Menu
YERYÜZÜNÜN AĞLAMAK İÇİN SEBEBİ ÇOK
Deneme/Eleştiri • YERYÜZÜNÜN AĞLAMAK İÇİN SEBEBİ ÇOK

YERYÜZÜNÜN AĞLAMAK İÇİN SEBEBİ ÇOK

Evlerimizin başköşesinde ağırladığımız televizyon, o güne kadar hiç bilmediğimiz bir dünyaya kapı açmakla kalmamış, pek çok alışkanlığı da beraberinde getirmişti. En bilineni telemisafirlik, dizi günlerine göre şekillenirdi. Bir de Pazar günleri ailece seyredilen kovboy filmleri vardı. Çocuk zihnim hayranlıkla izlerdi vahşilerle savaşan o cesur insanları. Sadece ben mi? Tekdüze hayatlarına biraz heyecan arayan büyüklerde ekranı bırakıp bir yere gidemezdi.

Belki de o günlerden kalma bir alışkanlıkla şimdi adı Hollywood olan Amerikan sinemasını diğer ülke sinemalarına tercih ederim. Görsellik işin farklı bir boyutu. Diyeceğim o ki Pazar günlerinde temeli atılan, tarih dersinde şekillenen keşifler ve Amerika rüyası her zaman ilgimi çekti. Çok sonraları öğrendiğim gerçekler karşısındaysa çok üzüldüm. Hiç araştırma gereği duymadan inanan bir neslin mensubu olduğum için üzüldüm. Kimi zaman süslü ekranda kimi zaman taraflı kitaplarda sunulan bilgilerin dışında bir dünya olduğunu fark edemediğim için üzüldüm.

Filmlerin ve tarih kitaplarımızın söylediğine göre Amerika kıtası dediğimiz bu uzak topraklarda sadece kafa derisi yüzen, çıplak vahşiler yaşıyordu. 1492 de buraya ulaşan "cesur" kâşifler, bir medeniyet kurmak için evlerini, yurtlarını terk edip büyük zorluklara göğüs geren insanlardı. Gerçekte ise bu öğretiler, sömürü zihniyetine sahip Avrupalıların, yaptıkları istilaya kılıf uydurma telaşından başka bir şey değilmiş.

Peki, Yeni Dünya olarak adlandırılmadan önce Amerika'da neler, kimler varmış? Bu konuda söz sahibi olan araştırmacılara göre Amerika yerlilerinin nüfusunu, mümkün olduğunca düşük gösterme gayreti tek bir amaca yönelikmiş: "Bomboş bir kıtanın ele geçirilip yağmalanmasına kimsenin itirazı olmaz. İnsansız bir kıta bulunamadığı takdirde, birkaç vahşinin yaşadığı yer de iş görür."

Zaman içinde akademik kariyeri itiraza yer bırakmayacak kadar parlak kişilerin iddiaları yayınlanmış. Sayılar her araştırmayla biraz daha artmış. Son olarak kabul edilen rakama göre keşif öncesinde, kıtanın bütününde yaşayan 112 milyon insan varmış.

"Sözde keşfin" 130. Yıldönümünde kıta nüfusunun yüzde 95’i hayatını kaybetmiş. Peki, böylesine büyük bir nüfus şaşılacak bir hızla nasıl yok olmuş?

Kâşifler Yeni Dünyaya ulaştıklarında birkaç koldan karaya çıkmışlar. Güney Amerika'nın Pasifik kıyılarında, birkaç vahşi değil koskoca İnka İmparatorluğu bulunmaktaymış. Avrupa’dan çok daha üstün niteliklere sahip olan bu insanlar denizden gelen misafirlerin kendileri için tehdit olabileceğini hiç düşünmemişler. Hatta İmparator, yeni komşuları şerefine şölenler bile düzenlemiş ama bu insanlar İmparator dâhil yüzlerce insanı pusu kurularak öldürülmüş. Yönetim kolayca ele geçirilmiş.

İstilacılar amaçları doğrultusunda bu zengin imparatorluğu soymuşlar ama verecekleri zararın boyutlarını kendileri bile tahmin edememiş. Pasifik kıyılarına çıkan kayıtlı 168 kişinin, bunca insanı yok edebilmesini, attıkları birkaç yüz mermiye bağlamak pek akıllıca olmazmış. Esas düşman belki de ilk kurşun atılmadan çok önce ortaya çıkmış ve hükmünü sürmeye başlamış. Çünkü keşif gemileri insanların yanı sıra -bu kıtada daha önce hiç tanınmayan- çiçek, tifo, kızamık, difteri, veba gibi mikropları da taşımış. Amerika kıtasının neredeyse tamamı, beyazlar oralara ulaştığında zaten nüfusunun büyük bir çoğunluğunu kaybetmiş. Bir kaptanın günlüğünde bulunan "Tanrının iyilik eli, yerlileri süpürerek bize yer açtı ve işimizi kolaylaştırdı." cümlesi tam da bu salgını tarif etmekteymiş.

