Menu
ÇIĞLIĞIN SESSİZ ÖYKÜSÜ
Öykü • ÇIĞLIĞIN SESSİZ ÖYKÜSÜ

ÇIĞLIĞIN SESSİZ ÖYKÜSÜ



(İşitme engelli bir çocuğun gül yüzünden yansımalar)

Bu nasıl bir düştü çocuğum bu nasıl bir düş? Korkutucu karanlıklar yoktu. Girintili çıkıntılı duygularım bulutlara karışmıştı. Bulutlarsa üzerime doğru abanmıştı. Seninle konuşurken içim titreyip tatlı bir heyecanla dolmuştu. Ölgün bir solukla nefes alıp veriyordum. Yeryüzü, güneşin ve ayın tüm ışıklarıyla renklenmişti. Sessizlik dağı, sensizlik dağıydı. Sevginin cemresiyle nemlenen yüreğim, en dokunaklı duygularla kanatlanıp bir kuş gibi uçup gitmişti gökyüzüne.

Ses merdivenlerinden acıklı bir yürüyüşle tırmanarak çıkarken gördüm seni. Gelip yanıma oturduğunda bir hüzün kahvesiydi içtiğimiz. Yanımdan kalkıp gittiğinde ise sevgi fincanı elimden düştü. Ama inan oğlum, sevgin içime bir cemre olarak düştü. Tek sevincim buydu. Sesin sonbaharına giden yolda anlamakta güçlük çektiğimiz kelimelerin bozdu düşümü. Daha doğrusu sesin sonbaharı var mıydı? Sonbahar, bir düşüm zamanıydı, bunu biliyorduk, peki, sen nerdeydin düşüm bozum zamanında. Sesin bende düğümlenirken sessizlik sende anlam buluyordu. Sukut ederek tonlarca şey anlatıyordun bize.  Konuşmak gümüşse sukut altındır, diyordun bize. Her bir sesin farklı bir anlamı vardı senin dünyanda. Bir bakışla bir aşkın tüm duygularını, tüm yoğunluğuyla yaşayan, anlatan başka bir çocuğa hiç rastlamadım. Ey sessizliğiyle bir filozof gibi anlam dünyasının haritasını bir işaretle önümüze açan masum çocuğum, sen çok konuşup da bir şey anlatamayan bizlere, kelimelerin dışındaki duygu dilini öğrettin. Senden öğrendik kelimeleri israf etmenin günah olduğunu. Senden öğrendik hayatın gerçek anlamını.

Her bakışın, her hareketin çok güzel hazırlanmış bir konuşmaydı aslında. Kelimeleri rengarenk süsleyip birer birer bize gösterten sendin. Ayrı ayrı çiçeklerin tüm güzelliğini, tüm kokusunu kendi içinde toplayan başka bir çocuk görmedim senden başka. Bir bakışın bazen bu kadar çok sevinci, bazen bu kadar çok hüznü, bazen bu kadar çok sitemi, çoğunlukla da sonsuz bir ilgi isteği taşıdığını şimdiye kadar ne duydum ne gördüm. Anladım ki senin dünyan, dili farklı, iletişimi farklı, duyguları ölçülemeyecek kadar farklı yoğunlukta, düşünceleri ufuk ötesinde olan bir dünyaydı. Bambaşka öteki bir dünyaydı senin dünyan. Bir kelimeyle hikâyenin tüm olaylarını anlatıyordun bize. Bir bakışla aşkın tüm duygularını, tüm yoğunluğuyla yaşatıyordun bize. Bir şeyler anlatma çabana garip gözlerle bakanlara dönüp bakmıyordun bile. Bu ne yüce bir davranıştı. Bunu da öğretmiştin bize.

Ses perdesine takılıp kalan, senin dünyana giremeyen kelimelerin her biri bir hüzün sarmalıyla örülüp kalbimi karartmaya başlamıştı. Sessizlik bir dağ gibi büyümüştü. Sessizlik dağı, sensizlik dağıydı aslında. Bütün renkler üşümüş, bütün kelimeler ölmüştü. Ama yeşil hep canlı, capcanlı kalmayı başarmıştı. Pembe de rengini koruyordu. Çünkü dünyan tozpembeydi. Düşüncelerin maviydi. Mavi dünyanda, gökyüzündeki mavilikten daha geniş, daha canlı bir mavi vardı. Ama iletişim engelli olanlar düşüncelerini anlayamıyorlardı. Duygu engelli olanlar duygularını anlayamıyor, yürüme engelli olanlar dünyana giremiyorlardı.

Benim adımlarımda hızla ilerlemeye başlıyordun. Sen hızlandıkça ses perdesi ayaklarımın altından kayıp gidiyordu. Sen konuştukça yol önümde uzayıp gidiyordu. Benim sesimle hızla gökyüzüne doğru yükselip gidiyordun.

Bu nasıl bir düştü çocuğum, bu nasıl bir düş? Sesin kulaklarıma en yüksek frekanstan geliyordu. En güzel kelimelerle parlak ve kusursuz bir geleceği müjdeleyen cümleler olarak doluyordu kulağıma. Konuştuğun an; hiç bir kalbin dünyada hissetmediği duyguyu, hiçbir gözün görmediği güzellikleri, hiçbir kulağın işitmediği muştuyu, bir anda harmanlayıp paketleyip göndermiştin kalbimize. En güzel müjdeleri getiren haberciyi bekler gibi bekliyoruz konuşmanı. Savaşa giden oğlunu bekleyen ana gibi bekliyoruz kelimelerin yolunu. Şafağın sökmesini bekleyen aç kurtlar gibi bekliyoruz konuşacağın o mutlu anı. Bu nasıl bir düştü? Ses perdesini aşıp anlam dünyasında ev kurmuştun kendine. Kelimeler yetmiyordu evini tanımlamaya, anlatmaya. Bu yüzden kimse anlamıyordu senin sesini. Doğrusu kelimeleri beğenmiyordun; konuşmak için tek tek kelimeleri kullanmayı sevmiyordun. Hepsini bir anda, bir anlam yumağı olarak gönderiyordun üzerimize. Altında ezilip kalıyorduk. Senin için ne yapacağımızı bilemiyorduk. Çünkü sen, bizim dilimizi aşıp anlam dünyasına, sır âlemine göçmüştün. Kelimelerle değil parmaklarınla, bakışlarınla anlatıyordun her şeyi.

İnadından vazgeçip konuşmaya karar verdiğin gün; sesli, gürültülü karmaşık ve de anlamsız dünyamıza döneceğin gün herkes birbirine söz vermişti. En güzel elbiselerini giyecekti herkes. En çılgın alkışlarla karşılayacaktı seni. Bayramların bayramı olacaktı o gün. Sevinci tam kıvamında yaşayacaktı herkes. Mutluluk, tasavvur ötesi bir tablo oluşturacaktı içimizde. Sevincin doruğunda dolaşıp sarhoş olacaktı o gün herkes.

Ah ne olursun gel, şu düşlerime bir son ver! Ruhuma üflediğin yaşama direnciyle sevgi filizleri büyüsün! Hasret mutluluğa, sessizlik sevgi cümlelerine dönüşsün. Çorak topraklarda ormanlar patlasın. Yüreğime düşürdüğün cemrelerde dört mevsim saklıdır, biliyorum. Gel beşinci mevsimi yaşat bize. Gel konuş çocuğum gel; sesin ilkbaharı sevincin ilkbaharı olsun. Sonbahar olmasın bir daha çığlığın öyküsü.