Menu
YER ÜSTÜNDEN NOTLAR: BİR ŞEHRE VARDIM
Deneme/İnceleme/Eleştiri • YER ÜSTÜNDEN NOTLAR: BİR ŞEHRE VARDIM

YER ÜSTÜNDEN NOTLAR: BİR ŞEHRE VARDIM

“Bütün iyi hikâyeler iki şekilde başlar: ya bir kimse bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” diyenler haklıdır. Bir Şehre Vardım, ismiyle ve muhtevasıyla bu sözü hatırlatıyor. Bu sözü ne zaman duysam, zihnime dünyanın en kısa ve anlamlı hikâyesi misafir olur. Bu hikâye, Yâsîn Suresi’nin 20. ayetinde anlatılır: “Şehrin uzak yerinden bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: ‘Ey kavmim, bu elçilere uyun!”. Şehrin dışından gelip şehir halkına bir şeyler söyleyen adam imgesi, bize büyük meselesi olan soylu bir ruh dünyasını çağrıştırır daima. 


Bir Şehre Vardım, günümüz Türk hikâyeciliğinin önemli isimlerinden Ali Işık’ın ilk romanı. Ali Işık, uzun yıllar, kurgusal bağlamda yalnızca hikâyeler yazıp hikâye yazarı olarak tebarüz ettikten sonra bir romanla çıktı okuyucunun karşısına. Birçok hikâye yazarı, sanat serüveninin bir noktasında roman türünün sahasında da dolaşmak, dünyaya bir de o sahadan bakmak istiyor ki bu, işin doğasına uygun bir durum olarak görünüyor. Bazen de bu geçiş bir gereklilik durumuna geliyor; yazarın kurgu yoluyla dile getirmek istediği öyle meseleler oluyor ki bunları ancak roman türü taşıyabiliyor. Hikâye ve roman birbirine çok yakın türler olarak görünse de yazım teknikleri ve sanatçının zihninde oluşturduğu formatlar bakımından birbirlerinden oldukça farklılar. Hikâye yazmakta ustalaşmış bir zihnin roman yazması çok kolay olmasa gerek. Bu romanı okuduğumuz zaman, romanın bazı bölümlerinde müstakil bir hikâye havası alıyoruz ancak bu tarz bölümlerin esere imtizacında zayıflık yok. Eserin roman kimliği güçlü bir şekilde karşımızda duruyor. 