Vahşi denilen bu insanlar aslında Avrupa’dan daha ileri bir medeniyete sahipmiş. Süt tüketmedikleri için -genetik olarak sütte bulunan laktozu sindiremediklerinden- hayvancılık yapmıyorlarmış ama yünleri için lama ve alpakayı, yumurtası için hindi ve ördeği, dostluğu için köpeği evcilleştirmişler. Sürüler halinde gezen bizonları ve ren geyiklerini avlayarak hem et ihtiyaçlarını karşılıyor, hem de kendilerine ait tarım arazileriyle ormanı koruyorlarmış. Sahip oldukları nüfusu doyurmak için gereken gıdayı, tarımı geliştirerek elde etmişler. Temiz, medeni yerleşim merkezlerinde yaşıyorlarmış. Dahası diğer kıtalardan gelebilecek hastalıklardan, okyanus sayesinde korunuyorlarmış. Bu yüzden de sağlıklı bir ırka sahiplermiş.

Beyaz insanların yerli halkı yok edip kendine yer açmak için top tüfek kullanmasına gerek kalmamış. Zaten pislik içinde yaşayan Avrupalının kendisi -pek çok hastalığın mikrobunu taşıdığı için- kitleler halinde ölüme yol açabilecek korkunç bir silahmış. Sadece kendisi değil, beraberinde getirdiği domuz ve atları da Yeni Dünya için birer ölüm makinesi gibilermiş. Ormandaki bütün hayvanları hasta edecek kadar güçlü bir makine.

Peki, birkaç virüs böyle bir kırıma yol açabilir mi? Felaketin büyüklüğünün esas sebebi; yerlilerin hem bu mikroplarla hem de herhangi bir salgınla ilk defa karşılaşmış olmalarıymış. Böyle bir durumda ne yapacaklarını bilmiyorlarmış. Oysaki Avrupa birbiri ardına yaşadığı salgınlar sebebiyle tecrübeliymiş. Karantina kurallarını biliyor ve katı bir şekilde uyguluyorlarmış. Birbirinden uzak evlerde oturuyor, hastalandıkları vakit bir araya gelmiyorlarmış. Onların aksine yerliler; şehirlerde toplu halde yaşıyor, hastanın veya ölünün başına toplanıp birlikte dua ediyorlarmış.

Pasifik kıyısına getirilen felaket hızla diğer bölgelere de yayılmış. Anıtsal mimariye olan düşkünlüğü de bilinen bu medeniyet, anıt dikmeyi bırakıp anıtsal toplu mezarlar inşa etmeye başlamış. Hayatta kalmayı başarabilenler şehirden uzaklaşmış. Beyazların yerlileri vahşi avcılar olarak hatırlamasının sebebi aslında buymuş. Yerleşik toplumlar birkaç yıl içinde yok olduğu için Avrupa'dan gelen yeni gruplar, medeni insanı hiç tanıyamamış.

Meksika kıyılarından istilaya başlayan İspanyol kâşiflerin, büyük bir ormanla korunan Aztek Uygarlığının başkenti karşısında gözleri kamaşmış. Çünkü şehir Avrupa’nın o dönemde en büyük kenti olan Paris’ten bile büyükmüş. Geniş sokakları, işlemeli binaları, yüzlerce mil uzaktan gelen ürünlerin satıldığı görkemli pazarları olan bu şehri hayranlıkla gezmişler. Binlerce insanın, sadece temizliğinde çalıştığı bu başkent Avrupalıyı şaşırtmış. Zira o zamanlar tek bir Avrupa şehri bile yokmuş ki, bileklere kadar lağıma batmadan yürünebilsin.

Aztek başkentinden binlerce mil kuzeydeki Massachusetts’i İngiliz kolonisi haline getirmekle görevlendirilen bir kaptan günlüğünde şöyle yazıyormuş: “Bahçelerin, mısır tarlalarının çevrelediği, iyi eğitimli güçlü insanların yurdu olan bu şehri, dünyanın her köşesine tercih ederim.” Çok beklememiş zaten. Bir süre sonra hastalık sebebiyle boşalan şehir, İngilizlerin olmuş.

Bugün çevrecilerin hayali 'insan eli değmemiş bir dünya' üzerine şekilleniyor. Amerika yerlilerinin ekolojiye etkileri üzerindeki araştırmaların sonuçları çok şaşırtıcı. Her ne kadar 'el değmemiş doğal alan' olarak sunulsa da, bugün Amazon yağmur ormanları olarak adlandırıla kuşağın, tamamen insan emeğiyle oluştuğunu düşünen çok sayıda araştırmacı varmış.

James Wilson Amerikan yerlileri hakkındaki eseri “The Earth Shall Weep(Yeryüzü Gözyaşı Dökmeli)” de diyor ki: “Yeni Dünya sadece daha büyük, daha zengin, daha kalabalık değil aynı zamanda daha özgürdü de."