Menu
AVCININ HİKÂYESİ
Öykü • AVCININ HİKÂYESİ

AVCININ HİKÂYESİ

Kafesinden salınan bir kuş, gökyüzüne bırakıldığında özgürlükten çok bir avcının nişan alanına daha yakındır. Ben o avcıyım. 

Sevgi evinde çalışmamın on dördüncü yılı, evliliğimin onuncu, ömrümün otuz sekizinci. 

Yolda yürürken ne görürsünüz bilmem, eşim genelde memleketinin plakasını görür, her birinde de dürter beni heyecanla. Neyse ki aynı şehirliyiz ve memlekete uzaklığımız bir buçuk saat. Her fırsatta gitmek, ailesini görmek ister. Ben hiçbir zaman onun kadar istekli olmadım bu konuda. Hatta bazen aileme olan bu tavrımı sorgular ve neden özlemediğim konusu masaya yatırılır. Belki de özlüyorumdur belki ben de gitmek istiyorumdur ama bunu ifade etmeye hiç fırsat kalmadan kendimi memlekette buldum hep.

Aynı üniversitede okuyup yıllar sonra aynı iş yerinde denk geldiğim en yakın arkadaşım Nalan, sıkı bir moda takipçisi. Kitaplığının neredeyse tüm rafları geçmiş yıllardan da edindiği, topladığı moda dergileriyle dolu. Bu yılın moda rengini, kullanılacak aksesuarların bilgisini ondan duyarım. Her sabah günaydının ardından giyimime eleştirisini dinlerim. Onunla yürürken vitrinleri gösterir bana. Üzerindekiyle eş renklerde olduğu için de kendiyle gururlanır. Yürürken edası değişir. Evlerimiz yakın olduğundan beraber gider geliriz. 

Ben onlara eşlik ederim, onlarla güler heyecanlanırım. Ama ben en çok çocukları görürüm sokakta. Köşe başlarında, kaçamak bakışlarda. Ara sokakta yürürken adımları silinen, en son ne yediğini, ne zaman yıkandığını merak ettiğim çocukları. Eskiden böyle değildim. Hayata daha uçarı bir yerden baktığımı sevgi evinde çalıştıktan sonra anladım. İlk zamanlar hikâyelerdeki hüznü yakalayıp ağladım günlerce. Sonra çocukları dışarda da görmeye başladım oysa onlar hep oradaydı. O zaman ağlanacak şeyin içerdekiler olmadığını anladım. 

Hiçbir zaman çocuk hayali kuran biri değildim. Eşim istediğini birkaç kez söylemişti ama o da ısrarcı değildi. Olmadığından mı, üzülmeyelim diye mi, anlamıyordum, konuyu açmak işime de gelmiyordu. Memlekete gittiğimizde, büyüklerin sözlerini duyup geçiştirmek zorluyordu bizi. Konu orada açılıp orada kapanıyordu. 

 Ta ki o küçük kızı görene kadar, böyle geçti günlerimiz. Yine bir gün iş çıkışı, Nalan’la yürürken gördüm onu. Çöp tenekesinin yanında, çorapları ıslanmış, çamurlu plastik terlikleri ve yırtılmış siyah tüllü eteği, eteğin altında kırmızı tayt ve üzerinde de kırmızı bir kazakla öylece oturuyordu, minicik.  Bakışları farklıydı. Diğerleri gibi alışkın değildi sanki bu hayata, korkuyordu. Ya da öyle değildi de benim görmek istediğim buydu. Nalan her zamanki gibi hararetle bir şeyler anlattığından gördüğüm şeyi ona söyleyemedim bile. Sokağın başına kadar yürüdük. Sonra dayanamadım, onu susturdum ve küçük kızdan bahsettim. O da meraklandı, bakmak için geri döndük. Gerçekten etkileyiciydi. Bakışları, masumiyeti, elinde tuttuğu kuru ekmeği.

Yakınımızdaki dönerciye gidip bir dürüm yaptırdık ve eline tutuşturduk. Cebine de biraz harçlık bıraktık. Sonra evlerimize ilerledik. Bu durum, yolda gördüğümüz herhangi bir çocuk ya da evsiz biri için yapacağımız normal bir şeydi. Ama benim için bu çocuk diğerlerinden farklı oldu, onu unutamadım. Artık yuvadaki çocukları şanslı sayıyor, onun ne yaptığını merak ediyordum. Aç mıydı, nerede uyuyordu, kim bakıyordu ona, üşüyor muydu? Birkaç kez Nalan’a bahsettim, oradan geçerken duraklayıp etrafı kolaçan ettim, Nalan kolumdan çekiştirip bu durumun pek sağlıklı olmadığını söyledi. Zaten sevgi evinde çalışıyorduk, bir sürü kimsesiz çocuğun içindeydik. Bir de dışardakilerin kaygısını çekersek omuzlarımız düşerdi, öyle diyordu. İtiraz etmedim, yürüdüm ama hâlâ bir ümit, etrafı tarıyordum.

Bazı akşamlar yine denk geldik, gördüm onu. O günler mutluluğum içimden taşıyordu. Eşim bile bendeki bu hâli fark edip sende bir haller var hayırdır, diyordu. En son ona da bahsettim. Öyle ki ertesi gün merakla oraya gittik. Şükür oradaydı, yine masum yine güzel. Oturuyor öyle, kırmızı kazağıyla, bir gül gibi. Sonraki günler yürüyüş bahanesiyle çıkıp o tarafa gittik ve küçük kızı izlemeye devam ettik. Uykuya giderken ki sohbetimiz küçük kızın kara gözleri, üşümüş minik elleri idi. Günaydınımız da, akşam onu yeniden görür müyüz sorusu. Nalan’la bir kez dürüm vermiştik ama bir daha hiç yakınına gitmedik. Eşim tedbirli olmamız gerektiğini söyleyip izleyelim demişti, öyle yaptık. Nihayetinde sorduk, soruşturduk, günler sonra onu buraya bırakan kişiye kadar ulaştık. 

