
İnsan yaşlandıkça çocukluğundan uzaklaştığını sanıyor. Okuduğu kitapların, yaşadığı şehirlerin, tanıdığı insanların onu başka birine dönüştürdüğüne inanıyor. Çünkü yaşamın geride bırakabildiklerimiz kadar ilerlediğini düşünüyoruz. Fakat bu doğru mu tam olarak; yoksa geçmişin üzerini yeni hayatlarımızla örtmeye mi çalışıyoruz; tartışılır.
Bellek yaşananları olduğu gibi saklamaz. Kimi zaman eksiltir, kimi zaman çoğaltır; bazen de yaşama tutunabilmek adına geçmişi sessizce yeniden zihninde üretir. Hepimizin çocukluğuna ait küçük düzeltmeleri vardır. Bir kavganın sebebini değiştiririz, bir utancı küçültürüz, bir yenilgiyi unutmaya çalışırız. Sonra yıllar geçer ve zihnimizde yer eden yeni hikâyeye kendimiz de inanmaya başlarız.
Bartu Çay'ın "Utanç Verici Çocukluk Arkadaşım" öyküsü uzun süre bu düşüncenin etrafında dolaştırdı beni. Öykü bittiğinde aklımda Serhat da kalmadı, Erhan da. Yalnızca şu soru vardı elimde: İnsan gerçekten geçmişini yeniden zihninde şekillendirebilir mi? Bartu Çay'ın anlattığı şey bana göre eski iki arkadaşın karşılaşması değil, geçmişini yeniden yazmaya çalışan bir adamın hikâyesidir. Serhat yalnızca çocukluk arkadaşı değildir; anlatıcının yıllardır değiştirmeye çalıştığı hafızanın yaşayan tanığıdır. Onun varlığı, anlatıcının bugüne kadar büyük bir emekle kurduğu kimliği sessizce tehdit eder.
Öykü boyunca anlatıcının dili de bu tehdidi ele verir. Serhat'ı anlatırken kullandığı her cümlede, yalnızca bir insanı tarif etmez; aynı zamanda kendisini ondan ayırmaya çalışır. Kitaplarla kurduğu dünya, akademik dili, kültürel birikimi, seçtiği hayat... Bunların hepsi Serhat'ın karşısında anlam kazanmaya başlar. İlk bakışta anlatıcı haklı görünür. Serhat ise kaba, hoyrat, düşünmeyen, hayatı yalnızca yaşamakla yetinen biri gibidir. Fakat iyi kurmaca metinler düz bir çizgide ilerlemez. Bartu Çay, okurun anlatıcıya duyduğu güveni yavaş yavaş sarsar. Sayfalar ilerledikçe Serhat'ın değil, anlatıcının karakterini okumaya başlarız. Asıl mesele Serhat'ın nasıl biri olduğu değildir; anlatıcının kendisini nasıl görmek istediğidir. Öykünün gerilimi de tam burada doğar.
Öykü ilerledikçe zihnimde insanlığın en eski anlatılarından biri Habil ve Kabil canlandı. Bu hikâye çoğu zaman ilk cinayetin öyküsü olarak okunur. Bana kalırsa asıl mesele cinayet değildir. Cinayetten önce gelen bakıştır. Kabil, kardeşini yalnızca kardeşi olarak değil, kendi eksikliğinin sebebi olarak görür. Bir insanı ortadan kaldırma isteği, ondan önce onun temsil ettiği hayatı ortadan kaldırma arzusuyla başlar. Bu anlatıyı yıllardır kardeş kıskançlığının hikâyesi olarak okuduk. Belki biraz da bu yüzden anlatının başka bir tarafını gözden kaçırdık. Habil sürüsünün peşinden giden çobandır; doğanın ritmine bağlıdır. Kabil ise toprağı işleyen ilk insandır. Dünyaya müdahale eder, onu değiştirir, düzenler. Biri doğanın sürekliliğini temsil ederken diğeri dünyayı dönüştürmeye başlayan ilk eldir.
Medeniyet için insanın geçmişini unutabilme becerisi; Doğa içinse hafızadır diyebiliriz.
Bu cümleyi yalnızca Kabil ile Habil için söylemiyorum. Bartu Çay'ın öyküsünü okurken de aynı duyguyu hissettim. Anlatıcı kendisini yeniden kurmuş biridir. Okuduklarıyla, mesleğiyle, diliyle, bulunduğu çevreyle başka biri olmuştur. Ama bütün medeniyetlerin ortak bir yanı vardır: Kurulabilmeleri için önce eskiyi yıkmaları/dönüştürmeleri gerekir. Anlatıcının belleği de tam bunu yapmaktadır. Çocukluğunu olduğu gibi hatırlamak istemez; bugünkü benliğine yakışacak biçimde yeniden düzenlemek ister. Serhat ise buna izin vermez. Çünkü Serhat belleğin tarafındadır. O, geçmişi olduğu gibi taşır. Değiştirmez, cilalamaz, yeniden yazmaz. Bu yüzden anlatıcının asıl çatışması Serhat'la değil, Serhat'ın temsil ettiği hafızayla olur.
