Menu
Nuri el-Cerrah’la Söyleşi
Söyleşi • Nuri el-Cerrah’la Söyleşi

Nuri el-Cerrah’la Söyleşi

Şiir yazmaya ilk ne zaman başladınız? Yazdığınız ilk şiirin ne olduğunu çok merak ediyorum.

İlk denemelerim erken bir döneme kadar gider. Fakat ilk şiirimin ne zaman yayınlandığını ya da yazdıklarımın şiire aidiyetinin ne zaman kabul gördüğünü soracak olursanız, 1974 yılının baharındaydı. O sırada bir arkadaşım beni, Şam’daki es-Sakâfe el-Usbûiyye adlı haftalık edebiyat gazetesinin yayın merkezine götürdü. Basın ve özgürlük karşıtı faşist askeri rejimden bağımsız son edebiyat gazetesiydi bu. Arkadaşım beni bu gazetenin edebiyat editörüne takdim etti. Tanıştığım kişi, Şam bölgesinde düzyazı şiirinin öncülerinden biri olan Suleyman Avvâd’dı. Ağzından sigara düşmüyordu. Bir şiirime baktı, sonra yüzüme. Ne kastettiğini anlam veremediğim şekilde başını salladı. Günler sonra, şiirimin gazetenin en çarpıcı yerinde yayınlandığını gördüm. İlk kez adımın bir gazetede basıldığını okuyordum ve kalbim şiddetle çarpıyordu. O zamanlar henüz 18 yaşındaydım. O gün bugündür şiirde olduğu kadar kendimi dilde derinlemesine ifade edeceğim hiçbir alan bulamıyorum. Şairin mesajından daha yüce bir mesaja sahip değilim.

Şiir yazmanın hiçbir zaman sıfırdan başlamadığı söylenir. Yani şairler daima birbirilerinin sözlerini tamamlarlar. Mahmud Derviş’in bir röportajında okumuştum bunu. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Bir yere kadar evet. Eğer bu algı doğruysa, belki de şairler kendi yöntemlerinden uzaklaşıp birbirleriyle çeliştikleri zaman olgunluğa erişirler. Birbirlerini kopyaladıklarında, taklit ettiklerinde ya da aynı şeyleri fısıldadıklarında değil. Doğrusu bugün böyle durumlara o kadar sık rastlıyoruz ki bir şairi ötekilerden ayırt eden karakteristik izlere şahit olmuyoruz. 

Şimdiye kadar pek çok şehirde yaşadınız. Beyrut, Lefkoşe ve Londra gibi. Sürgün 
şiirinizi güçlendirdi. Ve daima daha fazlasını arayan bir şair oldunuz. Sizi bu arayışınız esnasında güçlü kılan en temel duygu neydi?

Ne kadar güçlü olduğumu bilmiyorum. Bazen kendimi kırılgan hissediyorum. Oysaki hayatımın en mutlu, en güzel anlarında bile hissettiğim çok yönlü ve giderek artan yetimlik duygusu beni sarar. Toplumsal, siyasi, ailevi, varoşsal gibi pek çok yetimlik tezahüründen bahsediyorum. Belki de sürgünün bana kazandırdığı şeydir bu. Şair ne kadar ilgi görese, ne kadar göz önünde olsa da söz konusu yetimlik hissi şair olabilmesinin bir kanıtıdır. Aslında hassas bir duyuşa sahip olan herkes için geçerlidir bu. Şair, beşikten mezara kadar illaki yetimdir ve şiir hayatı boyunca da bundan iflah olmaz. Güçlü olarak tanımlanabilecek biri bunları söyler mi?

Sizi tarif ederken şöyle söylediklerini duydum; Nuri el-Cerrah Arap şiirinde yenilik çabalarıyla biliniyor. Bu tam olarak ne anlama geliyor?

Sebebi ne kadar dikkat çekici olursa olsun, şairin eserini överek kendisini ödüllendirmesi ya da sırf bir şiir yazdığı için iltifat beklemesi uygun olmaz. Şairin dünyadaki işlevi şiir yazmaktır. Şair yeni bir şey yarattıkça varoluşta eksik bir şeyin olduğunu gösterir ve onu var etmeye çalışır. Bu da önceki şiirlerin şairin peşinden gittiği o güzellik, duygu ve anlamı yakalayamadığının bir tür kabulüdür. O halde yeni bir şiir olmalı. Nâzım Hikmet’in şiirlerinden henüz yazılmamış şiire dair o dizeleri hatırlayalım. Zannediyorum ki şair için en büyük ödül “o” şiiri keşfetme serüvenidir. Onun hediyesi de budur.