Bu eseri değerlendirmeye isminden başlamak gerekiyor. Bir Şehre Vardım, dikkat çekici ve güçlü bir isim. Bir kitabın isminin gramer yönüyle tam teşekküllü bir cümle olması, edebiyatımızda nadir görülen bir durumdur. Bu kısa ve vurucu cümle, Osmanlı kültür âlemini inşâ eden manevi önderlerden Hacı Bayram-ı Velî’nin ehlince iyi bilinen bir şiirinin şah dizesi. Yazar, Hacı Bayram-ı Velî’nin söz konusu şiirini eserine epigraf yaparak romanın isminin bu dörtlükten mülhem olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Türk tasavvuf edebiyatının bu meşhur şiiri şöyledir: “Çalabım bir şâr yaratmış / İki cihan âresinde / Bakıcak dîdâr görünür / Ol şârın kenaresinde // Nagehan ol şâra vardım / Ol şârı yapılır gördüm / Ben dahi bile yapıldım / Tâş u toprak âresinde”. Osmanlının kurucu kadrosundaki birçok önemli ismin mürşîdi konumundaki  bu büyük mutasavvıfın 15. yüzyıl Anadolu Türkçesiyle dile getirdiği bu şiiri günümüz Türkçesine şöyle aktarabiliriz:  “Rabbim/Dostum iki cihanın arasında bir şehir yaratmış, o şehirde O, müşahede edilebilir. Ansızın o şehre vardım, o şehri inşa edilir halde buldum. O şehir inşa edilirken taş ve toprak arasında ben de inşa edildim, kemâle erdim.” Osmanlı edebiyat tarihi içinde bu şiire dair yazılmış onlarca şerh olduğunu söylersek şiirin mana boyutunun derinliği hakkında fikir verebiliriz. Bu şiire modern edebiyatımız içinde en çok dikkat çeken isim Sezai Karakoç’tur. Karakoç, şehir ve medeniyet ilişkisine, İslam’ın şehir mefhumuna bakışına dair yazılarında bu şiire sıkça atıfta bulunmuş, şehir yazılarını adeta bu şiirin şerhi kılmıştır. Ali Işık da bu şiiri romanına epigraf olarak seçmek suretiyle romanını inşa ederken nerede durduğunu, meselesini hangi zaviyeden değerlendirdiğini deklare etmiş olmaktadır. Her şeyden önce bu romanın bir meselesi olduğunu, bu romanda hayatın ve insanın belli bir anlayış çerçevesinde ele alındığını ortaya koymaktadır. Bu anlayışın mahiyeti nedir? Romanı baştan sona dikkatle okuduğumuz zaman, yazarın insanı “eşref-i mahlûkât” (yaratılmışların en şereflisi) olması yönüyle, Kur’ân’ın insana bakışını takip ederek değerlendirdiğini net bir şekilde anlamaktayız. Bu değerlendirmeyi yaparken, romanın dinî veya tasavvufî roman kategorisinde yer almadığını öncelikle ortaya koymak gerek. Romanın kahramanları arasında, genel geçer anlamda “dindar” kimliği taşıyan bir kimse yok. Romanda ne bir mabet içinden fotoğraf ne de bir ibadet sahnesi var. Bu roman, modern insanın iç dünyasını, yaşamını ve sorunlarını belli bir kurgu çerçevesinde ele alan modern bir roman. Modern bir romanı tasavvufî hayat algısının izleğine çekmek, yazarın bu eseriyle ortaya koyduğu en önemli başarısı bana kalırsa. Romanın baş kahramanı, roman boyunca çevresindeki insanlar üzerinden insanın hikâyesinin, bu dünyadaki yerinin izini sürüyor. Başlangıçta kendisi de pek farkında olmamakla birlikte, kahramanımız içinde bulunduğu âleme ve insanlara Batı insanında olmayan “özge” bir bakışla bakmaktadır. Bu bakış, İslâm medeniyetinin, tasavvuf ahlâkının âleme ve insana bakışıdır. Anadolu kültürünün ocağında pişmiş her insanın farkına varmaksızın tevarüs ettiği, yüzyıllar içinde ruhlara sinmiş bir bakıştır. En edebî ifadesini Şeyh Galib’in dilinde kazanmıştır: “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/ Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” (Kendine sevgiyle, değer vererek bak çünkü sen bütün âlemlerin özü mahiyetinde olan, ‘kainatın gözbebeği’ mesabesindeki âdemsin/insansın.)


Bir Şehre Vardım, kurgusu bir şehrin çerçevesi içinde gelişen ve derinleşen bir roman. Romanda olaylar Viyana’da geçiyor. Yazar, insan zihininin en berrak, tecessüsünün en canlı olduğu çağlarında iken sokaklarını arşınladığı, üniversitesinde eğitim gördüğü, böylece içeriden tanıma fırsatı bulduğu bu şehri romanına taşımış. Burada, romandaki olayların Viyana'da geçiyor olmasını, yalnızca yazarın bu şehirle olan tanışıklığına bağlamak, eksik bir değerlendirme olur. Viyana, Batı medeniyetinin insana bakışını ortaya koymak, bunu sorgulamak amacı da güttüğü dikkatle okuyan herkes için çok açık olan bu eserin meselesini ortaya koymasına çok uygun bir mekân aynı zamanda. Çünkü bu şehir, hem Rönesans Dönemi hem de Aydınlanma Çağı Batı dünyasının en önemli fikir ve sanat merkezlerinden biriydi. Sanayi Devrimi’nin estirdiği rüzgârdan, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın getirdiği yıkımdan, sosyal felaketlerden ve siyasî çalkantılardan ziyadesiyle payını almış olan bu güngörmüş şehir, Avrupa’nın önemli bilim ve sanat merkezlerinden biri olma özelliğini hâlen korumaktadır. Yani, Batı medeniyetinin insan algısının, hayat anlayışının izlenebileceği mükemmel bir gözlem alanı. Bu bakımlardan Viyana, yazarın meselesini ortaya koymasına yardım edecek özelliklere sahip. Romanın ismine ilham olan anlayışta, yani Hacı Bayram Velî’nin va’z ettiği şehir anlayışında, “mekân” insanın ontolojik varlığına katılan, onunla birlikte var olan ve gelişen bir olgudur. Her şehir, içinde bulunana bir şeyler katar, insanla birlikte yapılır, gelişir, kemâle erer, zevâl bulur… Yeniden yeniden yapılır. Oluş ve bozuluş, kevn ü fesâd böylece sürer gider. İç âlem, dış dünyadan bağımsız olarak ihya ve inşa edilemez. Bu, tevhidin gereğidir. Şehre bu gözle bakan bir medeniyet algısı perspektifinde yazılan, bu perspektifin izdüşümünü ortaya koymaya çalışan bu romanda Viyana, romanın dekorundan çok fazlasıdır. Şehir, tahkiyenin sıradan bir unsuru olmaktan çıkarak adeta bir kahraman olarak katılır hikâyeye. Romanın baş karakteri olan Erdem, Batı medeniyetinin insan algısını, hayat telakkisini Viyana’nın sokaklarını adım adım gezerek anlamaya çalışırken bir anlamda kendisine ulaşır. Köklerini burada daha iyi fark eder, kendi değerlerinin nitelikleri üzerine düşünme, onları daha iyi kavrama imkânını, bu şehre gelmemiş olsa belki de bulamayacaktır. 



