Menu
SABUN
Öykü • SABUN

SABUN

Zil çaldı.

Zilin sesi ile içimde bir kıvılcım ateşlendi ve okulun çıkış kapısına doğru koşmamı sağlayan bir itki oluşturdu. O gün biraz uyuşuktum aslında. Aylardan Ramazandı. Annemin tüm tembihlemelerine rağmen bugün orucumu tamamlamak konusunda kararlıydım. Bir taraftan yürüyor, bir taraftan gün boyu kapağını bile açmadığım beslenme çantama kaçamak bakışlar atıyordum. 8 yaşındaydım ve irade konusunda ilk sınavımı vermeye hazırlanıyordum. 

Yolum okulun yan tarafındaki pasajın girişindeki temizlik malzemeleri satan –Bayrak Temizlik Malzemeleri– dükkânın önünde son buldu. Her gün okul çıkışında buraya gelir, babamın öğle tatilinde gelip beni almasını beklerdim. Neredeyse günün 2 saatini bu dükkânda geçirirdim. Bazen bir köşede sessizce kitabımı okur, ödevlerimi yapar; bazen de Sami amcaya yardım ederdim. Sami amcanın kendi çocukları benim kadar vakit geçirmezdi burada belki de. Bütün malzemelerin yerini öğrenmiştim. Sami amca bazen onlar ile ilgili uzun uzun konuşurdu, mahiyetlerinden bahseder, iyisini kötüsünü nasıl ayırt edeceğimi anlatırdı. Tezgâhın üzerindeki kolonya şişesi dükkâna girer girmez beni çekerdi. Yanında minik minik şişeler vardı. Sami amca alışveriş yapanlara birer şişe hediye verirdi. Benimkini de bittikçe doldururdu.


Sessiz ve küçük adımlarla dükkânın içine sıvışıverdim. İçeride her zamanki yerinde olan ve beni bekleyen sevimli adam, Sami amca beni görünce gülümsedi.

“Cumali! Hoş geldin aslanım. Gel bakalım ya.”

“Hoş bulduk Sami amca. Hayırlı Ramazanlar.”

“Hay maşallah aslanıma. Senin de mübarek olsun. Geç otur bakalım. Aç mısın? Tost yaptırayım mı sana?”

“Yok. Tokum ben.”

“Oruç musun yoksa?”

“Yok değilim. Aslında tutacaktım, annem izin vermiyor.”

“Hafta sonu tutarsın aslanım, hem sana farz değil.”


Sami amcanın son sözü ile beraber artık bir şey söylemeye gerek olmadığını düşünerek sessiz kaldım. Ben bildiğimi okuyordum ne de olsa. Her zamanki köşeme oturdum. Hem okul yorgunluğu hem de açlığın etkisi olacak ki biraz uykuluydum. Ödev yapacak ya da kitap okuyacak pek hâlim yoktu. Oturduğum yerden deterjan bidonlarının etiketlerini okumaya başladım; bir taraftan da zihnimde Sami amcanın neden bu dükkânı açtığını düşünmeye dalmıştım.


Sami amca eskiden tıpkı babam gibi devlet memuruydu. Sonra ne olduysa –anne ile babam konuşurken duyduğuma göre rüşvet aldı diye iftira atmışlar– bu dükkânı açtı. Ama neden sabun dükkânı açmak istedi? Neden bakkal, şarküteri, züccaciye değil de temizlik malzemesi satmayı seçmişti? Uzun zamandır aklıma gelen ama pek de konduramadığım bir sebep vardı bana göre. Sami amca sessiz, sakin, ketum fakat bir o kadar da güler yüzlü, çok okuyan ve pek bilgili bir adamdı. Devlet onu özel bir görev için seçmiş olabilirdi. Bilimsel bazı deneyleri gerçekleştirebilmesi için de ona bu dükkânı vermiş olabilirdi. Eğer bu deneyler kimyasal maddeler içeriyorsa, insanlardan gizlemek için bir sürü temizlik malzemesinin olduğu bu dükkân olayların vitrin tarafıydı belki de.


Bu tezimi güçlendirecek bir de kanıtım vardı. Dükkânda her ne kadar özgür olsam ve zaman zaman da Sami amcaya yardım bile etsem de alt kata hiç inmemiştim. Bir defasında orada ne olduğunu sorduğum zaman da “Şişeler, bidonlar, deterjanlar var işte; depo olarak kullanıyorum. Bak, görmez yerimden inme aşağıya, başına bir iş gelmesin.” cevabını almıştım. Alt tarafı bir depoysa başıma neden bir iş gelecekti ki? Belki de aşağıda laboratuvar vardı. Aşağıya inmem ve bu devlet sırrına şahit olmamı istemiyordu Sami amca.


Tüm bu düşüncelerin arasından ayağımda hissettiğim şiddetli acı ile çıkıverdim. Dükkân birden kalabalıklaşmıştı; hatta öyle ki sıkışıklıktan müşterilerden biri ayağıma basmıştı. Anlaşılan Sami amca tek başına yetişemeyecekti. Yavaş hareketlerle yerimden kalkıp yardım edebileceğimi anlatabilmek için kendimi gösterdim.


60’lı yaşlarında, altın sarısı saçları ve masmavi gözleri olan bir kadın bana doğru eğilip “Bana bak küçük oğlan, bana yarım kilo mintak ver bakalım.” dedi. Gözleri beni o kadar ürkütmüştü ki sadece kafamı sallayıp Sami amcanın yanına gidebildim. Dükkân o kadar doluydu ki Sami amca istemeye istemeye “Aşağı katta merdivenin yanında yeşil kapaklı helkeyi al, başka hiçbir şeye dokunmadan hızlıca gel.” dedi. Şaşkınlıktan bir an donuk kaldım sanki. İçim korku ile heyecan arasında bir coşkunlukla doldu. Sonunda inecek miydim o gizli yere? Acaba ne görecektim orada? Sami amca fikrini değiştirmeden yetişebilmek için hızlıca merdivenlere koştum.


Aşağı zifiri karanlıktı. Bir süre son basamakta gözlerimin karanlığa alışabilmesi için bekledim. Ayak ucuma, Sami amcanın dediği yere baktığımda evet, mintak helkesi tam da oradaydı. Sami amcanın sözünden çıkmaya ve fazladan birkaç adım daha atıp etrafa bakınmaya çekiniyordum. Merakım da beni rahat bırakmıyordu. Tam hevesim kursağımda kalarak helkeyi almak için eğilmiştim ki beyaz ışığın bir kapının altından süzüldüğünü fark ettim. Kafamı kaldırdığımda cam kapı tam karşımdaydı ve anlaşılan o ki içerisi bembeyaz florasan lambalar ile doluydu. Az önce geldiğimde nasıl da fark etmemiştim bu kapıyı? Yoksa ışık şimdi mi yanmıştı? Belki de birileri geldiğimi duyup ışığı yakmıştı. Merakıma engel olamıyordum. Ayaklarım sanki suyun üzerinde yürüyormuşum gibi bir hafiflikle kapıya doğru ilerliyordu.


Kapının önünde henüz durmuştum ki kapı birden açıldı. Elimde mintak helkesi ile bembeyaz ışığın karşısında donakalmıştım. Işıktan gözlerim öyle kamaşmıştı ki hiçbir şey göremiyordum. Korku ve heyecandan kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Beyazlığın içinden yine beyaz önlüklü, sarışın, mavi gözlü bir kadın beni kolumdan tutup birden bire odanın içine çekti. Korkudan elim ayağım çözülmüştü. Sami amcaya bağırmak istiyordum ama ne mümkün? Dilim dolaşıyor, sesim çıkmıyordu.


