Menu
KARADA YÜRÜYEN GEMİ
Öykü • KARADA YÜRÜYEN GEMİ

KARADA YÜRÜYEN GEMİ

Acı günlerin geride kalıp kalmadığı belli değildi. Toplumların yazgısı gibiydi bireyinki de; inişler çıkışlarla dolu... Her kötülüğün ardından iyiliğe ulaşmak bir yasa mı? Sorunlar tükenmez ama doğanın zararlı yasalarını yine onun bir üst yasasıyla yenmeye çalışmaktayız. Besbelli böyle böyle evrenin sırlarına ereceğiz.
Bir gemi belirmişti az ilerde. Görünürde ne deniz vardı ne de nehir. Karaya oturmuş olabileceğini düşündüm. Deniz nereye gidebilir diye haklı bir soru da beynimi rahatsız etmeye başladı. Geçmişten kalmışa benzemiyordu hiç, çağdaş ve yeniydi.
Tepede durup seyrettiğim o düşse! Görüntüyü. Değişik anlamları çağrıştıran yağlı boya tablodan çıkıp yaşama karılmıştı sanki. Benzer durumları araştırdım tarih belleğimde. Fatih geldi gözümün önüne. Onun özgün yöntemini daha önce uygulayan başka komutanlar var mıydı?
Gemi yavaş yavaş tepeye yaklaşıyordu. Zorlandığını işittiğim seslerden belli. Neden karayı seçtiğini anlamıyorum, düşünsem de bulamam. Az beklersem içimde oluşan gereksiz merakı giderecektim belki.
Yılların acılarını yüklenmiş büyük bir kaplumbağaya benzetiyordum onu şimdi de. Tepeye vardığında kaptanı megafonla bağırdı:
—Deniz nerde denizzz?
Büyük bir ustalık. Kim yürütebilir ki gemisini karada? Bu ilke! Soru usumdan geçerken sağa sola baktım, kimse yok; bana sesleniyormuş. Karşılık verdim:
—Sayın Kaptan! Geldiğim yerde bir deniz vardı. Sorması ayıp mı olur bilmem, karada ne yapıyorsunuz geminizle? Sorum simgesel anlam taşımıyor yalnız. Yanıtınızda gerçeği anlatsın.
—Anlamadım!
—Anlamayacak ne var? Demek istiyorum ki, bu gördüğüm gemi de, neden denizde değil? Az önce iri bir kaplumbağaya benzetmiştim. Hiç eski tarihçileri okudunuz mu? Onlar kullanır, “devlet gemisini karaya oturttu” gibi beylik sözleri. Okurken usuma hep böyle gemiler gelirdi. Bir de sarıklı sarıklı koca kaptanlar. Ama sorduğum soru aynı anlamı içermiyor. Yalnızca gemi olarak bakıyorum şu koca karaltıya.
—O zaman siz de yanıtımdan başka anlam çıkarmayınız. Benden önceki kaptanlar karaya oturtmuş... Deniz çekilmiş sora. Yeniden ulaşmak için aylardır uğraşıyoruz. Tekerlekli yastıklar yaptırdık altına. Zor oluyor fakat başka çare yok. Umarım çok uzak değildir sözünü ettiğiniz deniz.
—Hayır hayır, şu sağların ardında.ster
—O halde fazla oyalanmayalım, yolu gösterir misin?
—Size kılavuzluk edeyim.
—Önden yürüyorum, ardımdan geliyor gemi. Denizden ayrıldığı günden beri yitirdiği neşesini yeniden kazanmışa benziyor. Ya da görüntüsündeki değişiklikler için yorum yağmak gerekiyordu, ancak böyle düşünebilirdim.
Dost ülkelerin mini bayraklarını çektiler direkle baş kısım arasına. Rüzgârda dalgalanıyorlardı. Aynı esinti Kaptan’ın yüzüne de vuruyordu, kasketi olmadığından saçlarını uçuruyordu. O haliyle kitaplarda yaşlanmış ünlü bir bilgeye benzetiyordum onu. Sevinç çığlıkları atan gemi adamları coşkularıyla yeri göğü inletmek için güverteye çıkmışlardı sanki. Hiç unutmayacaklardık izlediklerini.
Tırmanıştaki sesleri işitiyordum yine. Ağır ağır yürüyordu gemi. Kaptan köşküne girmişti şimdi, yoktu görünürde.
Az ilerde bir liman göründü. Koca bir gemi demir almıştı. Karşımıza çıkan birine büyük denizlere götürecek yolu sordum. Parmağıyla ufku gösterdi.
Sol tarafta iki kişiyse kavgaya tutuşmuştu. Bir an durup onlara baktık. Dövüşe dövüşe rıhtımdan denize düştüler. Yumruklaşmalarını suda da sürerken gemimizi denize indiriyorduk.
Ufukta dalga köpüklerini görebildiğimiz okyanus göz kırpıyordu.
(Temmuz 1986)

(*) İzzet Kılıçlı’nın bu öyküsü, “Külöykü” dergisinin Mayıs-Haziran 2003 sayısından aktarılmıştır.