Serhat'ın belleğin tarafında durduğunu söyledim. Öykünün önemli kırılmalarından biri de burada yaşanıyor. Çünkü anlatıcı, çocukluk arkadaşını küçümsediğini zannederken aslında ondan korkmaktadır. Bu korku fiziksel değildir; toplumsal da değildir. Daha derinde, insanın kendi geçmişinden duyduğu korkudur. Bir zamanlar olduğu kişiye yeniden dönüşme ihtimali, bazen en büyük utançtır.
Miguel de Unamuno'nun Abel Sánchez romanını okuduğumda beni en çok şaşırtan şey, Joaquín'in Abel'i öldürmesi olmamıştı. Asıl şaşırtıcı olan, roman boyunca Abel'in neredeyse hiçbir şey yapmamasıydı. Joaquín'in öfkesi, kıskançlığı ve kini sürekli büyür; Abel ise çoğu zaman yalnızca vardır. Roman ilerledikçe okur şunu fark eder: Joaquín'in gerçek rakibi Abel değildir. Abel'in varlığıdır. Çünkü Abel, Joaquín'in olmak istediği hayatın canlı kanıtıdır. Bu yüzden Joaquín, Abel'i her gördüğünde kendisini görür. Daha doğrusu olamadığı kendisini... Bartu Çay'ın öyküsü de bana aynı duyguyu yaşattı. Fakat önemli bir farkla. Serhat, anlatıcının olmak istediği kişi değildir. Hatta tam tersidir; yıllarca uzak durmaya çalıştığı hayatın temsilcisidir. Buna rağmen anlatıcının bütün zihni Serhat'ın etrafında döner. Çünkü insan yalnızca hayran olduğu kişiye bağımlı olmaz. Kurtulmaya çalıştığı kişiye de bağımlı hâle gelebilir. Bartu Çay'ın başarısı tam burada ortaya çıkıyor. Serhat, öykü boyunca anlatıcının karşısında duran bir karakter değil, anlatıcının zihninin içinde yaşayan bir gölgeye dönüşüyor. Onun söylediklerinden çok, anlatıcının Serhat hakkında düşündüklerini okuyoruz. Böyle olunca Serhat, etten kemikten bir insandan çok anlatıcının bastırdığı geçmişin sesi hâline geliyor.
İyi edebiyatın sevdiğim taraflarından biri de budur. Bazen metnin asıl kahramanı hakkında en az şey bildiğimiz kişidir. Çünkü yazar onu anlatmak yerine başkalarının bakışında çoğaltır. Serhat da öyledir. Öykü bittiğinde onun gerçekten nasıl biri olduğunu tam olarak bilemeyiz. Ama anlatıcının nasıl biri olduğunu çok iyi biliriz. İşte Bartu Çay'ın yaptığı önemli tercih burada saklıdır. Hikâyeyi Serhat'ın gözünden değil, kendisini sürekli haklı çıkarmaya çalışan bir anlatıcının gözünden kurar. Böylece okur yalnızca olayları değil, anlatıcının belleğinin nasıl çalıştığını da okumaya başlar.
Bartu Çay'ın öyküsü de burada kendi sınırlarını aşarak yalnızca iki eski arkadaşın hikâyesi olmaktan çıkar. Çocukluk arkadaşlığı, kardeşlik kadar kadim bir arketipe dönüşür. Çünkü kardeş de çocukluk arkadaşı da insanın ilk tanığıdır.
Belki de medeniyet dediğimiz şey budur. İnsan kendi geçmişini de yeniden inşa eder. Çocukluğunu düzeltir, utançlarını ezer, hatıralarını bugünkü hayatına uygun hâle getirir. Ama bütün medeniyetlerin altında olduğu gibi, bu inşanın altında da eski toprağın izleri yaşamaya devam eder. Anlatıcı farkına varmadan zihninde bir arkeolojik kazı yapar; izler, yaşanmışlıklar bir anda ortaya çıkar. "Utanç Verici Çocukluk Arkadaşım", bana göre yalnızca bir çocukluk arkadaşlığı öyküsü değil. Hafızanın medeniyete karşı direnişini anlatan; modern insanın kendisini yeniden kurarken geride bıraktığını sandığı hayatın, bir gün ansızın geri dönüp bütün o inşayı sessizce sarsabileceğini anlatan bir öykü. Bu yüzden öykünün asıl utancı Serhat değildir. Utanç, anlatıcının çocukluğudur. İnsan en çok, bir zamanlar gerçekten kim olduğunu bilenlerden utanır.
1987, Ceyhan.İngiliz Dili ve Edebiyatı Lisans,Yeni Türk Edebiyatı Yüksek lisans.Doktora terk…Bir süredir muallim, Işılay’ın eşi; Güneş ve Güney İbrahim’in babası.Ne olursa olsun Demirsporlu.Öykü, yazı ve şiirleri çeşitli dergi ve platformlarda yayımlandı.
Kitapları:Dinozorların Son Günü, Ketebe, 2020Cumhur’un Ölüm İlanı, Ketebe, 2024