Menu
Sen ne bilirsin ki!
Haberler • Sen ne bilirsin ki!

Sen ne bilirsin ki!



Hamit Can’ımızın vefatından sonra işitmeye başladık... Mail gruplarında, internet sitelerinde, okur mektuplarında... Şöyle laflar: “Bu kadar değerli de, biz neden bilmiyoruz?”

Sen ne bilirsin ki!

Bir “değer skalan” var mı ki, kimin ne önemde olduğunu kavrayabilesin!

Hamit Can’ı duymadın. İbrahim Tenekeci ne iş tutar, Kamil Doruk ne yazar, Hüseyin Akın kimdir, Hüseyin Atlansoy ve Cafer Turaç ne eylemektedir, Osman Konuk nerelerdedir, haber ve agâhın yok.

Ömer Faruk Dönmez var mesela, genç bir öykücüdür... Selçuk Orhan var... Vicdanımızın sesi Sibel Eraslan var... Avi Pardo harika çevirilere imza atmıştır... Coşkun Yerli veda bile edemeden gitmiştir... Necat Çavuş “Amerika”yı yazmıştır. Ümit Aktaş sessiz sedasız kozasını örmekte, önemli bir romancı olma yolunda ilerlemektedir.

Nerden bileceksin!

***

Hâzâ beyefendi Selim İleri, kendisiyle yapılan bir söyleşide “zamane değerleri”nin kof, içi boş, ipe sapa gelmez şeyler olduğunu söylüyordu; biraz kırgın, galiba biraz da kenara itilmişliğin alınganlığı içinde...

Haklıydı.

İnternet çıkmış, böyle olmuştu.

Üstelik, doğru dürüst bir şey üretilmiyordu; medyatik şahsiyetlerin şiir, roman, öykü zannıyla piyasaya sürdükleri kötü-ötesi metinler süslüyordu kitapçı vitrinlerini. Okuyucu kolay olana meylediyor, “edebiyat ve dil değeri” taşıyan metinleri görmüyordu bile.

Okuma hızı ve oranı düşmemişti, hayır.

Bilakis bir sirkülasyon vardı yayın piyasasında. Örneğin bir “best-seller” geleneği oluşmuştu; Soner Yalçın’larımız vardı, Tuna Kiremitçi’lerimiz vardı; sevgi pıtırcıklarımız, aşk böcüklerimiz, mebzul miktar komplo yazarlarımız vardı. Kitap çok satıyor, çok okunuyordu. Yayıncı da kazanıyordu, Allah bin bereket versin yazar da. Ama...

Kimse Selim İleri okumuyor artık.

Selim İleri’nin üçüncü karbon kopyaları daha gözde ve popüler... Hiçbirinin “yazı içi” sorunlarla meselesi olmamış. Hiçbiri “doğu-batı problematiğine” kafa yormamış. Hiçbirinde “intihar ve yok olmak” düşüncesi ontolojik kaygılara dayanmıyor.

Soner Yalçın’ın meselesini “kendi meseleleri” sayanlar, “sorunsal”ın kralını yazıp ortaya koymuş Salinger’a dönüp bakmıyorlar... “Muz Sesleri”ni duyanlar, “Sokak Sesleri”ni yazmış rahmetli Nusret Özcan’ı görmüyorlar...

Neden bu ülkede “Kemal Tahir kim? Nuri Pakdil ne yazmıştır? Refik Halit Karay hangi kırılma noktalarından geçmiştir?” diyen bir Allah’ın enteli çıkmaz?

Neden Oğuz Atay’ın o ince ince sardırdığı “Ne evet, ne hayır”ını okumazlar da, gidip Vedat Özdemiroğlu’nun “kemalize” edilmiş soğuk, donuk, aynı oranda da bön esprilerine takılırlar?

Neden “Faulkner derler bir adam vardı, Nobel filan almıştı; Compson ailesinin acılı, hüzünlü, keyifsiz hayatını anlatan bir de roman yazmıştı, yüreklere seza...” demezler de, Şu Çılgın Türkler”in önünde imza kuyrukları oluştururlar?

***

Hamit Can’ı boşverin siz.

Kötü şair Özdemir’i okuyun...

Kötü şair Özdemir’in “Aynı Franz Kafka gibi” dediği kötü yazar Cüneyt Ülsever’i okuyun...

Bu satırların yazarını da rahat bırakın artık; kimin ne kıratta “değerli” olduğuna kendisi karar versin... Bilgisi de var, çok şükür aklı da yerinde!

(STAR, 17 ŞUBAT 2010)