Viyana’ya yüksek lisans talebesi olarak gelen Erdem’in bu şehirde asıl ilgisini çeken şey, şehrin insanı olur. Burada, insan hikâyelerinin peşine düşer, “yabancılık” ve “yalnızlık” kavramları üzerine kafa yorar. Bir “yabancı” olarak bu şehirde var olmaya çabalayan Erdem’i şehrin gelişmişliğini imleyen parıltılı mekânları, şık bulvarları, bohem kültüre yuva olmuş ortamları değil şehrin yer altına inmiş veya inmek zorunda kalmış insanları cezbeder. Bu şehre hâkim olan kültürü, reel hayatın dışına itilen bu insanları tanımaksızın anlayamayacağını hisseder. Hem somut hem de soyut anlamıyla şehrin yer altına iner. Mültecilerle, dilencilerle, evsizlerle, kimsesi kalmamış ihtiyarlarla tanışıp onların hikâyelerini anlamaya çabalar. Kahramanın bu çabası romanı derinleştirir. Bu noktada birçok felsefi kavramla, sosyolojik olguyla yüzleşir okuyucu. Kahraman ile birlikte bu kavramlara anlam verme çabasına girer. Batı medeniyeti çerçevesinde “öteki” kimdir, “yabancı” nedir? Modern dünyada insanı yalnız kılan ve bu yalnızlığı gün geçtikçe derinleştiren saikler nelerdir? Bu sorulara ciddiyetle cevaplar aranır roman boyunca. Göç, kimlik, aidiyet gibi günümüz insan için her dönemde önemli olmuş, savaşlar ve sancılar doğurmuş kavramların bugünkü izdüşümleri görülmeye çalışılır. Yazarın görkemli bir Batı şehri olan Viyana’nın dekorlarını kaldırıp sahnenin ardını, perdelerin ötesini gösterme çabasına tanık oluruz. Bir soru peşine düşülür okuyucu ile birlikte: insan için daha iyisi mümkün olmalı, bu imkânın kaynağı nedir?


Elbette Batı’nın büyük anlatıcıları, kimlik, aidiyet, yalnızlık, yabancılık, göç gibi düşünsel ve duygusal boyutları çok derin kavramları işleyen güçlü romanlar yazdılar. Bu anlatıcılar, modernite ile birlikte insan hayatında daha fazla anlam kazanan bu kavramları, kendi fikrî perspektifleri ve deneyimleri çerçevesinde işlediler. Benzer kültür havzalarında yaşamış olmalarına rağmen bu konulara Kafka’nın bakışı ile Camus’ün bakışı, Dostoyevski’nin bakışı ile Sartre’ın bakışı bir olmadı. Bu farklılıklar edebiyat sahasından fikrî sahalara taşan bir zenginlik oluşturdu. Roman türünü Batı’ya göre geç tanıyan Doğu dünyası yazarları, daha özelleştirerek söylersek müslüman dünyanın içinde yetişmiş romancılar, bu önemli kavramlar hakkında, insanın bu çağdaki hayatına anlam verme çabası hakkında dünyaya bir şeyler söylediler mi/ söyleyebildiler mi? Bu konuda gayret edenler, temele ilk taşı koyanlar elbette oldu. Birkaç istisnaî örneği dışarıda bırakırsak Batılı yazarların görüşlerini veya onların duymak istediklerini mırıltı halinde tekrar edenlerden başkasının sesini duyamadık. Edebî çerçevede bu kavramlara cesaretle eğilip, onları İslâm medeniyetinin algısıyla seslendiren eser sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bunu bir Batı şehrinin tam ortasında geçen realist bir kurgu çerçevesinde seslendiren ise pek azdır. Bu çerçevede, Sürgün romanı geliyor aklıma, Yakup Kadri’nin Sürgün’ü. O da gözde bir Batı şehrinin, Paris’in, göz alıcı dekorunun gerisinde olup bitenleri göstermeye çalışıyordu okuyucusuna ancak ne yazık ki romanının baş karakteri, bu şehrin ve şehrin temsil ettiği kültürün kurbanlarından biri oluyordu. O günlerde de Bir Şehre Vardım’ın baş karakteri  Erdem gibi içinden çıktığı medeniyet dairesinin değerini bilen ve bu değerin hakkını vermeye gayret edenler az da olsa vardı ama onların romanını yazacak kalemler yoktu. Sürgün’ün yazılışından neredeyse yarım asır sonra dahi Batı’yı gördükçe kendi kültürüne olan inancı ve güveni artmış bir Nurettin Topçu’nun, bir Muhammed Hamidullah’ın ve onlar gibilerin Batı metropollerindeki büyük maceralarını değerlendirip anlatacak kimseler yoktu. Bir Şehre Vardım, bu yönüyle çok önemli bir romandır. Batı dünyasının, Batı şehrinin hakikatini ona kendini kurban vermeden görebilen bir adamın hikâyesi olması yönüyle. 


