Menu
ACIYI GÖMDÜLER
Haberler • ACIYI GÖMDÜLER

ACIYI GÖMDÜLER

Minaresiz köylerden geçtiler.

Derin vadiler, şırıl şırıl akan küçük dereler, salkım söğütler…

Rengârenk kırçiçekleri, solmaya başlayan gelincikler sonra.

Boz düzlükler halinde uzanan bitimsiz tarlalar.

Genç kız, kıvır kıvır sarı saçlarından, terleyen ensesini serinletmek için camı indirdi. O zaman dağ çiçeklerinin, kır menekşelerinin, dağ nanelerinin, yarpuzların kokusu arabanın nemli sıcaklığına ığıl ığıl yayıldı.

Saçlarını esen rüzgârın esintisine bırakarak, terleyen boynuna doğru akan terin soğuyan ürpertisiyle, gömleğinin yakasından bir düğmeyi ilikledi. Dizlerinin üzerine yerleştirdiği, oldukça ağır fotoğraf makinesinin düşmemesi için koltuğa iyice gömüldü. İstanbul’un nemli, bunaltan sıcağından sonra arabanın camından saçlarını savuran bozkır havası, çocukluğundan anılar taşıdı. Ara ara gittiği dağ köyleri, ninesi, harman yerinde oynadığı oyunlar ve geceleri avuçlarına dökülecek derecede gök kubbeyi donatmış sayısız yıldızlar geldi aklına… Gözlerini açmak istemedi. Yapış yapış rimelli kirpiklerinin ağırlığından, dudaklarındaki rujun yağlı dokunuşundan kurtulmak istiyordu artık… Uzun yolculuklara makyajsız çıkmalıydı oysa. Yol kenarlarında bir pınara rastlasalar, soğuk suların arıtan serinliğiyle hemen kurtulacaktı yüzünün boyalarından…

Bulutsuz bir mavilik kaplamıştı gökyüzünü. Uzakta leylekleri, uçuşan küme küme kuşları, sonra kanatlarını enginlere açmış kartalları gördü. Yorgun gözlerini yol arkadaşına çevirirken ensesine ani bir sancı saplandı. Camı kapattı. Aradan bunca yıl geçmişti. Nereden çıktı bu belgesel diye düşünüyor, arabayı hızla süren muhabir arkadaşının yüzünden aynı düşünceleri okuyordu sanki.

Onca, camisiz köyden sonra, minaresi gökyüzüne kurşuni bir ışıltıyla yükselen küçük bir köye geldiler… ‘ Geldik, burası olmalı’ dedi, ter içindeki saçlarını geriye doğru atarken genç gazeteci. Terli gömleği sırtına yapışmış, kot pantolonu artık rahatsız edecek derecede kirlenmişti. Uzun yolculuğun sonunda adeta tüm azaları tutulmuştu ikisininde.

Arabayı meydana park ettiler. Gürül gürül akan köy pınarı karşılarındaydı. Su tüm berraklığıyla akarken, kızın sarı kıvır kıvır saçlarından güneş ışıltılarıyla sular sızıyor, durmaksızın küçücük elleriyle avuçladığı suyu boynuna, saç diplerine doğru akıtıyordu. Delikanlı da ondan geri kalmadı. Kol genişliğinde akan suyun altına yağlanmış, terden yapış yapış olmuş başını öylece bıraktı. Serinlemişlerdi. Başlarını kaldırdıklarında, yüzlerinde aydınlık gülümsemeler, elleri önlerinde bağlı bir grup köylüyle karşılaştılar. Soğuk ayranlar, etli katmerler, dağ pınarının sularıyla özenmiş yaz çorbası, börekler sofranın bolluğu bereketi…

Muhabir kız, kıvır kıvır saçlarını parmaklarına dolayıp dolayıp çekiyor… Dağ menekşelerinin renklerini andıran, belirsiz ışıltılarla bakan gözleri, hüznün kuşanmışlığında. Rimellerden arınmış kirpikleri ıslanıyor.

Nurani, mutmain bir aydınlık yayılan yüzünü çevreleyen örtüsünü tutuyor çenesinin altından. Derin kara gözleri ıslanıyor. İnce dudakları çocuklar gibi ağlamanın duraklarında öylece büzülüyor. Yüzü, gözleri, acı anıları anlatamıyor… Anlatıyor… Yaşıyor… Gözlerinden yağmur gibi yaşlar akıyor kırışmış nurani çehresini yalayarak.  Akan yaşlardan sonra örtünün düğüm yerinde ıslanmışlık. Genç kız, neden sonra, acının silinmez izler bıraktığını anlıyor, derin derin iç geçiren, gözlerine yağmurları yüklemiş ninenin yere düğümlü bakışlarında.

“ Kapıyı kırdılar evlat, anlayamadık. Elimdeki paraları uzattım. Parayı alıp dipçikle gelinimi, torunumu,  beni dışarı çıkarttılar… Sonra içeriye doğru bomba fırlattılar… Ölüm yürüyüşü başladı sanki… Birer birer boşalan evlerden gelinler, kızlar, kadınlar adeta ölüm ırmağına doğru öylece aktılar. Irmağın kıyısında toplandık hepimiz. Yanımıza bir şey bıraktılar, telsiz zannettik. Meğer bombaymış…”

Delikanlı fotoğraf çekmekten vazgeçti. Anlatılanlardan sonra terli saçlarını, kirlenen pantolonunu, geride bıraktığı sevgilisini unuttu. Parmağındaki alyansa benzeyen yüzüğü çeviriyor, saçları, sakalları ağarmış ihtiyarın yüzüne bakarken acının bu yüzde bıraktığı, onca yıl sonra bıraktığı derin çizgileri yüreğine dokurken, içinde bir şeyler parçalanıyor… “ Ocaklar söndü oğul, dumanlar ateşler içinde, yangınlar içinde öylece kalakaldık. Bir insanın ömrü boyunca vereceği canları biz bir günde verdik toprağa… Hayvanlar bağıra bağıra can verdi. Atların haykırır gibi kişneyişleri gitmiyor hiç aklımdan. Köy cayır cayır yanıyor. Camiden dipçik darbeleriyle çıkarılan köyün erkekleri, sıra sıra diziliyor. Birazdan yağmur gibi mermiler yağacak üzerlerine… Nerden bileceğiz… Ölü numarası yapıyorum. Sonra bayılmışım. Bacağımda hala bir kurşun saklı…”

Sıcak Temmuz gününün bitiminde, serin yeller eserken cemaat toplanıyor. Genç, yaşlı, herkes camiye akıyor. Evlerin akşam ezanına doğru günbatımını ağırlayan serinliğinden, ayran çorbasından, taze koyun yoğurdundan, buğu buğu çaylardan sonra camideler. Şadırvanda serin meltemler yalıyor çehreleri. Abdestler alınıyor, birazdan huzura çıkılacak…

Yıldızlı semayı, küçük caminin bahçesini, salkım söğütleri, cemaatin çehresini arındıran Ezan-ı Muhammediye okunuyor. Dalga dalga meltem esintileriyle köyün toprak yollarına, damlara, akıyor gecenin sessizliğinde… Bu cennet yüklü sesleniş, birden kesiliyor. Azrail soluğu değiyor meshedilen enselere sanki. Bir göç başlayacak, barut, kan, alevler arasından sıyrılan, öylece cennet esintili bir yolculuk başlayacak birazdan… Kimsenin haberi yok…

