Menu
Rast Makamından Kalan
Öykü • Rast Makamından Kalan

Rast Makamından Kalan

Tüm mülteciler adına 

A. et-Tawus için


Burguyu bir eliyle sağa sola küçük hareketlerle çevirirken, vurduğu tele eski ahşap burgunun gıcırtısı eşlik ediyordu.  Adam aradığı sesi verip vermediğini anlayabilmek için tele vururken udun üstüne eğilmiş yoğun bir yüz ifadesi ile bir hayalet gibiydi. Biraz tedirgin, biraz karışık yüzünün yarısı, karanlıkta kalıyordu. Diğer yarısıyla alabildiğine karmaşık mimiklerle yüz kasları seğiriyor, ağız kenarları istemsiz çekilmelerle aradığı sesi yakalamaya çalışıyordu. Tüm bu olanlar her bir tel için saniyeler sürdü. Parmaklarını burgulardan uzaklaştırmadan mızrapla her bir telin sesini kontrol ediyordu. Dile kolay tam on bir tel… Her bir telin doğru notasını buluncaya kadar tüm telleri sabırla ama pratik bir el çabukluğuyla akort etmişti. 

Bu denli pratik beceri müzikle ilişkisinin amatör düzeyde olmadığını gösteriyor olmalıydı. Kendim de üniversite yıllarında heves edip kanun kursuna gitmiştim. Bu parmaklar, kendinden emin hareketler ve hâkim eda sıradan olamazdı. Aradığı tüm sesleri bulduğundan emin bir hareketle başını kaldırıp hafif geriye attı. Udu kendinden biraz uzaklaştırarak karar bastı, tüm tellere dokunarak. Yüz ifadesinden istediği sesleri bulduğu anlaşılıyordu. 

İstediği sesler, istemediği bir hayatın ortasındaydı şimdi. 

Dizlerinin üstüne çökmüş, ellerini mahcup bir edayla kavuşturup bacaklarının arasında tutan, evin küçük kızı babasının akordu tamamladığını anlayınca mütebessim ve gururlu bir yüz ifadesi takındı. Babasıyla gurur duymak her kızın ince sızısıydı. 

Akordun tamamlanması ile loş oda biraz aydınlanır gibi oldu. Tamamlanan her işte aydınlanır ya yüzümüz, rahatlayan göğsümüzle beraber. İşte öyle. Akordu tamamladığını anlayınca babasına gurur ve güvenle baktı temiz yüzlü çocuk. Derin bir nefes alıp verince mütebessim edayla, ortam biraz daha aydınlandı.

Eşi derin bir iç çekti kocasını izlerken. Derin ve keder dolu çizgilerin örttüğü güzel yüzüne, tedirgin bir tebessüm yayıldı. Ellerini buluşturmuş, mahcup. Söyleyeceği birçok sözü yutmuş gibi. Anlatacağı bir yığın derdi, göğsüne gömmüş gibi. Loş kaldı oda, az daha. 

Boğazını temizleyerek çalmaya hazırlanan adam, içerisinde bulunduğu derin yoklukta ve huzursuzlukta da nezaket ve inceliğinden bir şey kaybetmemişti. Yoksul ama nazik ve mahcup bir edası vardı. Baş hareketiyle beraber “Müsaade” diye mırıldandı. Huzur ve hüznü aynı seslerde buluşturan bir makamda, taksime başladı. Nazik duruşunu, klavyede bastığı notalardan da esirgemiyordu. Öyle ya, insan nazik oldu mu her an ve her işte nazik olur. Kaba ve yüzeysel olunca da her an ve her işinde öyle olur. 

Parmakları rahat bir tavırla klavye üzerinde gezinmeye başlayınca, kulaklarımızı hisli notalarla buluşturdu. Notalara öyle hâkimdi ki tek bir hata yapmadan, perdesiz sap üzerinde örümcek gibi parmaklarıyla gezinmeye başlamıştı. Bu rahatlığın yanında, notalara duyguyu da katan icrası onu gerçek bir sanatçıdan farksız kılıyordu. Bu hisli icrasıyla karşıya duyguyu yoğun bir şekilde geçirip, sesleri eksiksiz ve berrak bir şekilde çıkarmaya başlayınca “Allah’ım, nasıl bir yetenek bu?” diye geçirdim içimden. Gözlerim gittikçe yerinden fırlayacak şekilde büyüyordu. Elimde olmadan ağzım açık halde perdesiz klavyede gezinen mahir ellerin kıvraklığına diktim gözlerimi. Bu adam inanılmaz bir yetenekmiş. Taksimden sonra karar kıldığı bir makamda dolandı durdu elleri. Parmakları notalarla buluştukça gözleri cezbeye kapılmış birinin gözleri gibi kısılıp açılıyordu. Acı mı huzur mu hissettiği anlaşılmıyordu. Ağzında anlaşılmaz, belirsiz hareketler… bir şey diyecekmiş ama kendini tutuyormuş gibi kıpırtılar. Sanki haykıramadığı çığlıklarını içine bağırıyordu. Bir şeyler söylüyor ama sesler, kelimeler hep boğazından aşağıya akıyordu. Tuttuğu kelimelerin dışarıya salınamaması yüzünde ve ağzında tuhaf seğirmelere sebep oluyordu. 

