
Hatırlıyorum. O günden bakınca, maçı başlamadan bitiren kavgayı; bugünden bakınca savaşı başlatan maçı… Babamın çalışmaya gittiği her şehirde maç izlerdik. Babam şantiyeleri ezbere biliyordu ben ilk 11’leri. Çünkü sinemaları, tiyatroları, konserleri anlamıyorduk. Futbolun ise dili yoktu. Üsküp’te de, Belgrad’da da hakeme aynı küfrü ediyorduk. Hayatımızdan memnunduk. Babamıza bir gün olsun “Neden Almanya’da değil Yugoslavya’da mühendissin?” demedik. Zaten biz de ailece Yugoslavya gibiydik. Kimsenin birbirini takmadığı ama aynı evde aynı maaşla yaşamak zorunda olan beş kardeş, işkolik baba, bıkkın anne. Dıştan iyi, içten şüpheli komşular. Başka bir yerde olamazdık. Ben meselâ en büyük ağabeyimi öldürmek için kaç kere plan yaptım, saymadım. Beni maça götürmek yerine Tuna Nehri’nde taş sektirmenin cezası daha az olmamalıydı.
***
O günün bu ülkedeki son 1 Mayısımız olduğunu bilmiyordum. 1990’ın baharı bir başka güzeldi. Belgrad’ın arka sokaklarında ise tanklar geziyordu. Yer değiştiren silahlar. Roketlere bakıp kardeşlik marşları söyleyen öğrenciler. Yugoslavya’da siyasetçilerin ve şarkıcıların sesleri aynıdır. Nutukları ve şarkıları ayıramazsınız. Akşama kadar sokaklardaydım. Gazeteler, insanlar yalan söylüyor ama sokaklardaki deliler kötü bir kâhin gibi felaket tellallığı yapıyordu. Bunu o gün anlamam mümkün değildi. Delinin teki “gidin” diyordu. “Gidin ya da tarihe ölü olarak geçmek için kalın”. Evet, bir deli aynen bunları söylüyordu. Söylemeyi unuttum ben o zamanlar gerçekten küçük bir çocuktum. Devletler benim kadar masum olmak için neler vermezdi?
Babam gazetelerden daha az yalan söylerdi. Akşam eve geldiğinde verdiği müjde yalan çıkmasın diye dualar ettim. 13 Mayıs’ta Zagreb’e gidiyorduk. Dinamo Zagreb – Kızılyıldız maçına. Maksimir Stadı’nı ilk kez görecektim. Belgrad’ın üzerinde kıpkırmızı bir bulut. Bulutun öbür ucu Zagreb’e doğru uzuyordu. Şehir kilitlenmişti ama kimse neden bu maça kilitlendiklerini bilmiyordu. Bir ay sonra filan İtalya 90 vardı. Kimsenin umurunda değildi. Umurlarında olmayan sanırım Yugoslavya’ydı. Oysa Yugoslavya orada şampiyon bile olabilirdi. Neden mi?
Spasiç, Hacıbegiç, Susiç, Pançev, Stojkoviç, Ömeroviç, Katanec, Boksiç, Prosineçki, Jarni, Saviçeviç, Şuker gibi oyuncular vardı. Çeyrek finalde Arjantin’e elendiler. En çok ben üzüldüm. O hırsla finalde Almanları tutmuştum. Kızgınlık utanç duygusunu bastırabiliyormuş. Panzerleri tutmak futbolseverin değil mühendislerin işi. Ne güzel, Maradona yüzünden 86’da Arjantin’i tercih etmiştim. İki turnuvada da Arjantin-Federal Almanya final oynamıştı ve ikisinde de tuttuğum takım şampiyon olmuştu. Bana bu yüzden şanslı kaypak demişlerdi. Artık öyle değilim. Kaybediyorum. Hep.
***
Baba oğul aslında bizim olmayan şampiyonluğu kutlamaya hazırdık. Tamam, Kızılyıldız’ın öyle delicesine hastası değildik ama şampiyonluk denen zafer anını da çok seviyorduk. Mahallede herkes Kızılyıldızlı’ydı, biz de ucundan tutuyorduk. Bilinçlerin koptuğu, şarkıların ruhları köpürttüğü, eski zamanların zafer naralarını anımsatan ve okudukça sarhoş eden bir şiir gibidir şampiyonluk. Hem biz ailece hiç şampiyon olmadık. Başkalarının şampiyonluklarıyla var olduk.