Şiirlerinizin çok geniş bir zaman ve mekân algısı var. Yunan mitolojisinden, Doğu Masallarına değin. Değişik zamanlarda yaşamış, farklı karakterleri ortak bir resmin içinde görmek mümkün. Bu da, bence şiirlerinize okuyanların kendilerini büyük bir zenginliğin içerisinde bulmalarını sağlıyor. Bir şair olarak, şiirlerinize bu denli geniş bir perspektif katmayı nasıl başardınız?

Çok önemli bir soru. Kısa da olsa cevap vermeye çalışacağım. Şiirsel zamanı açıklamadan önce bendeki zaman tasavvurunun geçmiş, şimdi ve gelecek şeklinde yapılan sınıflandırma engellerinden sınıflandırılan zamandan farklı olduğunu söylemeliyim. Benim için yalnızca şimdi vardır. Bahsettiğim şimdi, önceden vuku bulduğunu ve sonradan vuku bulacağını düşündüğümüz uzun bir zaman dilimini kapsar. “Sonradan” dediğimiz şey yarına da uzanır. Zira uyuyup uyandığımızda yeni bir günde olduğumuzu söyleriz. Peki ama örneğin üç gün hiç uyumayan bir insan için yarın nedir? Oturduğu pencereden ışık ile karanlık, doğan bir güneş ile gece dediğimiz şeyi getiren batan bir güneş arasında değişen doğa olaylarını aralıksız bir zaman çizgisinde gözetleyen biri için yarın ne anlama gelir? Yani pencerenin yanı başında oturan kişi, bitişik bir zaman çizgisinde doğayı ve doğanın dönüşümlerini gözlemler. Kimse de çıkıp gün doğumunun yeni bir günün gelişi, günbatımının da günün bitişi ile gecenin gelişi anlamına geldiğini söylemez. Bu döngünün gece ve gündüz olarak adlandırılması için gece geldiğinde uyumalısınız. Geçmiş zaman ile gelecek zamanı buna göre tayin ediyoruz.

Şair, gezegenin ve evrenin herhangi bir yerinde ebedi uyanık olan kişidir. Dahası gezegenin ve evrenin kendisidir. Nasıl ki evren bütün bir zamanı kapsayan zamanlardan oluşur, şiirin zamanı da bütün bir şimdidir. Söz konusu “şimdi”, şimdinin sınırlarında dolaşan geçmiş ile geleceği bir araya getirir. İşte şimdinin bir parçası olan bu zamanlar gitgide büyüyerek, iç içe geçerek şairin şiirinde hayat bulur. Olan ve olacak olan bu şiirsel zaman, şiirin şimdisi ve yok olması imkânsız ebedi maddesidir. 

Şiirimde farklı zamanlarda vuku bulan veya tahayyül edilen masallar, efsaneler ve olaylar 
bütün güzellikleri, acıları ve hayretleriyle bir arada yaşar. Aralarındaki mesafeler ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, dilleri ne kadar farklı olursa olsun onları birbirine yakınlaştırılan bir şeyler mutlaka vardır. Onları bir araya getiren cevher, derininde mevcut olan insanlık boyutudur. 

Efsanenin de içinde olduğu büyüsel gücü olmayan, bilincin ve dünyanın bilinmezliğinde serüven yaşamayan bir şiir var oluşu kuşatabilir mi? Bundan dolayı modernizm ve postmodernizm şehrinde şiiri, kişiler arası ilginç bir iletişim, geçici şaşırtma, hafif toplumsal paradokslar, şarkılar veya siyasi söylemler yaratmak gibi günlük basit oyunlara tabi tutmak abesle iştigaldir. Bugün birçok dil ve kültürde şiirin başına gelen budur ve şiiri bayağılaştırır.

Şiir, amansız varoluşsal bir maceradır. Sosyal olmayan bir eylemdir. Benliğin ve dış dünyanın bilinmezliğinde şairin var oluş yolundaki radikal arayışıdır. İnsanın özgürlüğü ve onuru üzerinde pazarlık kabul etmeyen bir aidiyettir. Bireysel olması hem zulme hem de sürü ahlakına karşı durduğu için devrimci bir eylemdir. Küçük ve önemsiz şeyler üzerinden yükseldiği için de nesnelerin özselliğini ve ebediliğini fark etmekle sıkı bir ilişki içinde olan bir derinleşmeyi ifade eder. Bu ise onu var oluşsal ve metafizik bir sorgulamaya dönüştürür. Bundan dolayı şiir, mitoloji ve efsanelerle ilişkili olan her şeye yakındır. Dil aracılığıyla benliğe ve dış dünyaya yaratıcı bir imgelemle yapılan maceralı yolculuktur şiir. Ancak buradaki yaratıcılık estetiktir, büyülüdür ama aydınlatıcıdır. Çoğu zaman açıklamayı ve yorumlamayı kabul etmeyen gizemli bir estetiktir. Kısaca şiir dik kafalı bir attır. Atın kişnemesi çevrilip yorumlanabilir mi?

Adorno’nun çok meşhur bir sözü vardır. Der ki; Auschwitz'den sonra artık şiir yazılamaz. Ben tam aksini düşünüyorum. Sizce de öyle değil mi? Yani şiir asıl bugün Suriye’de olduğu gibi, büyük trajedilerden sonra yazılmaz mı?

Adorno’nun o meşhur sözünü birçok kişinin yaptığı gibi bağlamından koparırsak dünya tarihinde yaşanan tüm mağduriyetleri yalnızca Yahudilerin tekeline almak gibi bir narsizme kayarız ki böyle bir sonuç Auschwitz gibi korkunç bir insanlık dramını mitololojik, masalsı bir trajediye dönüştürür. Başka acılara benzemediğine, başka acılarla karşılaştırılamayacağına göre bu aynı zaman da dilin de yıkımıdır, ifade imkânının sonudur ve nihayet şiirin ölümüdür. Böyle bir şey bana korkunç geliyor ve şu soruyu sormama neden oluyor: İnsanlığa karşı işlenmiş suçlardan edinilen acı bir deneyim, kişiyi kendisinden başka bir kurbanın acı çekmesine izin vermeyen, acıyı tekelleştiren, bencil ve nevrotik bir karaktere dönüştürebilir mi? Bu, kurbana suç işleme ve başkalarını yok etme istemlerinde kendisini haklı görme imkânı sağlar. Öyle ki söz konusu kurban bir diğerinin mağduriyetini ve kendisini savunmasını kabul etmez; hatta onların sanatsal olsun olmasın herhangi bir vasıta ile acılarını ifade etmelerini şiir ya da nesir olarak tanımlar. Adoro’nun bu önerisi Yahudilerin tekellerine aldıkları mağduriyetle Siyonist Çete’nin Filistinlilere yaptığı zulmün perdelenmesi anlamına gelmez mi? İster zorba olsun ister filozof, şiir kuşunun ufkunu kapatan herkese karşıyım. Auschwitz’den önce de Auschwitz’den sonra da savaşlar durmadı ve insanlık trajedisi son bulmadı. Trajediler oldukça, özellikle de kurban dilsiz kaldığında ve trajedi diktatöre karşı yalnızca şairin sesini bulduğunda şiir var olmaya devam edecektir. Dünya Suriye dersinden yeni bir şey öğrendi mi? Adorno’nun ifade edemediği başka bir şey var mı? Bir şair bakış açısıyla diyebilirm ki eli kanlı bir diktatörün ülkenin her tarafında açtığı zindanlarda Suriyelilerin kimyasal gaz dahil maruz kaldıkları muameleler en az Auschwitz’de yaşananlar kadar korkunçtur. Bütün bunlar dünya şairlerine, Auschwitz’den sonra şiirin yazılması, şair vicdanının asla uyumaması ve bakışlarını Suriye trajedisine çevirmeleri gerektiğini söyler.