Adı Aynur’du, tanıştık artık. Muhatabımız amcasıydı. Onu pasaklı kıyafetlerin içinde, elinde kuru ekmekle ara ara getirip buraya bırakan zalim kişi. Önüne bırakılan iki kuruşu kâr saydığı belliydi. Yaşadıkları evi ve içerdeki çok sayıda çocuğu görünce, Aynur orada kalmasın istedik; bizim olsun, biz çorap giydirelim, ayaklarını temizleyelim ve bir masanın etrafında onunla oturalım istedik. Uzun uğraşlar, fedakarlıklar ve halledilmesi gereken bir sürü prosedür sonrasında, neredeyse iki yıl geçti ve Aynur bizim evimizde yaşamaya başladı. Yani biz öyle sandık. 

Ben sevgi evinde çalışmayı bıraktım, evde çocuk büyüten bir kadın olmayı deneyimlemek istedim. Çocuk istemediğimi sanıyordum, oysa içimde bir yerde o kadın varmış, onunla tanıştım, mutluydum. Her gün ertesi günün heyecanıyla uykuya dalıyor, evimde minik bir bedenin oluşuna hayret ediyordum. Aynur’a bir oda yaptık, bütün kıyafetlerini Nalan aldı, hepsi son moda. Beğendiğimiz tüm oyuncakları aldık hevesle. Evimiz bir anda doldu. Aynur’la birlikte neşesi de geldi. Erken yatıp erken kalkıyor, eşim işe gitmeden kahvaltıya üç kişi oturmanın coşkusunu yaşıyorduk. Yılların hayaliydi bu bizim için. Televizyonu unuttuk. Oturup oyuncaklarla biz de oynuyor, Aynur’u izliyor, birbirimize baktığımızda ne hissettiğimizi anlıyorduk. Aynur’da mutlu gibiydi, bizimle olmak hoşuna gidiyor gibiydi. Değilmiş, heyecanımız çabuk söndü, mutluluğumuz kısa sürdü. Ondaki garipliği sezmiş olsak da görmezden gelmişiz, ikimizde fark etmişiz aslında durumu.

Güvenle evimize aldığımız ve evladımız olarak görmeye razı geldiğimiz çocuk, bulduğu her fırsatta ortalıktan kayboluyordu. Önceleri polisi arayıp telaşlanmalar, amcasını arayıp korkuyla geçen saatler, yerini bıkkınlıkla o çöp tenekesinin olduğu sokağa gidip oraları kolaçan etme ve Aynur’u eve getirmeye ikna çabalarına bıraktı. Bu durum devam ederse çocuğu bizden alacaklardı o yüzden, kimseye duyurmadan halletmeye çabaladık.  Anahtarı sakladık bir zaman. Gitmez artık deyip normale döndüğümüz, anahtarı ortaya çıkardığımız gün, yine gitti. O çöp tenekesinin etrafı onun eviydi, belli ki. Oturmuş, öylece etrafa bakıyordu, iyice yaklaşana kadar da fark etmiyordu bizi. Zamanla geçer sandık, onu ne kadar sever, bu sevgiyi ona ne kadar hissettirirsek o da aidiyet kazanır, bize bağlanır sandık. Olmadı. Artık uykuya tedirgin gidiyor, korkuyla uyanıyorduk. 

Kafesinden uçan kuş gökyüzünde salınan bir av oldu. Yeryüzünde onun adımlarını takip etmek her geçen gün daha da zorlaştı ve gün geçtikçe bu alan genişledi, ayaklarımız yoruldu. Amcasının evine daha sık götürmeye başladık, rahat etsin, orada kuzenleriyle oynayıp mutlu olsun, böylelikle evden kaçmaz, bizi de sever belki diye düşündük. Ama dönüş zamanı onu oradan zorla çıkaran, onlardan koparan durumuna düştük. Bu daha da kötü oldu. Ruhumuz hevesini kaybetti.  Bağ konusunda yenilgiyi kabul ettik, olmayacaktı. Yine de elimizden geleni yaptık. Ki birkaç yıl geçmedi, Aynur’un cenazesini kaldırdık. Yine bir gün kaçtığında, biz henüz onu bulamamışken, hızla gelen bir arabanın altında kalmış küçük bedeni. Endişeyle köşe bucak çocuk ararken, hastaneden arandık, vardığımızda çoktan gitmişti. 

Hayatımızı tamamen değiştirmiş, ona göre bir düzen oturtmuştuk. Ama yeterli gelmedi. Boşlukta asılı kaldım. Ne tekrar işe başlamak istedim ne de eve sığdım. Aynur’un odasını elden çıkarıp o odayı kilitledik. O odayı evden eksiltip yok saydık. Evlat sahibi olan hâlimle evladını kaybeden hâlim arasında sıkıştım. Cenazede amca ve tüm çocukları ağlıyorlardı. 

Acaba Aynur’u o çöp tenekesinin yanında bıraksaydık, yaşar mıydı?

Merve

1986 Osmaniye doğumlu. Muğla Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği mezunu. Halen görevine devam etmekte. Evli ve iki kız annesi. Hece, Olağan, Söğüt, Berdücesi ve Mahalle Mektebi’nde öyküleri yayımlandı. Yazmaya devam ediyor.