Bu maç işte bu yüzden güzeldi. Yabancıydık ve zafere “kaynak” yapacaktık. Kralcıların takımında yancıların kralıydık. Bütün kafelerde, okullarda, sokaklarda işgal planı titizliğinde tribün muhabbetleri dönüyor. Bıçaklar, sopalar ve hatta üniformaya benzeyen kıyafetler hazırlanıyor. Muhsin Ertuğrul’un filminin ismi ne tuhaftı değil mi? Bir Millet Uyanıyor. Nereden bilebilirdik ki oradaki bütün milletlerin uyandığını? Uyanmaktan ne anladıklarını iki yıl sonra görecekti bütün dünya. Milletlerin uykusu hafiftir ve bazıları gözlerini stadyumlarda, arenalarda, kolezyumlarda açar.
Bizim derdimiz ise başkaydı. Paranın değeri düşüyordu, bunu babamın yüzünden anlıyorduk. Ülkemize geri dönmek için fırsat kolluyorduk. Tuhaf mitingler, duymadığımız sözler yayılıyordu.
Draja’dan haberi aldık. Her şey hazırdı. Draja’nın babası bize yer ayarladı. Kalemegdan’dan otobüsler kalkacaktı, Zagreb’de zafer ateşleri yanacaktı. Kızılyıldız, Belgrad’dan Zagreb’e muzaffer komutan edasıyla gidiyordu. Binlerce kişinin arasına kaynayacaktık. Gıcık annem yine gıcıktı ve “o maçta işiniz yok” dedi. Deliler gibi konuşuyordu. Deliler deyince aklıma geldi. Kızılyıldız’ın taraftarları kendilerine “Delije” diyordu. Yani Deliler. Osmanlı’dan miras binlerce kelimeden biri de buydu. Eskiden yoktular sanırım, birden türemişlerdi. İsimleri gibi deliydiler. Bira, küfür, Zdravko Colic şarkıları, kebap ve futbol… Başlarında Zeljko Raznatoviç diye bir adam vardı. Lakabı Arkan’dı. Yakışıklı biri. Kaplan besliyordu. Babam ona “İnci Baba gibi” derdi. Ben İnci Baba’yı bilmiyordum. Onun da kaplanları varmış.
Sloganları hatırlıyorum. Samo Sloga Srbina Spasava [Sadece birlik Sırpları kurtarır] ve Bog Çuva Srbe [Tanrı Sırpları korusun] diye bağıran istavroz çıkaran gençler. Çat pat Sırpçamla ne demeye geldiklerini anlamıştım. Ben de katılmış mıydım? Sanırım. Eğlenceliydi. Aynı yıllarda yaşıtım Kürt çocukları Diyarbakır’da sarkık bıyıklı özel timcilere bozkurt işareti yapıyorlardı. Masumiyet çağının eğlenceleri demek böyle oluyordu.
***
Maç sabahı bizi uğurlamaya gelen ama maça gelemeyen arkadaşlarıma nispet yapmıştım. İşte son gaz Zagreb’e gidiyorduk. Yolculuğun gıdası hazır, şoförler kasetleri marşlarla doldurmuş. Erik rakıları, biralar suyun yerini almıştı. Draja ile yan yana oturduk. Draja okuldan arkadaşım. Babası da babamla oturmuştu. Çetnik diye bir şeyler varmış. Draja, ismini onun kurucusundan almış. Çete gibi bir şey sanmıştım Çetnikleri. Draja öyle biri değildi, sürekli birlikte turşu yiyorduk. Turşu yiyen ve kaleye geçen çocuklardan çeteci olur mu? İkimiz de yeteneksizdik ve kaleciydik. Salçalı ekmek favorimizdi.
Maç günü. Sabahın köründe güneş doğmadan otobüslerle yola çıktık. Çok Sırp görmüştüm. Sırp bölgesindeydik ama bunlar başkaydı. Delije üyelerinin ağızları giderek bozuluyor, ana avrat küfürleri utanarak duymuyormuş gibi yapıyordum, babam camdan dışarıyı izliyordu. Sonunda dayanamadı ve kafamı dağıtmak için 70’lerin deplasman otobüslerini anlatmaya başladı. 1976’da mesela Trabzonlular İzmir’e gelmiş. Bizimki o zamanlar Karşıyakalı. Trabzonspor ise Göztepe’den 1 puan olacak ve ilk kez Anadolu’dan bir şampiyon çıkacak. Otobüsten inenleri birer boğaya benzetmişti. Sinirli ve yıkım hissiyle dolu boğalar… İzmir’in alt üst oluşunu dinledim. Alsancak Stadı’ndaki nümayişi. Kordon’da kendinden geçen uşaklar. Otobüs taşlama sanatının inceliklerini de unutmamıştı. Babamın o gün anlatmadıklarını ise büyüdükçe öğrendim. Tepecik Keranesi’nde çıkan kavgaları, burada kadınlara üç büyüklerin formalarını giydirmek isteyen Trabzonluların yediği dayakları. Maç berabere bitmiş ve Trabzonspor şampiyon olmuş. Bizans saltanatı yıkılmış. O günü dinledikçe Trabzonspor’u tutasım gelir.
***
Zagreb’in sokakları çok güzeldi. Ama sanki başka bir ülkeye gelmiştik, başka bir iklim. İstanbul’dan Eskişehir’e gitmiş gibiydik ama soluduğumuz hava başkaydı. Ve orada isimlerini hep duyduğum BBB yani Bad Blue Boys ile karşılaştık. İki cephe gibi. Dinamo Zagreb’in tribün grubuydu bunlar. Kötü Mavi Çocuklar. Sean Penn’in oynadığı bir hapishane ve suç filminden, Bad Boys’tan ilham almışlardı. 80’lerden gelen bir isim, 90’ları “müjdeleyen” bir ruh hali. BBB tıpkı Delije gibi milliyetçi tribün liderlerinin elindeydi. Paramiliter bir arı kovanı gibi, yeşil sahaların üzerinden bal yerine kan toplayan gençlerin örgütleri. Hırvat ‘Ustaşalar’ ve Sırp ‘Çetnikler’ karşı karşıya. O gün bunu bilseydik maça yine gider miydik? Babam korkusundan gitmezdi, ben tarihe şahit olma takıntım yüzünden yine giderdim. Sanki bir yağma anını izlemek için toplanmış orta çağ esnafı gibi, dikilirdim oraya. Utanmazdım. Yalan yok. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda anlamıştım ki o gün hakemin düdüğü ile başlayacak olan bir maç değildi. Düdük, kâğıt üzerinde parçalanmış bir ülkenin ihtiyacı olan kıvılcımı çakmıştı. Parçalanan bir mozaikten tozlar yükseliyordu. Bunu görmemek mümkün değildi. Alttan alta kaynayan insanlar.
Maça az bir süre kalmıştı. Gündüz maçı denen şey, biliyorum çok zevksizdi ama yapacak bir şey yoktu. Maksimir Stadı’na doluştuk. Delije üyeleri çılgına dönmüştü. Aradaki etten, demirden ve betondan duvarın hiç şansı yoktu. Stadın çok değil 800-900-1000 kilometre batısındaki başkentlerden yükselen kına kokuları kan ve maytap kokusuna karışmış burnumuza yapışıyordu. Tribünde üç bin kişi vardık. Maça gittiğimizi sanıyordum, sanki savaşa gitmişiz gibi davranıyorlardı. Güney tribünlerinde değil de güney cephesinde gibiydik. BBB’ler ise kuzey cephesiydi.
Serin-sıcak bir hava, yalandan bir üst baş araması, çoğunluğu Sırplardan oluşan polis kalabalığı ve sürekli sağa sola işeyen sakallı adamlar. Bir insanın sidikle ülkesinin adını stat duvarlarına yazmasını unutamıyorum. Çok sevdiği için böyle yapıyordu. Bunu başka milletten biri yapsa katil olabilirdi. “Duşmani” diye kelime kutsal bir su gibi ağızdan ağza geziyordu. Evet, düşman demek. “Zagreb Cephesi”nden böyle bahsediyordu herkes ve Zagreb tribünleri de Kızılyıldız tribünleri için farklı düşünmüyordu.
Maç daha başlamadan gördüğüm manzarayı bir daha görmedim. İnsanların avuçlarıyla betonu parçaladığını, kafalarıyla demirleri kırdığını, tekmelerle reklam panolarını indirdiklerini ve asitlerle tel örgüleri erittiğini gördüm. Kızılyıldız’ın taraftarları hücum borusu duymuş gibi saldırıya geçti. Babamla tribünün en üst ve uzak noktasına çıkıp balkondan sokak kavgası izler gibi kayıtsız etrafa bakıyorduk. Aklımızca sıyrılmıştık. 10 metre aşağıda akıllar sıyrılmıştı.
Çünkü ülkelerini böldürmemeye yemin etmişlerle ile ülkelerine bağımsızlık isteyen gençlerin karşılaşmasında hem nefesler hem akıllar tutulmuştu. Herkes haklı ve herkes haksızdı. Yeryüzünde dökülen kanların en pis formülü buydu. İşte Maksimir meydan muharebesini bu formül tetikledi.
Küçük çatışmalarla başlayan kavga büyüyordu. Tribünler birbirine girdi. Bir süre sonra kimin kime vurduğu karıştı. Çocuk aklımla şunu demiştim: Keşke taraftarlar da futbolcular gibi forma giyse. Hem kime vurduklarını karıştırmazlar hem de ben rahat takip ederim. Üstüne bir de Draja’ya kaybetmiştim. Sessiz, kendi halinde bir çocuk, eminim tuvalete kaçmıştır. Sessizlikte Draja ile yarışan babasını ise tanımam zor olmadı. Biz ona Marko derdik, gerçek adı başkaydı sanırım. Kot ceketini çıkarmış mor tişörtüyle kalmış ve kendine kurban arayan vahşi bir hayvan gibiydi. Turuncu koltukları parçalamış yere yatırdığı bir adamın başını kırıyordu. Sesleri duyuyordum. Parkeye çarpan basketbol topu gibi. Sonra 7-8 BBB’li Marko’yu yere yatırdı. Tekmelerin arasında kalmıştı, nefesim sıkışmıştı bağıramıyordum bile. Mor tişörtünden takip etmeye çalışıyordum. Nasılsa o hengâmeden kurtuldu.
Bu tekmeleri atan da yiyen de Marko olmazdı. İki gün önce bize mangal yakmıştı, üç gün önce sümüğümüzü yedik diye kızmıştı. Şimdi ise itfaiye aracına sıra gelmişti. Marko aracın bütün camlarını kırmıştı. Futbol topu ise ortada yoktu. Top nasıl kaybolur? 22 adam ve on binlerce insan onun için toplanmıştık. Anlaşılan top sahaya bir daha gelmeyecekti. Derken Delije grubu önlerindeki tel örgüde büyük bir gedik açtı, sahaya insan akıyordu. Karınca yuvasından hızla çıkan sürü gibi… İşte bu kıyamet alametiydi.
Sırp polisler Kızılyıldız serserileriyle bir olup Dinamo seyircisine giriştiler. Dinamolu bir genç yerde kıvranırken polisin teki daha da vurmaya devam ediyordu. Sahneye 10 numaralı formasıyla Boban girdi. Polise uçarak bir tekme attı. Karşı tribünde gözlerini ona dikmiş binlerce insanın bir duaya âmin dercesine gırtlakları koptu. Boban’ın bu ikinci büyük tekmesiydi. Üç yıl önce attığı golle Yugoslavya Dünya Gençler Şampiyonu olmuştu. Şimdiki tekmesiyle adı konmamış bir iç savaşın adını koymuştu.
Yeşil zemin kan, duman, is, küfür, atkılar ve taşlarla kaplanmıştı. Futbol topu hâlâ ortalarda yok. Kahredici bir eksiklik. Belki o an biri gelse ve topu havaya dikse herkes kavgayı bırakıp maça devam edecekti diyeceğim ama zaten kimse maç için gelmemişti. Futbolcular dâhil.
Kavga giderek büyüyordu ve sanırım kavgayı bıkkınlık yönetiyordu. Herkes bitse de gitsek havasındaydı. Daha bölünecek bir ülke, bastırılacak yeni paralar, kiliselerde dualar, minberlerde hutbeler, kurulacak yeni ordular, aşılanacak yeni beyinler vardı. Maçın sırası değildi yani. Hırslı, sert tekmeler, korkunç yumruklar bitmiyordu. Patlamış kafasını atkıyla saranlar, kan ve kusmuk tükürenler, yerdeki adamın kulağına tekme patlatıp gözüne sopa sokanlar bir an olsun durup ne oluyor demiyordu. Dayak yiyenler, ölmeye yatanlar dâhil herkes hayatından memnun gibiydi. Tito, o diktatörlere has metaforlu ve tarihe geçecekse bir şeye benzemeli kaygısıyla yapılan konuşmalarından birinde Yugoslavya için, “burası camdan bir küre ve ben onu ellerimle değil nefesimle havada tutuyorum, düşerse kırılır” demişti. İşte bugün futbolcular ve seyirciler top diye o küreye tekme salladılar.
Saate baktığımda ilk yarının bitmiş olması gerekiyordu ama sahanın içinde itfaiye aracı seyircileri ezerken polis de kontrolü yitirmişti. Kontrol artık iki tarafı keskin kılıçlarıyla gladyatör bozmalarının elindeydi. Maçı biri resmen iptal etti mi bilmiyorum, fiilen iptal olmuştu. Keşke hiç başlamasaydı hatta. Cephe genişlemiş kavga stadın dışına taşmış, şehrin her yerinde zafer ateşleri yanmıştı. Herkesin zaferi kendineydi. Gündüz gözüyle, yükselen gri dumanlar görüyorduk. Akşam çökünce parça parça kızıl alevler sokakları yalıyordu. Mahsur kalmıştık. Belli ki geldiğimiz otobüslerle dönemeyecektik. “Kim haklı baba?” diye sormuştum, aldığım cevap “sittir et hakkı, annene ne diyeceğiz” olmuştu.
Babam akıllı bir adamdı, zaten gelen felaketin farkında gibiydi. Çaktırmazdı ama iyi görürdü. “Memlekete dönme vaktimiz gelmiştir” dedi. Zagreb’in bir köşesinde ömür biçiyordu güzelim bir ülkeye. “Bundan sonrasını televizyonlardan izleriz” diye bitirdi sözlerini. Dediği çıkmıştı, çok değil bir sene sonra Körfez Savaşı çıkmıştı ya hani canlı yayında izledik. Bu da öyle olmuştu. Her görüntüde Draja’yı aramıştım. Halen haberim yok. Olan Yugoslavya’ya oldu.
***
BBB ve Delije kavgası geceyle birlikte sonra ermişti ama ortada oynanmayan bir maç ve fitili yanmış bir bomba vardı. Boban’ın attığı tekme ile aslında ve zaten ruhu parçalanmış olan Yugoslavya bedenen de iflas etmişti. Tribünlerin dağılması ve artçı kavgaları daha uzun sürmüştü. Yani tam beş yıl. BBB üyeleri Hırvatistan ordusunun paramiliter gücü olurken, Delije de Sırbistan ordusunun tetikçiliğini yapmıştı. Tribünden cephelere gittiler, pankartların yerini Kalaşnikoflar ve dürbünlü tüfekler aldı, kardeş kanı döktüler, anıtları dikildi. Çoğu geri dönmedi. Küresel güçlerin iç savaş diye pazarladığı beş sene sonunda artık elde bir sürü devlet vardı.
Bizimse elimizde yarısı koparılmış maç biletleri, yarısı koparılmış tren biletleri, pasaportlarda işçi damgası, yırtık bir flama, kanlı bir bayrak kalmıştı. Sonra Draja’nın bana verdiği ve yatarken giydiğim Kızılyıldız eşofmanı. Bir de büsbütün yani hiç ısırılmamış bir çikolata gibi Yugoslavya haritası. Babama yıllar sonra, “Neden Kızılyıldız’ı tutuyorduk?” diye sordum, “İki mahalle arkada otursaydık Partizanlı olurduk.” dedi.
1979 İzmir doğumlu. Eskişehir'de reklamcılık eğitimi aldı. 2003'ten beri İstanbul'da yaşıyor. Arka Kapak dergisini çıkaran ekibin parçasıydı. Son yıllarda televizyonculukla meşgul.Balkanları çok seviyor. Ali ile Zeynep'in babası.