Adorno’yla beraber Auschwitz’den sonra şiirin imkânsızlığını kabul edersek, artık başka kurban olmadığını kabul etmiş oluruz. Bu ise dünyanın herhangi bir yerinde yaşanacak suçlara göz yummak anlamına gelir. Bu korkunç denklemde her türlü anlamın ölümü değil midir bu? Nazilerin sonsuz ve hesapsızca sürdürdüğü katletme eylemiyle kurbanlarına karşı zafer kazandığı anlamına gelmez mi? Bir kez daha sizi Suriye holokost belgelerine bakmaya davet ediyorum. 
Ve şimdi en zor soruyu soruyorum. Arap şairleri dahil dünya şairleri Suriye holokostunu neden umursamadı? Suriyeliler yeni gaz odalarında ölürken çiçeklerin güzelliğinden nasıl bahsedebildiler? Sezar’ın Birleşmiş Milletler’de sergilenen fotoğraflarına –ki 13 bin işkence mağdurunun 55 bin resmi dünyaya gösterildi– bakıp da nasıl sessiz kalabildiler? Peki Suriye mezbahasındaki ölüm olayları hakkında yeterli bilgileri yok muydu? Asla. Çünkü orada işlenen tüm utanç verşci eylemler dünyanın gözleri önünde gerçekleşti. Oysa şairler, kültürel referansları ve dilleri ne olursa olsun özgürlük ailesinin fertleridir, insan vicdanının dilidir ve yeryüzündeki mazlumların sesidir. Son sorumu ise sessiz kalan şair kardeşlerime yöneltiyorum: Ey şairler ne zaman ar duyacaksınız? Zira Suriye’deki kurbanların çığlıkları vicdanlarınızı hâlâ harekete geçirmedi. Siz de Adorno’nun izinden yürüyüp mağduriyeti birilerinin tekeline mi alıyorsunuz?

Şiirleriniz pek çok dünya çevrilmesine rağmen, henüz Türkçeye çevrilmiş sadece bir kitabınız var; Midilli’ye Açılan Tekne. Daha fazla şiirinizin dilimize kazandırılması için sabırsızlanıyoruz. Umarım yakın zamanda bu gerçekleşir. 

Gerçekten bir kitabımın Türkçeye çevrilmesi harika bir olaydı. Bu, benim için Türkiye’nin 
kültürel hayatıyla ve Türk okuyucuyla etkili bir ilişkinin başlangıcıydı. Türkçe ait olduğum bölgenin merkezindedir. Türkiye’ye birçok kez davet edildim fakat kitap başka bir şey. Kitap, kısa süreli ziyaretlerden daha kalıcıdır ve şair için başka kültürdeki en uzun ikamet adresidir. İşte bu sebeple iki dile olan derin ilgisiyle cömertçe çeviriler yapan muhteşem insan, aydın ve çevirmen Mehmet Hakkı Suçin’e minnet borçluyum. Bu çabanın kahramanı odur. Açıkçası Midilli’ye Açılan Tekne kitabının Türkçe çevirisini benden ziyade onun eseri olarak görüyorum. Öte yandan şiirimi başka dile çeviren herkese karşı hissettiğim bir duygudur bu. Çevirmen, özellikle de şiir çevirmeni, şiiri kendi dilinde yeniden yaratır ve şiire başka bir hayat için olağanüstü bir imkân verir. Son zamanlarda Suçin’in oldukça zor Arap klasiklerinden Yedi Askı Şiirleri’ni (Muallakaları) Türkçeye çevirmesi beni çok mutlu etti. Suçin, gönüllü olarak Arap ve Türk kültürüne sağladığı muazzam katkıyla büyük bir övgüyü ve takdiri hak ediyor. Ayrıca onun İbn Tufeyl’in Hay bin Yakzan çevirisinin de yakında yayımlanacağını biliyorum. Şimdi de onunla Truva’da Savaş Yok adlı şiir seçkisinin çevirisiyle yeni bir deneyim yaşıyoruz. Açıkçası bu eseri sabırsızlıkla bekliyorum. Benim Türkçe çeviriye bu kadar ilgi göstermemdeki hususlardan biri de kültürle ilgisi olmayan saiklerle zayıflayan Türk ve Arap şiir kültürü arasındaki ortak derin bağları yeniden canlandırmak, onlara estetik açıdan hayat vermek ve iki kültürün zenginliğini yeniden ortaya çıkarmaktır. Şahsen beni mutlu eden bir şey de Türkiye’deki şiirseverden ve okurlardan şiirime dair aldığım güçlü izlenimlerdir. Bu benim için çok özel bir duygu. Son olarak da Türkçenin seslerini ve ahengini kulağımın yadırgamadığını, aksine onların bana hoş geldiğini belirtmek isterim. Zira bu dilin birçok kelimesi çocukluğumda dedemin dilinden bana ulaşmıştır.

Arapçadan çeviri: Nurdan Arslan


Nuri el-Cerrah Kimdir?

