Menu
Sirenler
Öykü • Sirenler

Sirenler

Vapur bu saatlerde epey sakin. Yapışkan seyyar satıcılar, güvertede savrulan ayyaşlar ya da dilenciler… Hiçbiri yok ortalıkta.

Sahi neydi o alınacaklar?

Hah! Üç taneydi.

Ekmek, kaymaksız yoğurt ve bir de çay…

Neyse… 

Ne diyordum? 

Vapur diyordum. Neredeyse bomboş. Sessizce oturan birkaç kişi dışında kimsecikler yok. Yolcular, göze hoş gelen aralıklarla oturuyor. Kimisi uyukluyor, kimisi de telefonuyla meşgul. İçeri girer girmez ilk gördüklerim bunlardan ibaret. Ama alışkanlıktan belki de bir süre sonra istemsizce boş koltukları aramaya başlıyor gözlerim. Evet. Kimi zaman boşluklar daha önemlidir. 

Hele ki kalabalıklar içinde.

Emekli olmadan önce, geçen haftaya kadar bu vapurla gider gelirdim iş yerime. Otuz yıl, otuz yıl boyunca düşünsenize. Asla zamanında gelmeyen, sürekli arıza çıkaran, mutlaka ama mutlaka tıka basa dolu olan bir vapur… Bitmeyen yer kapma kavgaları, iş üstünde yakalanan acemi yankesiciler, ısrarcı seyyar satıcıların yersiz bağrışmaları… Bazı günler… Bazı günler iş çıkışlarında öyle yorulur öyle bunalırdım ki denizin ortasına atlayıvermek, serin suların içinde kaybolup gitmek gelirdi içimden. Cesaret de diyebilirsiniz buna delilik de. İkisini birbirinden ayırmak zordur elbet. 

İşin aslı en tahammülsüz anlarımda bile böyle bir şeye kalkışmadım. Ama emeklilik hayali kurduğum yolculukların birinde cesur olduğunu düşündüğüm birine kanlı canlı şahit oldum. Nasıl diyeceksiniz. Ben de aynı soruyu sordum etrafımdakilere. Meczubun biri diye tarif ettiler. Deniz dalgalarını birine mi yoksa bir kadına mı benzetiyormuş neymiş. Bir eylül akşamıydı. Gözlerimin önünden gitmiyor güverteden düşüşü. 

Limana yakındık, kurtardılar ve bir daha görmedim onu.

Açıkçası şimdi bunları düşünerek vaktimi boşa harcamayı hiç ama hiç istemiyorum. Boşa harcamak diyorum çünkü bütün bu anlattıklarımı yaşayarak bütün zamanımı çarçur ettim zaten. İşte şimdi hepsi bitti, kargaşa, gürültü ve durmaksızın süren yarış sona erdi.  Yetişilecek bir yer yok, tan vakti limanda üşüyerek beklemek, bilet kuyruklarında ezilmek, saatler boyu süren yolculuklar artık yok.

Ne şans! Ufuk bugün berrak. Uzakta, gümüş rengi parıltılar saçan beton liman görünmeye başladı bile. Yolculuk bitiyor. Limana varmamıza otuz dakikadan az kalmış olmalı. Geriye kalan bu kısacık zaman içinde her şeyin ama her şeyin sonuna kadar tadını çıkarmayalım. Mesela bu oturduğum koltuğun... Hayır, hafife almayın. İşte yıllardır hayalini kurduğum o tekli köşe koltuktayım şimdi. Sonunda ona kavuştum. Önceleri olsa bu koltukta oturabilmek için neler verirdim bir bilseniz! Ne yazık ki bilmiyorsunuz. Hayır, olmaz. Şimdi ben geçen yılları da düşünmek istemiyorum. Gözlerimi kapatıp yorgun ciğerlerimi deniz kokusuyla tıka basa doldurmak istiyorum yalnızca. 

Ne alacaktım yahu ben?

Peynir…

Hayır, kaymaksız yoğurt, çay ve ekmek.

Evet, şimdi oldu.

