalıyor. Sonra insan, içinde yıllardır açık duran bir kapıyı daha fazla üşütmemesi için sessizce kalkıp kapatıyormuş. Sonrası sütliman.   


Şimdi gitmekten vazgeçtiğim o bozkırdan, o denizden, o tepeden, o vadiden bir güvercin uçsa bana bilmiyorum, göğsüm yine öylesine çırpınır mı? Dün parlayan güneş bugün aynı şekilde ısıtır mı? Yeniden fal baktırır mıyım? Bir fincanın dibinde sana doğru uzanan ince bir çizgi görsem yine inanır mıyım? Yine bir iskelede ya da benim çok sevdiğim o sahil parkında karşılaşacağımızı düşünür müyüm?  


Bilmiyorum.  


Vadesi tam ortasında dolmuş bir hikâye bu. Belki de hikâye olamayan iki ayrı yolun birbirine en fazla yaklaşabildiği yerde, kısacık bir anısı olsun diye yapılan bir düğün dernek, fazladan misafirperverlik.   

Evrendeki o sonsuz doğrulardan birer taneydik. Uzaklaştık, yakınlaştık. Neredeyse dokunacaktım. 

Sen yürüdün.  

Ben çoktan düşmüştüm.  

Tam dokunacakken.   



Hilal

26 Ocak 1995 yılında İzmir'de doğdu. Babasının memuriyeti sebebiyle çocukluğu Konya’dan Urfa’ya uzanan şehirler arasında geçti. 2013-2017 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun oldu. Aynı yıl yüksek lisansını Malezya  luslarası İslam Üniversitesinde yaptı. TRT 2’de editör olarak çalışıyor. Fatih'in annesi. Kendini hiçbir yere tam olarak ait hissedemeyişinden, yerleşemeyen duyguların ve yarım kalmış cümlelerin peşinden gidiyor.

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları