Menu
9,5G
Öykü • 9,5G

9,5G

Uyanmıştı. Aslında uyanıp uyanmadığı konusunda kararsız kalmıştı. Çünkü gözlerini açmamış, daha doğrusu açamamıştı. Göz kapaklarını hissetmiyordu. Bulunduğu ortamda hiçbir şey yoktu. Ne bir ışık, ne bir esinti. Sanki zihninin içindeki karanlık ve derin boşlukta asılı kalmıştı. Maddesiz ve hatta yerçekimsiz… Kapalı, ışıksız, kapkaranlık bir kuyuya atılmış, dibe bile inemeden orada, öylece kalakalmış gibiydi. Sadece nereden geldiği belirsiz, kulaklarıyla değil, beyniyle duyduğu, anlamsız, arı vızlaması gibi, hafif bir uğultu bu karanlık dünyada ona eşlik ediyordu.

Vücudunu yokladı. Kollarını hareket ettirmek, konuşmak, göz kapaklarını açıp kapamak, ayaklarını oynatmak istedi. Hiçbirini hissetmiyordu. Ne uzuvlarını, ne duyularını, ne nefesini... Hatta vücuduna yapışık kalmış bazı rahatsızlıklar bile birden bire yok olmuştu. Hafiften tutulan boynundaki ağrıyı aradı. Kaybolmuştu. Sol ayak parmak aralarından sürekli kendini hatırlatan mantar kaşıntısı, artık yerinde değildi. Sanki vücudu elinden alınmış, düşünceleri ile baş başa bırakılmıştı. Korktu. Ancak ürperecek, diken diken olacak tüyleri artık yoktu. Hatta her daim yanı başında kendi halinde atıp duran kalbini bile duymuyordu. Duymamasının nedeni sağırlaşan kulakları mıydı yoksa kalbinin artık atmıyor olması mı? Ölmüş müydü? Hayır, ölüm bile bu kadar yalnız olamazdı. Yapayalnızdı.


Tek kişilik yoğun bakım odasındaki iki kişi, önlerinde bulunan yatakta yaşam destek ünitesine bağlanmış halde yatan genç adama duygusuz gözlerle bakıyorlardı. İhtiyarca olanı beyaz önlüğünden de anlaşılacağı üzere doktordu. Oldukça popüler bir nöroloji uzmanı ve aynı zamanda içinde bulundukları özel hastanenin yöneticisiydi. Orta yaşını devirmesine rağmen dinç görünen siyah takım elbiseli adam ise popüler bir haberleşme şirketinin üst düzey yöneticisiydi. 

Doktor elindeki dosyadan çıkardığı tomografi raporlarını ince çerçeveli, kalın camlı gözlüklerinin üstünden incelemeye başladı. Aslında bunları daha önce görmüş ve gerekli değerlendirmesini yapmış olmasına rağmen, bu şekilde davranarak koyduğu şaşırtıcı teşhis için daha ikna edici olacaktı. Gözlerini raporlardan ayırmadan, oda da kimse yokmuş gibi konuşmaya başladı.  

“İlginç… Beynin böyle bir tepki vereceğini hiç düşünmezdim.”

Takım elbiseli adam uzunca süredir bekletiliyor olmanın sıkıntısını yaşıyordu. Bu alışık olmadığı durum, kibirli karakterini oldukça gücendirmişti. 

“Beni buraya çağırmanızın nedenini anlamıyorum. Bu adamın durumunun bizimle ne ilgisi var?”

Doktor tomografileri tekrar dosyasına koydu ve muhatabının yüzüne sırıtarak baktı. 

“Çok ilgisi var bayım. Hatta diyebilirim ki hastanın bu duruma düşmesinin tek sebebi sizsiniz.”

Takım elbiseli adam için artık ne kibir ne karakter kalmıştı. Şimdi tek hissettiği şaşkınlıkla karışık öfkeydi. 


İçinde bulunduğu bu dipsiz karanlığın rüyadan ibaret olmasını umuyordu. Ama mantık ve bilincindeki farkındalık rüyalarda bile bu kadar net olamazdı. Rüya gördüğünü anladığı tüm rüyalardan anında uyandığını hatırladı. Bu onlar gibi değildi. Uyanamıyordu. Bir şekilde rüya görmediğinden emindi. Sanki gözleri kafasının içine doğru ters dönmüş, içerideki karanlığa bakmaya çalışıyor ama görmesine yetecek tek bir ışık kırıntısı bulamıyordu. 

En son yaşadıklarını hatırlamaya çalıştı. Her zamanki gibi işine gelmiş, bilgisayarını açmış, arkadaşlarıyla laklak yapmış, birkaç çay içmişti. Önündeki evrak ve dosyalara incelemeye başladığı anda… Birden… Her yer kararmıştı. Sonrası, karanlığa uyanış…

Biraz daha geriye sardı düşüncelerini. Sabahı, ailesi ile birlikte olduğu saatleri düşündü. Eşini, çocuklarını hatırladı. Ateş gibi, hareketli, yaramaz iki çocuğunu. Onların hayali canlandı birden karanlığın içinde. Serap gibi… Koşturan, ona sarılan, üzerinde tepinen çocuklar. Tatlı azarlarla onları uyaran, ama sürekli gülümsediği için inandırıcı olamayan eşini. Sabah işe giderken eşi uğurlamıştı onu. Bir daha görebilecek miydi onları? Dahası, bu karanlık dünyadan kurtulabilecek miydi? 

Ya bu uğultu neyin nesiydi? Bu karanlık dünyadaki tek yoldaşı mı, düşmanı mı? Yavaş yavaş yaklaşan, yaklaştıkça da netleşen, uğultu... Neydi bu sesler, yoksa insan sesleri mi?


“Ne demek istiyorsunuz? Bizim kullandığımız bütün teknolojiler tamamen sağlıklıdır.”

Takım elbiseli adamın ses tonundan, belli etmek istemese de, öfkelendiği anlaşılıyordu. Doktor bu durumu fazla önemsemedi. Hatta hoşuna bile gitmişti. Onu bu haliyle ters köşe yapmak daha keyifli olacaktı. 

“Öyle zannediyorsunuz, ama değil.”

Doktor baygın bakışlarını muhatabının öfkeli gözlerine dikti. 

“Bugün saat tam dokuz buçukta yeni bir iletişim teknolojisini devreye soktunuz değil mi? Hani şu, günlerdir reklamını yaptığınız. ‘Saat dokuz buçukta, 9,5G’ye geçiyoruz’ muhabbeti.”

Takım elbiseli adam konunun birden bire değişmesiyle afallamış ama kendini çabuk toparlamıştı.

“Evet. Ülkemizde bugünden itibaren 9,5G’ye geçiş gerçekleştirildi. Ama bu teknoloji tüm dünyada kullanılıyor. İnsan sağlığına olumsuz etkisinin olmadığı binlerce deney ile kanıtlandı.”

Doktor yanında bulunan sandalyeye yavaşça oturdu. Gözlüklerini çıkarıp elinde oynamaya başladı. 

“Bakın. İnsan beyni sadece bir et parçası değildir. Çok komplike bir organdır. Birçok elektriksel ve manyetik özellik gösterir. Bu durum her insanda değişik varyasyonlarıyla karşımıza çıkar. Öyle ki, hiçbir insanın beyni diğerine benzemez. Zaten bu nedenle her birimiz ayrı karakter, ayrı bireyleriz.”

Takım elbiseli adamın dikkatli dinleyişini süzen doktor, sözlerine devam etti.

“Demek istediğim, sizin 9,5G teknolojinizin frekansları hastamızın beyninin elektriksel özelliği üzerinde yan etki oluşturmuş. Beynini kilitlenmiş. Organları yaşam destek ünitesine bağlandığı için hala yaşıyor. Ama beyni tamamen bitkisel hayatta diyebiliriz.”

Doktor tekrar gözlüklerini taktı ve takım elbiseli adamın yüzüne bu defa gözlüklerinin arkasından baktı.

“Sizler binlerce, milyonlarca hatta milyarlarca deney yapabilirsiniz. Hatta hiçbir yan etki ile de karşılaşmayabilirsiniz. Sonuçta yeryüzündeki tek bir kişide bile bu yan etki oluşabilir. Şu anda burada yatan adam, maalesef o, dünyadaki belki de tek kişi.”


İnsan sesleri… Karanlığın içinde parıldamayan bir ışık gibi uğuldayan bu sesler, insan sesleriydi. Evet, sanki binlerce, milyonlarca insanın konuşması, mırıltıları, gülmeleri, ağlamaları toplanmış, düşüncelerinin arka fonunda uğulduyordu. Seslere odaklandıkça onlar da etrafını sarmaya, çevresini kuşatmaya başlamışlardı. Artık yavaş yavaş uğultu kaybolmuş ve sesler daha anlaşılır hale gelmişti. Yanı başında konuşan, sohbet eden, kadınsı-erkeksi birçok sesin arasında dolaşmaya başladı. Sonsuz karanlığın içinde seslerin arasında gezinebildiğini, onları rahatlıkla ayırt edebildiğini fark etmişti. Bu işi bu kadar kolaylıkla yapabiliyor olması onu şaşırtmıştı doğrusu. Bu karanlık evrende yeni bir dünyanın kapılarının kendisine açıldığını hissediyordu. 

Seslerden oluşan boş bir şehirde yürür gibiydi. Özgürce, tek başına… Sadece insan sesleri değil, bazen her türden müzik seslerini de yakalıyordu. Ama en çokta oldukça aşina olduğu bir ses sürekli aynı sözcükleri tekrar ediyordu. “Aradığınız kişiye ulaşılamıyor…” O anda anladı. Bunlar telefon konuşmalarıydı. Binlerce insanın telefon konuşmaları arasında kalakalmıştı.


Takım elbiseli adamın sesindeki öfke kaybolmuş, yerini çaresizliğe bırakmıştı.

“Peki, bu 9,5G’yi kapatmamız, hastayı geri getirebilir mi?”

Doktor yatakta sessizce yatan adama doğru baktı. 

“Belki… Beynini kilitleyen frekansların yok olması, onu geri getirecektir. Bu bir olasılık. Ancak garanti veremem. Hastanın ömür boyu bitkisel hayatta kalma ihtimali de var.”

“Başka hasta olmadığından emin misiniz?”

Doktor, bu imalı soru karşısında duraksadı. Gayri ihtiyari takım elbiseli adamın suratına baktığında, donuk ve duygusuz gözlerle karşılaşmıştı. Bu bakışlar içinde soğuk rüzgârlar estirse de, yılların getirdiği tecrübe ile istifini bozmadı. Sadece gözlerini kaçırdı. 

“Bu teknolojinin tüm dünya tarafından kullanıldığını söylediniz. Öyleyse litaretüre geçmiş bir olaydan mutlaka haberimiz olurdu. Tabi ki bizim kadar sizin de.”

Oda sessizleşmişti. Takım elbiseli adam yavaşça yerinden hareketlendi ve doktorun yanına yaklaştı. Ses tonu olabildiğince yumuşak ama bir o kadar otoriterdi.

“Doktor. Beni iyi dinleyin. Şirketimiz bu teknolojiye büyük miktarlarda yatırım yaptı. Sadece bir kişi hastalandığı diye bu yatırımları çöpe atamayız. Ülkemizin gerek güvenliği gerekse diğer ülkelerle olan teknoloji savaşında geri kalmaması için bu konu çok önemli. Lütfen, sizden rica ediyorum. Bu durumdan hiç kimsenin haberi olmasın. Yapılması gerekeni yapın. İnanın şirketimiz size ve hastanenize minnettar kalacaktır. Bunun da karşılığını mutlaka alacaksınız.”

Doktor, duydukları karşısında donup kalmıştı.


Bu sonsuz ses şehri içinde, tanıdık bir ses aramalıydı. O sesi bulabilir ve ulaşabilirse, belki de, kendi sesini de duyurabilirdi. Aklına ilk gelen, eşinin sesi olmuştu. Evet, onun sesini aramalıydı. Onun telefon konuşmasını bulabilir, belki de onunla iletişime geçebilirdi. Büyük bir heyecanla etrafını saran ses şehrinin geniş cadde ve sokaklarında dolaşmaya başladı. Karısının sesini hatırlamaya çalışıyor, bir yandan da binlerce ses tonu arasında onu bulmaya çabalıyordu. Belki saniyeler içinde yüzlerce telefon konuşmasının içine girip çıkmıştı. Zaman kavramının olmadığı bu karanlık dünyada bunu hesaplamak imkânsızdı. Sesler arasında birinden diğerine uçuyor, tanıdık bir sese, bir telefon görüşmesine ulaşmak için inanılmaz hızla geziniyordu. Nihayet aradığını buldu. Karısının sesi karşısındaydı. Görüşme oldukça dramatikti. Karısı ağlıyordu ve karşısında da yine tanıdık birinin sesi vardı. 

“Baba, durumu çok ağırmış. Komadaymış. Beni görüştürmüyorlar” diyordu karısı. Babası daha metanetliydi. 

“Nasıl olmuş kızım, rahatsız mıydı?” 

Ağlamalar ve hıçkırıklar arasında karısının sesi kesik kesik çıkıyordu. 

“Hayır, baba. Çok iyiydi. Sabah hiçbir şeyi yoktu. İş yerinde olmuş. Saat dokuz buçuk gibi. Aniden yere yığılmış.”

Babasının da sesi de giderek ağırlaşıyordu. 

“Doktorlar ne diyor kızım?”

“Onlarda bilmiyor. Beyin kanamasından kuşkulanıyorlar. Baba, çok korkuyorum.”

Şimdi babası da ağlıyordu. Karısı hıçkırıklara boğulmuştu. Onlara ulaşmak, seslerinin arasına girmek istedi. “Ben buradayım” demek istedi. “Belki bedenim değil, ama düşüncelerim, ruhum sizinle” demek istedi. 

Başaramadı.


Doktor ile takım elbiseli adam bir süre birbirlerine bakakaldılar. Doktor hiçbir şey söylemedi. Yavaş adımlar ile odanın kapısına doğru ilerledi. Her nedense yataktaki hastaya dönüp bakmadı bile. Kapıdan önce doktor hemen arkasından da takım elbiseli adam çıktı. Salonda bekleyen ve elindeki cep telefonu ile bir yandan babasıyla konuşan bir yandan da ağlayan kadına yaklaştı. Doktoru gören kadın kendini toparlamaya çalışarak ayağa kalktı. Yalvaran bakışlarıyla doktorun söyleyeceklerini bekliyordu. Elindeki telefonu kulağından indirmiş ama kapatmamıştı. Doktor gözlüklerini çıkardı, derin bir nefes aldı. Doktorluk hayatı boyunca yüzlerce kez yaptığı konuşmayı tekrarlamanın rahatlığı üzerinde olmasına rağmen kadının gözlerine bakamıyordu. Çünkü yalan söyleyecekti. 

“Hanımefendi. Üzülerek söylemem gerekiyor ki kocanız bitkisel hayata girmiş durumda. Maalesef bu durumun geri dönüşü yok. Kurtulması mümkün değil. Yaşam destek ünitesinin fişini çekmemiz gerekiyor.”

Kadının attığı çığlıklar hastane koridorlarında yankılanmış, yere yığılmadan önce elinden fırlayan cep telefonu paramparça olmuştu. 


Biten görüşmenin meşgul sesi, ses dünyasının her yerini kaplamıştı. Demek bitkisel hayattaydı, kurtarılması mümkün değildi, fişi çekilecekti… İsyan etti, kabullenemedi. Hâlâ hayatta olduğunu, düşünebildiğini, onları duyabildiğini haykırmak istedi. Yaşamak denen şeyin sadece beş duyudan ibaret olmadığını bağırmak istedi. Yapamadı.

Çok yakında başlayacak gerçek ölümün kaçınılmazlığı, hayatına ve ailesine bir daha kavuşamayacak olmanın hüznü tüm benliğini kaplamıştı. Son kararını verdi. Çevresini saran telefon seslerinin uğultusundan zihnini uzaklaştırdı. Kendini karanlığın içine bırakarak, bilincinin derinliklerinde kayboldu. 


Erol

1977 yılı Bursa-Orhaneli doğumlu. Halen Balıkesir'in Dursunbey İlçesinde bir kamu kuruluşunda çalışmakta ve ikamet etmektedir. Yazmış olduğu öykü ve yazılar Aşkar, Post Öykü, Temmuz, Yitik Söz, Olağan Hikaye, Mahalle Mektebi dergilerinde yayımlandı. Katılmış olduğu öykü yarışmalarında da ödülleri bulunmaktadır. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Daha fazla görüntüle