Menu
EY DÜŞTÜĞÜ YERDEN KALKMAYA HAZIRLAN ÜLKE
Deneme/Eleştiri • EY DÜŞTÜĞÜ YERDEN KALKMAYA HAZIRLAN ÜLKE

EY DÜŞTÜĞÜ YERDEN KALKMAYA HAZIRLAN ÜLKE

‘EY DÜŞTÜĞÜ YERDEN KALKMAYA HAZIRLAN ÜLKE’


“Veba girmiş bir şehrin hem halkı

Hem seyircisi olduğu bir günde

Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke.”


Kederler kuşanmış bir baharı geride bıraktık. Hüzün kuşanmış gecelere, gündüzlere yürüdük. Nerede o eski Ramazanlar diyerek, yaşamadığımız bambaşka bir mevsimin şimdiye kadar yaşanmamış bir Ramazanı konuk oldu günlerimize. Camilerimizde cem olamadık. Kâbe –i Mükerreme misafir ağırlamadı, Efendimiz mübarek mekânlarına kimseyi kabul etmedi bu Ramazan. Serhat camilerimiz, Sultan Ahmet, Süleymaniye, Mihrimah Sultan, Selimiye, Diyarbakır Ulu Camii ve Bursa Yeşil Camii’nin kapıları insanlığa sıkı sıkıya kapandı. Öylece kalakaldık mahzun ve hüzünlü elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi kırgın camlardan bakar olduk. Gönlümüz daraldı, ölüm pusuda bekleyen bir misafir gibi her yanı kuşattığında. Ruhumuz daraldı, sığamadık evlere. Ama işte Yunus Emre sesleniyordu asırlar öncesinden: 

“Kemdürür yoksulluktan nicelerin varlığı / Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” 

Tüm dünya olarak yaşadığımız post pandemi günleri hepimizi derinden sarstı ve dünyanın fâni bir durak olduğunu derinlemesine hissettik. 

Yorgun ve yaşlı dünyamız, insanlığın bozguna uğrattığı, kirlettiği doğasıyla, denizleri, nehirleriyle, arındı, temizlendi sanki. Hastalıklar günahları dökermiş ya, yaşlı dünyamız da tüm yaşanılan hastalıklarla günahlarını döktü. Tüm hırsını, hıncını, hazzını, kibrini, kinini döktü sanki…

Birbirimize çarparak yürüdüğümüz sıkışık caddeleri terk ettik. Üs tüste bindiğimiz otobüsleri, metroları, tramvayları terk ettik. Hınca hınç şehri kuşatan, caddelerden oluk oluk akan insanlık bir anda çekildi evlerine. Herkes kendi iç kabuğuna kendi küçük dünyasına sığınırken, ev ahalisiyle yüz yüze geldi. Unuttuklarını hatırladı, evladının, anasının babasının gözlerine derin duyarlılıkla bakmayı denedi. Çünkü hemen ensesinde küçücük bir virüs ölümü taşıyordu acımasızca... 

Sorguladı modern insan… İçinde yaşadığı hayatı sorguladı. Kendini sorguladı. Kendi kuytularına, ruhunun girdaplarındaki dehlizlerine, kilitli kalmış ruh çekmecelerine doğru kıldan ince kılıçtan keskince bir yola revân oldu. 

Yaşadığı çağda eşyaya bakışını, Elmalılı Hamdi Yazır Hoca’nın “alçak hayat” diye isimlendirdiği fâni, geçici dünyadaki konumunu sorgular oldu. Ama kolay olmuyordu işte. Tıpkı Eflatun’un mağarada kalmış kahramanları gibi bocalamalar yaşıyor, tüm çıplaklığıyla yüzleştiği ölüm gerçeği, karanlıktan aniden gün ışığına çıkmış gibi gözlerini kamaştırıyordu. 

