Menu
BABAANNEMİN BÜFESİ
Öykü • BABAANNEMİN BÜFESİ

BABAANNEMİN BÜFESİ

Babaannemin kıyafetleri tek bir büfede dururdu. Hepi topu tek bir büfeye sığacak kadar kıyafeti vardı. Yetmiş yaşındaydı ve bir büfecikti sahibi olduğu üst baş. Sabah uyanır gelir; bir şalvar, bir mintan, bir yazma alır giyinir, dağılanı tekrar dürer yerleştirirdi. Haftada bir de büfeyi baştan döküp yerleştirirdi. Dedemden güç bela koparabildiği harçlıklarını da kıyafetlerin arasına sokuştururdu. Gördüğümü bilirdi de hiçbir şey söylemezdi. Kâğıt paraların ucunu görünür bırakırdı. Sanki “Gel al,” derdi bana. Gel al, kendine bir şeyler alırsın der gibi muzipçe bir işaret bırakırdı küçük torununa. Almazdım. Babaannemin küçücük hayatının tek garantisi gibi gelirdi o üç beş kâğıt para. Orada kalmalı diye düşünürdüm eksik aklımla. Sonradan öğrendim ki yengelerim ve diğer kuzenlerim parayı tırtıklarlarmış ha bire…

Babaannem yeryüzüne mayalı ekmek yapıp tezek karmaya gelmiş bir kadındı. Tüm ailenin en temel üç ihtiyacını o karşılıyordu: Doymak, ısınmak ve en baştaki, en temel ihtiyaç olan doğmak. Ondan doğmuştuk ve doğmaya devam ediyorduk. Bizi doyuruyor ve ısıtıyordu. Hepimize hizmet ediyor gibiydi ama varlığımızı borçlu olduğumuz kişiydi. Ne için? Babaannem bunları ne için yapmıştı ve ne için yapmaya devam ediyordu? Bıkmıyor muydu? Bazen tezek kararken ağlardı ve dedeme söylenirdi. Dedem yüzünden mi yapmıştı tüm bunları, yoksa dedem için mi? Belki de ona öyle buyurulduğu için. Buyruk önemliydi babaannem için. Yerine getirilmeyen buyruklar için çok azar işitmiş, sırtından çok sopalar geçmişti.

Benim itiraz edişlerime korkarak bakardı hep. Ben babama her “hayır” dediğimde gözleri korkuyla açılır, göğsü yükselir, nefesini tutardı. Ben daha çok babaannem korkmasın diye itiraz edemezdim. Belki babaannem de kendi babaannesi korkmasın diye itiraz edememişti babasına. Şimdi babasının yerinde dedem vardı. Cebinde kösteklisi, her daim takım elbiseli ve buyurgan bir ağa oğlu. Dedemin kıyafetleri nerede olur, ben bilmezdim. Belki her gün aynı kıyafeti ütületip giyerdi. Hâkimiyeti tüm evi kaplıyordu. Bu yeterdi.

Tüm bu görev ve meziyetlerine ek olarak babaannemin yapmaktan en çok zevk aldığı şey örgü örmekti. İşinin en iyisiydi. Köyün en iyi örgü öreni. Patik modellerini kafasından üreten, beş mille rengârenk, model model patikler ören o kadın… Benim babaannem. Çeyizlerimiz için en güzel patikleri, yelekleri, kazakları ördü. Sadece bize değil, doğmamış çocuklarımız için de. Doğurmaya devam ediyordu her gün. Kendinden doğacaklara öyle emindi ki onları dahi düşünüyordu şimdiden.

Hepsi birer vicdan azabı olarak yüklendi çeyiz sandığıma. O köy evinden bir daha dönmemek üzere çıktığım gün babaannemin örgüleri de yüklendi sırtıma. Göz göze gelemedik ama çıkarken son kez büfesine baktım. O küçücük dünya neden bana da yetmemişti? Ben de kıyafetlerimi o büfeye sığdırıp yaşayamaz mıydım? Yaşardım belki de ama... Bana biçilen bu değildi. Amcam daha ben küçükken söylemişti: “Hiçbirimize benzemiyor, soğuk, nemrut, burnu düşse yerden almaz. Bizim gibi değil.” Hepsi, hatta babaannem bile bir gün gideceğimi biliyordu ama kimse sesini çıkartmamıştı o güne kadar. Herkes sessizce o günü beklemişti ve benim için yolluk bile hazırlamamışlardı. Vedalaşmadan çıktım o gün. Buyruktan çıkanın sürgünüydü bu.

O günden sonra bilmem kaç bahar, kaç yaz geçti görmedim babannemi. Şimdi yıllar sonra yeniden bir aradayız işte. Babaannemin büfesi ve ben. Zaman geçti. Ne babaannem kaldı ne o evi dolduran sesler. Ama bir şey eksilmedi içimden. Her göğe baktığımda, her denizi soluduğumda, her yeni bir diyar gördüğümde aklımda babaannem vardı. Hâlâ her sabah yaptığı bazlamaların kokusunu burnumda, başka hiçbir şey yapamayışını yüreğimde taşıdım. Doğurduğumda, doyurduğumda içten içe gururlandım. İşte ben de onun gibiydim. Yine onu doğurmuştum sanki. O küçücük büfeye sığan ömrünü ben devasa gardıroplara doldurdum, sığdıramadım. Her yer o oldu zamanla. O evdeki başka kimseyi hatırlamadım ayrıldığım günden sonra. Hatırlanacak bir izleri, bir yüzleri yoktu. Koca koca odalarda gezinip dolaşırken hiçbir yere bir çizik dahi bırakmaya güçleri yetmemişti. Kimseyi doyurmamışlar, kimseyi ısıtmamışlardı.

Dedem dimdik ayakta gitti, tüm heybetiyle. Tek bir çivi çakmadan silindi hatıralarımızdan. Belki babaannemde hâlâ bir izi vardı ama bizde hiç olmamışçasına yok oldu. Bir babaannem kaldı geriye. Büfesinde kıyıp giyemediği mintanlar, tedavülden kalkmış kâğıt paralar... Geceden mayalanmış hamur, bahçede karılmış tezek… Babaannemin kalbi doğurduklarının ruhunda, sesinde kaldı. Ben onun izini taşıyarak duruyorum bugün, tek yadigârının önünde. Ne yaptıysam, onun yapamadıklarının içinden doğdu hepsi. Şimdi benimle, benim doğurduklarım ve doğuracaklarıma gebe…

Hilal

26 Ocak 1995 yılında İzmir'de doğdu. Babasının memuriyeti sebebiyle çocukluğu Konya’dan Urfa’ya uzanan şehirler arasında geçti. 2013-2017 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun oldu. Aynı yıl yüksek lisansını Malezya  luslarası İslam Üniversitesinde yaptı. TRT 2’de editör olarak çalışıyor. Fatih'in annesi. Kendini hiçbir yere tam olarak ait hissedemeyişinden, yerleşemeyen duyguların ve yarım kalmış cümlelerin peşinden gidiyor.

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları