Menu
Çay Soğuyana Kadar
Öykü • Çay Soğuyana Kadar

Çay Soğuyana Kadar

Kapının önünde duruyordu.

Beşinci kata çıkan merdivenleri asansör yerine bilerek yürümüştü. Nefesi kesilsin istemişti.

İnsan bazen yorulursa düşünmeyi bırakacağını sanıyor. Oysa her basamak başka bir hatırayı

çıkarıyordu karşısına.

"Üçüncü katta ilk kez taşınırken buzdolabını birlikte çıkarmıştık. Dördüncü katta elektrikler

kesilmişti de birbirimize sarılarak gülmüştük. Beşinci katta... Beşinci katta ben gittim."

Kapının üzerindeki isimlik değişmemişti. Yıllar önce o isimliği kendisi vidalamıştı. Elini zile

götürdü. Çekti. Tekrar uzattı.

"Dönmeyeceğim demiştim. Bir insan kendine verdiği sözü neden bozar? Vicdan mı? Merak

mı? Yoksa sevgi, öldüğünü sandığımız hâlde toprağın altında nefes almaya devam eden o

inatçı şey mi?"

Telefon konuşması geldi aklına.

"Durumu ciddi."

"Ciddi derken?"

"Kalp."

Ne tuhaftı.

Kalp...

Onların bütün hikâyesi de zaten orada başlamış, orada bitmişti.

Parmağı zile dokundu. İçeriden ayak sesleri.

"Şimdi açacak. Şimdi birbirimizi tanıyamayacağız. Belki de en kolayı bu olur."

Kapı açıldı. Kadın karşısındaydı. Yüzü incelmişti. Saçlarına düşen beyazlar onu yaşlı değil,

kırgın gösteriyordu. Bir an hiçbir şey söylemediler. Çünkü bazı sessizlikler, bütün

cümlelerden daha dürüsttür. Kadın hafifçe gülümsedi.

"Gelmişsin."

Ne garip cümle.

"Gelmişsin."

Sanki marketten dönmüş gibi. Sanki aradan on sekiz yıl geçmemiş gibi.

"Doktorlar yanlış alarm vermiş," diyebilirdi.


"İçeri gelsene," dedi kadın.

Ayakkabılarını çıkarırken eski terlikleri gördü. Aynı yerde duruyorlardı.

"Atmamış. Neden? Unuttuğu için mi? Atmaya kıyamadığı için mi? İnsan bazen çöpleri bile

hatıra diye saklıyor."

Salon aynıydı. Pencerenin önü. Kitaplık. Koltuk. Sadece duvardaki fotoğraf eksikti.

Bir zamanlar ikisinin güldüğü o kareyi kaldırmıştı.

"Haklısın. Ben olsam ben de kaldırırdım. Bir ihanetin önünde gülümseyen iki insanı her gün

kim görmek ister?"

Kadın mutfağa geçti.

"Hâlâ şekersiz mi içiyorsun?"

Bir an cevap veremedi.

"On sekiz yıl.On sekiz yıl boyunca birbirimizin hayatında yokuz ama çayıma şeker atmadığımı

biliyor."

"Evet."

"Kötü alışkanlıklar kolay değişmiyor."

İkisi de biliyordu. Çaydan bahsetmiyordu. Masaya oturdular. Fincanlardan yükselen buhar,

konuşamadıkları yıllar gibi ağır ağır aralarına doluyordu. Kadın sessizliği bozdu.

"Beni görünce ne hissettin?"

İlk düşündüğü şeyi söylemedi.

"Sana hâlâ kızgınım. Sana hâlâ aşığım. Bu iki cümle aynı kalpte nasıl yaşayabiliyor?"

"Seni hasta gördüm."

Kadın başını eğdi.

"Ben seni ilk kez yaşlanmış gördüm."

İkisi de hafifçe güldü. Yaşlılıkla alay etmek kolaydı. Geçmişle değil. Bir süre pencereye

baktılar. Yağmur başlamıştı. Eskiden yağmur yağınca balkona çıkarlardı. Kadın kahve içerdi.

O ise yağmuru dinlerdi.

"Hatırlama. Hatırlarsan öfkelenirsin. Öfkelenirsen neden geldiğini unutursun."

Kadın usulca sordu.


"Hâlâ bana kızgın mısın?"

Sorunun cevabı yıllardır içinde dolaşıyordu.

"Kızgınlık... İlk yıllarda ateşti. Sonra köz oldu. Sonra kül. Ama insan külü üfleyince altında

hâlâ kırmızı bir şey kalabiliyormuş."

"Bilmiyorum."

"Yalan."

Kadın gözlerinin içine baktı.

"Sen hiçbir zaman 'bilmiyorum' demezsin."

İlk kez gülümsedi.

"Hâlâ beni okuyabiliyorsun."

"Ezberlediğim tek kitaptın."

Bu cümle beklemediği yerden vurdu. Başını çevirdi.

"Niye şimdi? İnsan en doğru cümleleri neden en yanlış zamanda kuruyor?"

"Niye çağırdın beni?"

"Ben çağırmadım."

"Kardeşin aradı."

"Hastanede sayıklamışım."

"Adımı mı?"

Kadın utangaç bir çocuk gibi başını salladı.

"O kadar yıl sonra..."

"Sana kızgın olabilirim."

Durdu.

"...ama ölüm korkusu insanın yalanlarını soyuyor."

O an bütün öfkesi küçüldü. İhanet küçülmedi. Ama öfke küçüldü.

"İnsan affetmiyor belki. Sadece yoruluyor."

Bir sessizlik daha. Bu kez rahatsız edici değildi. Kadın fincanını çevirdi.


"Bir şey soracağım."

"Sor."

"Eğer o gün hiçbir şey yaşanmamış olsaydı..."

Devamını getiremedi. O tamamladı.

"...şimdi burada birlikte mi yaşardık?"

Uzun süre düşündü.

"Eskiden hemen 'evet' derdim. Şimdi biliyorum. Bir evi ayakta tutan sadakat kadar, zamanın

acımasızlığı da var. Belki yine kavga edecektik. Belki yine ayrılacaktık. Ama o ayrılık bu

kadar kirli olmayacaktı."

"Bilmiyorum."

Bu kez gerçekten bilmiyordu. Kadın başını salladı.

"Ben biliyorum."

"Nedir?"

"Mutlu olurduk."

İçinden bir ses itiraz etti.

*"Hayır."

Başka bir ses cevap verdi.

"Belki."

Ayağa kalktı. Artık gitmesi gerekiyordu. Kapıya yöneldi. Kadın arkasından seslendi.

"Beni affettin mi?"

Elini kapı kolunda tuttu.

"Affetmek... Ne tuhaf kelime. Affedersem yaşananlar silinecek sanıyor insanlar. Oysa

affetmek, hafızayı değil, yükü bırakmaktır."

Arkasını dönmeden konuştu.

"Seni affetmeye çalışmıyorum."

Kadın sessizce bekledi.

"Kendimi taşımaya çalışıyorum."


Kapıyı açtı. Tam çıkarken kadın son kez seslendi.

"Yine gelir misin?"

Merdiven boşluğuna baktı. Yıllar önce öfkeyle indiği basamaklar duruyordu. Hiçbiri

değişmemişti.

Değişen yalnızca, onları inen adamdı.

"Bu kez..."

Derin bir nefes aldı.

"...'asla' demeyeceğim."

Kapı usulca kapandı. Koridorda yalnızdı.

Ama yıllardır ilk kez, yalnızlığının ağırlığı eskisi kadar fazla gelmiyordu. Çünkü bazı insanlar

hayatımıza geri dönmez; sadece içimizde yarım kalmış bir cümlenin son noktasını koyarlar.

M. YASİN

1983 doğumlu. İngiliz Dili ve Edebiyatı, tarih, mitoloji, felsefe ve sanat tarihiyle ilgileniyor. Öğrenmeyi, araştırmayı ve bildiklerimi paylaşmayı hayatının önemli bir parçası olarak görüyor. Alanya’da yaşıyor.