Viyana şehrinin tarihimiz boyunca Osmanlı kültür sahası müntesipleri için ifade ettiği anlamlara ve bu şehirle olan tarihi ilişkilere yirminci asır tam sona ererken yenileri eklendi. Türkiye’de o günün siyasi şartları nedeniyle istedikleri alanlarda yüksek öğrenim görme imkânından mahrum bırakılan imam hatip lisesi mezunlarından yaklaşık iki bin kişi, kendileri için elverişli şartları sebebiyle Viyana üniversitelerini tercih ettiler. Bunların çoğu, bu şehirde aldıkları eğitimi tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönüp bu toprakların entelektüel birikimine katkıda bulunacak ilim ve sanat faaliyetleri gerçekleştirdiler ve gerçekleştirmeye devam etmektedirler. Bir Şehre Vardım’ın yazarı da bu sebeplerle yüksek öğrenimini Viyana’da tamamlayan öğrencilerdendi. Bu büyük öğrenci grubunun içinden birilerinin sosyal ve kültürel tarihimizdeki önemli bir kırılmanın sonucunda yaşadıkları bu farklı tecrübeleri ve bunun getirilerini gerek ilmin gerekse sanatın diliyle anlatması gerekliydi. Ali Işık, bunu yapanlardan biri oldu. Bu önemli tecrübenin farklı perspektifleriyle daha birçok kişi tarafından yazılması, fikir ve edebiyat dünyamıza değer katacaktır.


Bu roman, kendini ötekinin aynasından da seyretme gayretinde olan genç bir adamın hikâyesidir. Okuyucusuna üst düzeyde edebî lezzet vaat eden bir “varış”, vardıkça dönüş hikâyesi… İnsan ruhunu kabz haline değil bast hâline yakıştıran, açan ve genişleten bir hikâye. İnsanın kendini arayışında mekânın rolü nedir? Yalnızlık nerede başlar ve nereye uzanır? İnsanın insana mesafesinin mahiyeti nedir? soruları üzerine ciddiyetle eğilme denemesi. Bütün bu meseleler roman türünün sınırları zorlanmadan ele alınmış. Derin ancak okuyanı boğmayan, akıp giden bir anlatı. Geleceğin insanına bizi ve bugünü daha iyi anlamaları için bir mektup; iyi yazılmış, gerçekçi, çarpıcı… 



Kitabın adı: Bir Şehre Vardım

Yazarı: Ali Işık

Yayınevi: Uzam Yayınları

Basım Yılı: 2026


Esma
Esma Polat Esma Polat

Şair, Yazar

1977 yılında İzmir'de dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini İzmir'de tamamladı. 1999 yılında Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümünden mezun oldu. 2011 yılında “Eşref Edip Fergan (hayatı, eserleri ve edebî kişiliği)” başlıklı teziyle yüksek lisansını, 2018 yılında ise “17. Yüzyıl Divanlarında Nasihat” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. Yaklaşık 20 yıl devlet okullarında edebiyat öğretmeni olarak görev yaptı. Hâlen edebiyata dair araştırma-inceleme yazıları ve şiir yazmakla iştigâl eden yazarın 2023 yılında Uzam Yayınları bünyesinde yayımlanmış olan “Kuşlarla Bir Hatıra” adlı bir şiir kitabı bulunmaktadır. Ankara'da ikâmet etmektedir. Evlidir, iki çocuk annesidir.

Daha fazla görüntüle