Vapur limana yanaşıyor. Düşünmeden edemiyorum. Emekliliğimin ilk günlerinde buraya gelmek… Biliyorum belki de bugünlerde yapılacak iş değildi bu. Köyüme dönebilirdim, şehirden uzaklaşabilir, yürüyüş yollarında soluk soluğa terleyebilir ya da oltamı kaptığım gibi sahile inebilirdim. Nedendir bilmem… Akıp giden zamandan alacaklı olduğumu hissediyorum. Gençliğimin tam ortasından yaşlılığımın ilk dönemine kadar işte burada, birlikte çürüdüğümüz bu demir yığının içinde, tanımadığım bilmediğim insanlarla birlikte akıp giden zaman… Elbette alacağım var senden! Basitçe bir öfke sanmayın bunu. Hayır. Bu kadar kolay değil. Bunca çekilen kahır boşuna değil. Olmamalı. 

İşte şimdi sefasını sürüyorum zamanın. Mesela istesem hiç inmem vapurdan. Bir tur belki de bir tur daha… Kim karışabilir ki buna? Üstelik tekli köşe koltuğuma yeni kavuşmuşken... Doğrusu bugün için böyle bir şey aklımda hiç yoktu. Üstelik markete diye çıkmışken evden. Nasıl yapsam? Hanım çok kızacak. Hem de çok. İyi de nerede cesaret, nerede delilik? Şimdi değilse ne zaman? Madem bir intikam alacağım. Sonuçlarına katlanacağım elbet! 

İnmiyorum işte!

İskeleye yanaşan vapur kapılarını açar açmaz içerisi bir anda karışıyor. Heyelanı andıran kalabalık daracık kapıdan geçtikten sonra ufacık bir boşluğu bile atlamadan dolduruyor. Kargaşada ayağına basılan bir çocuk bas bas bağırmaya başlıyor. Peşinden başkaca bir uğultu. Martıların güvertedeki yolcularla boğuşmalarını duyuyorum. İçim ürperiyor, tekli köşe koltuğuma sıkı sıkıya tutunuyorum. 

Birinci siren çalmaya başladı bile. Bu ilk uyarı. Bütün hazırlıklar bu arada yapılacak. İkinci siren çaldığında kapılar doğrudan kapanacak, motorun gürültülü sesi dumanıyla birlikte göğe yükselecek. Siren üçüncü kez duyulduğunda çoktan yola çıkmış olacağız. Bunları ezbere biliyor olmam sizi şaşırtmıyor umarım. Ama şimdi size şaşıracağınız bir şey söyleyeceğim. İkinci siren çaldığında o çok sevdiğim tekli köşe koltuğumda olmak yerine limanda, limanın ıslak betonlarının üzerinde öylece dikilirken buluverdim kendimi. Koca bir heyelanın arasından amansız bir savaşçı gibi sıyrılıp sonra tam aksine ağlamaklı bir hal içinde el sallayarak vapuru uğurluyordum. Üçüncü sireni duyduğumda tir tir titriyor, gençliğimi, anılarımı, mesleğimi ve yıllar boyu süren mücadelemi uğurluyordum. Ne de çabuk tükeniyordu her şey? Sanki… Sanki bütün hayatım, hayatım boyunca olup biten her şey şu üç kısa siren boyunca sürmüş ve bitmişti.

İşte yine hınca hınç bir kalabalığı sırtlıyor ve onları geri dönemeyecekleri bir yere doğru götürüyorsun. Üstelik bunu sadece mekik dokuyarak, belli bir yörüngenin dışına dahi çıkmadan yapıyorsun. Şimdi taşıdığın yolcular bunun farkında bile değil. Hepsinin başında bir telaş... 

Bilmeyecekler…

Bu arada unutmadan…

Sahi...

Ne alacaktım ben?

Furkan

1993 doğumlu. Balıkesir’in Dursunbey ilçesinde yaşıyor. Öyküleri Post Öykü, Aşkar Dergisi, Olağan Hikaye ve Yitiksöz vb. dergilerde yayımlandı. Evli ve bir çocuk babası.

Diğer Yazıları