Hiçbir şeyden haberleri yok. Küçük dünyaları var. Ağaçların gölgeliklerinde yaptıkları muhabbetler… Akşam yorgunlukları… Çayır çimene değen toprak kokan elleri. Gencecik gelinlerin taze yanaklarında baharlar. Civan delikanlılar, odunları, otları, tüm yükü omuzlayarak kış hazırlığı telaşında… Nineler pencere kenarlarında, sedirlerde, toprak damların diplerindeki gölgeliklerde, salkım söğütlerin serinliklerinde öylece teslimiyet duraklarında… Kimisi Kur’an okuyor, kimisi dualar ediyor. Birazdan baskın olacak… Kıyamet kopacak. Kan ve barut kokusu yayılacak, yeni biçilen ekinlerin üzerine. Alevler yükselecek yıldızları söndürürcesine… Parça parça dökülecek yıldızlar, ay parçalanacak…

Haberler değmiyor kirli ekranlardan arınmış günlerine… Hiçbir şeyden haberdar değiller… Kim, nerede ölmüş, kim kimi öldürmüş. Sivas neden kana bulanmış… Madımak nerededir. Yolları oralara uğramamış… Diyorum ya, gümüş gümüş yanan minare gölgesinde, dualarını kuşanıp, misafirlerini ağırlayıp, güzün ve yazın getirdikleriyle oyalanıp, öylece yaşayıp gidiyorlar…

İnsan çığlıkları, hayvan sesleri, acıya bulanmış iniltiler gecenin karanlığında alevlerle yükseliyor. Yanmış et kokusu, barut kokusuna karışıyor, yanan toprak evlerden, damlardan, canhıraş feryatlarla alevler karanlık semaya parça parça dökülüyor. Nereden çıktı bunca mermi, nereden çıktı cami halılarının üzerine yürüyen postallar, cemaatin üzerine çevrilmiş namlular…

Sıraya dizilen erkeklerin üzerine yağmur gibi yağan mermiler… Irmak kıyısında ölüm sessizliğini kuşanıp,  suyun sessiz akıntısına çaresiz bekleyişlerini katarak an an ölen kadınlar, kızlar, çocuklar… Köydeki birkaç arabanın yanmasıyla kara bulutlar halinde yükselen dumanlar. Yanık yağ kokusu, ateşe verilen evlerden ve ahırlardan sızan, et ve barut kokusuna karışıyor. Erkekler ölürken, kadınlar ölümden de öte, birbirlerine kenetlenmişler, acı bekleyişlerin eşiğinde, ırmaktan su yerine kan akıyor artık…

Köy yanıyor… Gökyüzü aleve kesmiş, ocaklar sönmüş, ateşler içinde kıvılcımlar yükseliyor. Feryatlar geliyor uzaklardan. “ Kaybettim, tüm hısım akrabamı kaybettim. Yalınayak öylece, kanlar içinde koştum. Babam kaçmıştır bir yerlere diye öylece koştum. Yandı kül oldu babam. Köyüm bir anda kül oldu…”

‘Dedemi kaybettim… Dayımı kaybettim… Kimi kaybetmedik ki… Tüm köy yandı bir anda. Viran oldu…’

Gecenin karanlığına doğru, sönen ocakların üzerinden postalların, bombaların, öcün, acımasız soluğu öylece çekip gitti.  Gün ışıyınca, onca ceset, onca sönen ocaktan sonra, kül olmuş, harap bir köy kaldı geriye.

Yollara düşen kadınlar, eşlerini, oğullarını kaybeden kadınlar çıplak ayaklarıyla yangınlara, kan revan içinde, aydınlık güne yürürken, çöp arabaları geldi. Gecenin koyu karanlığında, çöp konteynırlarına, doldurulan onca erkek cesedi, uzaklarda bir yerlerde toprağın koynuna bırakıldı. Sayısız kurşunlar bağırlarında bir nişan gibi, yıldızlar par par yanarken temmuz akşamının serinliğinde, acıyı öylece gömdüler.

(Yedi İklim, Ocak 2013)

SELVİGÜL

1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul’da bitirdi . Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı . Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi’nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu....

Diğer Yazıları