Tıpkı gün ışığına kapalı bir yeraltı mağarasında yaşayıp da vehimlerle kendine bir dünya kuran kahramanlar gibi modern insan da kendi kurduğu, inşa ettiği, imar ettiği, bozguna uğrattığı, tahrif ettiği fâni dünyada bir yüzleşme yaşıyordu. Mağara duvarlarına yansıyan gölgeleri tek gerçek sanan, yankılarla kulaklarına gelen seslerin ayrımına varamayan,  ayakları vehimlerine zincirli köleler gibi modern ve post modern dağılmalarla, ölümün bu sarsan yoklamasında tedirgin, kaygılı, ürpertiler içinde beklerken yüzleşti gün ışığıyla. 

Dünya hayatı bir mağara hayatı gibi serilmiştir önüne. Vehimleri, arzuları, bitmek tükenmek bilmeyen ihtirasları ile hep ister, hep hayal eder insanoğlu. Oysa nasıl ki, anne karnında dünyaya gözünü açacak olan yavruya bu karanlık ortamdan, aydınlık bir dünyaya doğacağı söylendiğinde buna inanamaz ya. Modern ve seküler insan da dünya hayatını Eflatun’un mağarası gibi yansımalarla algılayıp gölgelerin, vehimlerin peşine düşerek, hakikat ve sonsuz olanı görmeye yanaşmaz, dünya mağarasındaki fani ve aldatıcı olana râm olur.   

Karantina bitecek, evlerimizden gün ışığına çıkacağız ama nasıl. Yaşadığımız travmatik gerçeklikle yüzleşmemiz, eşyaya bakışımız nasıl olacak? Kederler kuşanmış insanlık ailesini, nasıl teselli edeceğiz. Kendimizi, kayıplarımızı nasıl teselli edecek hangi şifa kapısına gideceğiz?

Mağaradan çıkıp da yükseğe yürürken güneş ışığından gözleri kamaşan ayaklarından zincirler çözülmüş tutsak gibi bizim de gözlerimiz kamaşacak mı? Oysa çoktan bu göz kamaşmasını bizler tersinden yaşamışızdır kim bilir… Sokakları, şehrin kalabalık ve yoğun bulvarlarını terk ettiğimizde, evlerimize, kendimize yürüdüğümüzde kamaştı gözlerimiz belki de. 

Karantina günlerinden sonra güneşin aydınlığına çıkıp da gerçekle yüzleşen, gün ışığını, ayı, yıldızları, tabiatı gören ayağı prangalardan sıyrılmış mağara mahkûmu gibi bizler de yeryüzüne dağıldığımızda şaşkın ve kederli hatta kırgın paramparça yüreklerle yürüyeceğiz belki de. Mahkûmun karanlık mağaraya geri döndüğünü tasavvur ettiğimizde, ışıl ışıl parlayan güneşin aydınlığından, rengârenk çiçeklerin rayihasından, gördüğü tüm güzelliklerden sonra, karanlığa alışıp senin gerçeğin işte buydu dışarda gördüklerin vehimdi diye söylesek bize inanır mı? 

Veya Eflatun’un bahsettiği gibi “Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: “Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkarmağa zorlayacakların vay haline…” diyen mahkûmlar gibi ayakları modern dünyanın tüm ayartanlarına prangalanmış modern şimdi aniden gelen ve dünyayı kasıp kavuran pandemi ile şaşkın ve inanılmaz kederlerle ölümü sorguluyor. 

Sahip olduğunu sandığı tüm varsılları bir bir çekildi dünyasından. Oysa dünyaya sahip olmaya değil şahit olmaya gelmişti. Ölüm ensesinde nefes alıp verirken, yığdığı tüm dünya metaı, son model arabası, deniz kenarındaki yazlığı, dolaplardan taşan giysileri tüm dünyalıkları artık bir işine yaramıyor. Ama içinde yaşadığı gelgitlerle tıpkı mağara insanının yaşadığı göz kamaşması ile tam olarak ait olduğu dünyadan sıyrılıp hakikatin peşine de düşemiyor. 

İnsanlık nice imtihanlar geçirmiş. Peygamberler büyük mücadelelerle hakka hakikate davet etmişler sapkın, azgın ve bozgunluk çıkaran kavimleri. Nuh Peygamber ikinci Âdem (As) olarak da bilinir ki yıllarca mücadele etmiş ve kavmi yerle bir olmuş, helak olmuş. Musa Aleyhisselamın yaşadıklarını İsrailoğluları gibi azgın bir kavme karşı eşsiz mücadelesini okuruz Kur’an Kıssalarında. Ama insan hep aynı insan, sapkın, azgın, cahil… O nedenle de dağlara bile ağır gelen emaneti omuzlamış. 

“Niçin hiç kederlenmiyorsun?” diye sorduklarında Sokrat: “Çünkü kaybettiğim de beni kederlendirecek şeyler edinmiyorum” diye cevaplar. Oysa modern insan hep sahip olarak kendi cennetini dünyada inşa etmeye başladığında aslında kaybetmeye de başladı. Ve kazandıkça kaybetti, kaybettikçe kazandı,  kazandıkça kederlendi. Adeta kaybetmek için kazanıyordu çünkü.

Niyetim Merhum Erdem Beyazıt’ın mısralarına yaslanarak heyecan yüklü bir yazı yazmaktı. Ama kalemin de sahibi, kelâmında sahibi olandan aldığımız ilhamla yazarız. Nasibime bu sorgulamalarla, Eflatun’un mağara insanlarını anmak düştü. 

Zor günler geçer elbet. Gecelerin gündüzleri vardır... Ölüm ve yaşam iç içedir. Dirilişin olması için ölümlerinde olması gerekir. Her şey zıddıyla kaimdir. Baharlar gelir, kışlar, yazlar ve dahi mevsimler gelip geçer, ömür geçer dostlar. Bu günlerimiz de geçer. Ama geçen bu günlerin arkasından yaşadıklarımız, onurlu ve erdemli şahitliğimiz, ahlaki duruşumuz geride kalacaktır.  Yaşadığımız ahir zaman vebası gibi insanlığın üzerine çöreklenmiş travmatik sancılara muhatap olduğumuz günlerde, üvitvar olmamız, insanlığa sevinç ve huzur taşımamız, iyiliği yaymamız, kötülüğe engel olmamız, çaresizlere çare olmamız, her daim veren ellerden olmamız salih amellerden bir ameldir. 

“Ey düştüğü yerden kalmaya hazırlanan ülke” diye seslenen şairin gür nidası ile umudu, muştuyu, güzellikleri kuşanarak, yüreklerimizi Efendimizin en zor günleri yaşadığı karantina günlerindeki gibi kavi ve sağlam eyleyerek, muhkem ve mütevekkil dimdik durmalıyız Müslüman bireyler olarak. Yaşadığımız bir sünnetullahtır. Bir ayet gibi üzerimize yağan modern zamanların vebası, insanlığı kuşatan bu virüs nice imtihanlar taşıdı günlerimize. Nice hikmetler, nice ibretler taşıdı. 

Çıktığımız tüm yollar hayırlı yolculuklar, hakikatli yolculuklar olsun dostlar. Rabbim yollarımızı, hayra, güzelliğe, erdeme, onurlu yaşantılara çıkarsın. Kaldıramayacağımızla imtihan etmesin. Herkese salah ve kurtuluş versin… Heyecanımıza tercüman olan güzel şair,  Erdem Beyazıt’ın dua gibi akan şiiriyle bitirelim:

“Veba girmiş bir şehrin hem halkı

Hem seyircisi olduğu bir günde

Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke.

Her damlası bir zafer müjdecisi

Bir posta eri gibi

Yağmur yüzümüze değince

Çıkacağız yola.

Çıkacağız yola

Hesap günü gelince

Yağmur yüzümüze değince”


Selvigül Kandoğmuş ŞAHİN

SELVİGÜL

1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul’da bitirdi . Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı . Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi’nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.

Daha fazla görüntüle