Çaldığı makama bir parçayla eşlik mi ediyordu, yoksa ruhundaki çığlıkları içine mi salıyordu belli değildi. Ustalıkla çaldığı udun sesi hepimizin kalbini esir almıştı sanki. Yerimde çakılıp kalmış, gözümü adamın derin kederler taşıyan yüzündeki karanlık çizgilere dikmiştim. Yüzündeki seğirmeler ritimle o kadar uyumlu bir hal almıştı ki ritim ile adamın mimikleri bir bütün oldu. Oda bir aydınlanıyor, bir kararır gibi oluyordu. İnen çıkan ritme göre ışık karar veriyordu. Yüzünün bir yarısı hiç görünmedi çaldığı sürece. Hep karanlıkta bir yarısı, diğer yarısı ise aydınlıkta kaldı. Üst telden bir oktav üstünü dem olarak alıyordu yarım kararlarda. Her oktavdan dem alışı, odaya biraz karanlık, yüzüne ise keder katıyordu.

Yavaşlayarak icrasını tamamladı. Başını sakin ve mahcup bir edayla kaldırıp anlaşabildiğimiz ortak dille, Kürtçe, “işte böyle hocam” dedi. Udunu göstererek bunları bizim Suriye halkı ayıplar, günah der. O nedenle insanlardan hep gizli çaldım. Neden günah olsun ki abi? Ruhumuza dokundun resmen. İçimizi aydınlattın dedim. Aslında bu notaların her biri mucizevi olarak bir araya gelince ortaya çıkan sesler hayretimi, imanımı arttırıyor dedi. Ben müziğin Allah’ın ayeti olduğuna inanıyorum, derken tepkimden çekindiğini hissettim. Sana katılıyorum, neyi ne için kullandığına göre o şeyin meşruiyeti değişir elbette diyerek onu rahatlattım. Kendisini anlayan birini bulmuşçasına ben hep öyle düşünür ama kimseye söyleyemezdim, müzik Allah’ın varlığına işaret eden bir delildir hocam, seslerin ve ezgilerin ahengi Allah’ın varlığının ispat ediyor diyerek içindeki düşünceleri daha açık ifade etti.

Müsaade isteyip kapıya doğru gidince kederli eşi eşlik etti bana. Adamın yerinden kalkacak mecali yoktu. Ben odadan daha çıkmadan, tekrar yatağına uzanarak battaniyeyi başına kadar çekti. Gururla babasını izleyen küçük kızın masum yüzünü okşadım, vedalaştım. Dış kapıda ayakkabımı giyerken eşi hocam Ahmet çok yetenekli bir müzik öğretmeniydi memlekette. Bir anlık öfkeyle tartıştığı bir adamı istemeden öldürünce uzun yıllar hapishanede yattı. Ne yaşadıysa o cinayetten ve hapis hayatından sonra ara ara büyük buhranlar yaşıyor. Cinayet anını hatırlayınca çalıştığı işten ayrılıp içine kapanıyor. Ardından da gelen krizin habercisi olan yatağa kapanma süreci başlıyor. Memleketimizi terk edip geldiğimizden bu yana ilk defa nüks eden ruhsal krizi çok şiddetli geçirdi. Onun yorgunluğu ile dünden beri yataktan çıkmıyor. Krizin etkisiyle pencereyi açıp, var gücüyle “Kıyamet geliyor, sesini duymuyor musunuz?!” diye bağırıp kendinden geçerek bayıldı. Bugün gözünü açabildi, sizin geldiğinizi duyunca yataktan doğruldu şükür. 

Neden kriz geçirdi acaba, dedim kısık sesle. İlaçlarını uzun bir aradan sonra kullanmayı reddedince cinayet anına odaklandı yine… sonrası malum hocam. Ne yapacağımızı şaşırdık inanın. Konu komşuya rezil olduk, kapımıza dayananlar oldu, ne bu gürültü diye sitem ettiler. Tabi Ahmet’in durumlarını anlatamadım.  Anladım bacım, yarına kadar biraz sakinleşsin. Ben onu iyi bir doktora götürürüm sen merak etme. Sizi de sorunlarımızla meşgul edip huzursuz ediyoruz hocam. Ne demek estağfurullah bacım. Lafı mı olur? 

Gelirken karanlık koridorun duvar dibine bıraktığım poşetleri, biraz sıkılarak gösterdim elimle. Poşetlerin üzerine eğilmiş, merakla her birini açıp karıştıran çocuğun yüzündeki mutluluğa ilişti o an gözlerim. Acıların ortasında en ufak mutluluk ihtimalini ihmal etmeyen küçük varlıklardır çocuklar. 

Bu seferlik bunlarla idare edin, çocuklar için de bir şeyler almıştım, diyemeden elimi kaldırarak vedalaştım. Kadının arkasında uzanan zifiri koridor, kapı kapandıkça karardı. Önce çocuğu yuttu, ardından kadını.


Bünyamin

1982’de Batman’da doğdu. Ege Üniversitesi Tıp fakültesi ardından Dicle Üniversitesi Tıbbi Biyokimya anabilim dalında doktorasını tamamladı. Mardin Artuklu Üniversitesi Tıp Fakültesinde Dr. Öğretim üyesi olarak görev yapmakta. Evli, 3 çocuk babası.Daha önce Temmuz ve Olağan Hikaye dergilerinde öykü ve denemelerinin yanı sıra muhtelif platformlarda kültürel, düşünsel yazıları yayınlammıştır.

Daha fazla görüntüle