1956’da Suriye'nin başkenti Şam'da doğdu. İlk gençlik yıllarını, şiirleri üzerinde büyük bir etki bırakan bu şehirde geçiren şair, sol harekete katıldı ve siyasi baskılar nedeniyle önce Beyrut'a, ardından da Lefkoşe'ye gitti. Aktif olarak Filistin direnişi içerisinde yer aldı ve 1982 senesinde İsrail'in Lübnan Kuşatması esnasında Sabra ve Satilla Katliamı'na tanıklık etti. İlk kitabı "Çocuk" da 1982 senesinde Beyrut'ta yayınlandı. Eski halk hikayeleri, mitolojik ve destanlar gibi pek çok kültürel formdan beslenen şair, ayrıca 2000 senesinde “Arap Coğrafya Edebiyatı Merkezi”ni kurdu. 

Merkez, "İbn Battuta Gezi Edebiyatı Ödülleri"ni her sene gezi edebiyatı alanında başarılı kalemlere ödüller vermektedir. 2011 senesinde, Londra'da pek çok Suriyeli yazarın katılımıyla Suriyeli Yazarlar Birliği'ni kuran el-Cerrah, edebiyat ve sanat dergilerinin kuruluşunda yer aldı ve yayın yönetmenliği görevlerini sürdürdü. Şimdiye kadar yaklaşık 16 kitabı yayınlanan Nuri el-Cerrah'ın şiirleri İngilizce, Fransızca, Yunanca, Türkçe gibi pek çok dile çevrildi. "Yastık Kitabı" isimli eseriyle 2008 senesinde Doha/Katar'da düzenlenen bir törenle Arap Çocuk Edebiyatı alanında verilen en büyük ödülün sahibi oldu. Halen Londra'da yaşamını sürdürmektedir.

Eserleri es-Sabiyy (Çocuk; Beyrut, 1982), Mucârâtu’s-Savt (Sese Karşı Yarış; Londra, 1988), Neşîdu Savt (Bir Sesin Ezgisi; Kolombiya, 1990), Tufûletu Mavt (Bir Ölümün Çocukluğu; Kazablanka, 1992), Ke’sun Savdâ’ (Siyah Bir Kadeh; Londra, 1993), el-Kasîde ve el-Kasîde fi’l-Mir’ât (Şiir ve Aynadaki Şiir; Beyrut, 1995), Su’ûd İbrîl (Nisanın Yükselişi; Beyrut, 1996), Hadâ’ik Hamlet (Hamlet’in Bahçeleri, Beyrut, 2003), tek cilt halinde Tarîk Dimaşk (Şam Yolu) ve el-Hadîka el-Fârisiyye (Fars Bahçesi; Beyrut, 2004), Yevm Kâbîl (Kabil’in Günü; Hayfa-Beyrut, 2013), Ye’s Nûh (Nuh’un Ümitsizliği; Beyrut, 2014), Merâsî Hâbîl (Habil’in Ağıtları, Beyrut, 2015), Mersiyyât Arba‘ (Dört Mersiye; İstanbul, 2016), Kârib ilâ Lesbos (Midilli’ye Açılan Tekne, Milano, 2016). Midilli'ye Açılan Tekne (İstanbul, 2019). Truva'da Savaş Yok, Homer'in Son Sözleri (Milano, 2019)

PEREN

İzmir’de doğdu. Küçük yaşlardan itibaren edebiyatla ilgilenmeye başladı. Meslek olarak sürdürdüğü belgesel film metin yazarlığının yanı sıra birçok dergi ve internet sitesinde yazıları yayınlandı. Almanca ve İngilizce dillerinden kitap ve makale çevirileri yaptı. Filistin direniş edebiyatını ele alan ‘Zeytin Ağaçlarının Arasında’ adlı bir kitabı vardır.Belgesel Film MetinleriAnlatılmamış Öyküleriyle Meydanlar; Marakeş, FAS, TRT BELGESEL, 1 bölüm (2017).
Sürgündeki Sevda Filistin, TRT BELGESEL, 5 bölüm (2016).
55 Günün Hikayesi- Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, TRT TÜRK, 3 bölüm (2013).
Dün-Bugün-Yarın-TRT BELGESEL, 13 bölüm (2011-2012).
Common Pain- Ortak Acı 1915, El Cezire TV, (Katar) 1 bölüm (2011)

Kitap Bölümü:
Mimar Sedefkar Ağa, Türk Mimarisinde İz Bırakanlar 2 ciltlik prestij eser (2015), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı.

Daha fazla görüntüle