Odada biri daha vardı. Saçı sakalı birbirine dolaşmış, şişman, gözlüklü bir adam. Kendi aralarında bilmediğim bir dilde bir şeyler fısıldıyorlardı. O da nesi? Rusça konuştuklarını düşündüm. Bana da bir şeyler söylüyorlardı ama hiçbirini anlamıyordum. “Burada ne işin var! Yanlış yere geldin.” der gibi bir halleri vardı sanki. Kadın, önündeki deney tüplerinden kocaman şırınganın içine bir sıvı çekmeye başladı; şişman adam ise benim kolumu açmaya çalışıyordu. Aman yarabbi! Sami amcanın beni koruması boşuna değilmiş. Bunlar beni de deneylerine alet edecekler diye düşünüp ağlamaya başladım. Ağzımdan kelimeler dökülmüyor fakat beynimden düşünceler öyle hızlı geçiyordu ki çizgi filmlerdekiler gibi kafam patlayacak, dumanlar çıkacak sandım. Kolumu çekiştirmeye çalışırken, neden bilmem, aklıma dua etmek gelmişti. Bu durumdan beni ancak Allah kurtarabilirdi. Mübarek Ramazan gününde şeytan bile bağlıydı ne de olsa. Rabbim beni de bu Rusların elinden kurtarırdı. İlacın etkisinden mi, duaların kudretinden mi bilemediğim bir huzur, bir sakinlik gelmişti üzerime. Kendimi bulutların arasında derin bir uykuya teslim etmiştim. Artık hiçbir şey söylemek istemiyor, rahatımı bozmak istemiyordum. Ne rahat ve ne güzel bir uykuydu.


Gözlerim hafif hafif kıpırdanmaya başlıyordu. Hiçbir şey hatırlayamıyor, hangi zamanda ve nerede olduğumu tam olarak anlayamıyordum. Göz kapaklarım aralanmaya başladı. Yarım aralıkta yine beyaz önlüklü insanlar görünmeye başladı; hemen geri kapattım gözlerimi. Biri bunu fark etmiş olacak ki kulağıma eğilerek yumuşacık bir sesle “Cumali, oğlum.” dedi. Annemdi bu. Oh! Yarabbi çok şükür, canım annem! Gözlerimi açıp kendimi annemin kollarına bırakıp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Beni oradan nasıl kurtardılar, Allah bilir neler oldu, hiç hatırlamıyordum. Öyle korkmuştum ki merak bile etmiyordum.


Annemin sarılıp okşamaları biraz olsun rahatlatmıştı. Etrafıma şöyle bir baktığımda babamı da gördüm. Hastanedeydik. Babamın yüzünde muzur bir gülümseme vardı. Hemen sonra kapı açıldı, Sami amca kapıdan girdi; o da gülümsüyordu. “Cumali, vay aslanım, uyanmışsın yahu.” diyerek kafamı okşadı. Her şey normal görünüyordu. Ben hayal mi görmüştüm yoksa? Benim şaşkın bakışlarımdan hiçbir şey hatırlamadığımı anlamış olacaklar ki annem kulağımdan tutup beni kendine doğru çevirdikten sonra “Ben sana okul günü oruç tutulmayacak, okulda koşturup susarsın, şekerin, tansiyonun düşer demedim mi?” deyince anladım. Kulağımın çekilişine aldırmadan bir rahatlık sardı vücudumu. Meğer mintak helkesini almaya eğildiğimde açlıktan tansiyonum düşmüş, oracığa yığılıvermişim. Allah’tan Sami amcanın bir kulağı bendeymiş de kovanın düşme sesine hemen gelip beni kucakladığı gibi hastaneye getirivermiş.


Akşam iftarda hep birlikteydik. Benim gizli orucumu konuşup kahkaha atıyorlar, bir yandan da sarılıp öpüyorlar, yanağımdan makas alıyorlardı. Bir de hikâyeyi benden dinleseler, her Ramazan buluşmalarında anlatılacak fıkra olacaktım. En iyisi Ruslardan ve devlet sırlarından kimseye bahsetmemekti…

Hilal

26 Ocak 1995 yılında İzmir'de doğdu. Babasının memuriyeti sebebiyle çocukluğu Konya’dan Urfa’ya uzanan şehirler arasında geçti. 2013-2017 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun oldu. Aynı yıl yüksek lisansını Malezya  luslarası İslam Üniversitesinde yaptı. TRT 2’de editör olarak çalışıyor. Fatih'in annesi. Kendini hiçbir yere tam olarak ait hissedemeyişinden, yerleşemeyen duyguların ve yarım kalmış cümlelerin peşinden gidiyor.

Daha fazla görüntüle