Menu
KARIŞIK ODALAR'DA PATERNALİZM VE BENLİK
Deneme/Eleştiri • KARIŞIK ODALAR'DA PATERNALİZM VE BENLİK

KARIŞIK ODALAR'DA PATERNALİZM VE BENLİK

Karışık Odalar (Tuna Lütfü Yukay, Şule Yayınları, İstanbul, 2012) hakkında bahsini edeceğim benlik, yalnızca hikâyelerin özüyle değil, aynı zamanda Tuna Lütfü Yukay’ın yazma tutumuyla da ilgili, yani ironiyi kullanma kaygısıyla. Kurduğu psikolojik oyunlarda kartlar elbette yazarın elinde ama söz konusu durum, şaşırtıcı sonlar hazırlamaktan öte düşünce gücünün derinliğinde dibe yuvarlanamayacak okura tutunması için açtığı parantezlerde gizli.

İlk öyküde kitaptaki karakterler hakkında okura kaçırmaması gereken bir ipucu sunuyor yazar. Saklı Hikaye’de Üstat D.,  “Benim olmak istediğim veya hiç yanlarına yaklaşmayacağım tiplerdir” der, çirkin hayaller, travmatik anılar, sağlıksız ve aç bedenlerin sahibi ruh hastası karakterleri için. Oysa üstat D.’nin kendi anılarının izdüşümü tam da bu karakter tarifine denk düşer ki aksini yazabilmesi için sevdikleriyle birlikte bambaşka bir hayat yaşaması gerekirdi. (s. 12)

Şizofrenik öyküler artık çok satanların gözde malzemesi olsa ve bu malzemelerin birçoğu Sylvia Nasar’a ait A Beaituful Mind’ın kötü bir tekrarı izlenimi yaratsa da Psikiyatri Polikliniği, çok iyi bir kurguya sahip ki bir tekrar algısına kapılmadan okunabiliyor. Yazarın sözünü ettiğim tutumu ise, Psikiyatri Polikliniği’nde ironinin katlarında saklı: “Zira hiçbir zaman psikolojiye olan ilgim, bir terziyle dut yaprağı arasındaki ilişkiden öteye geçemedi.” (s. 14). On beş psikolojik öykünün bir çırpıda okunabilecek “psikopat öyküleri” olmadığı konusunda bir uyarı bu! “Kısa sayılabilecek öyküler çarpıcı içerikleri akıcı dilleri ile bir çırpıda okunabilecek özellikte” (Hatice Bildirici, “Karışık Odalar”, Hece Öykü 52. sayı. Ağustos Eylül 2012.) değiller. Sade ama basit olmayan diliyle yazar, ironileriyle okura bir uğraş sunuyor; yapmayı unuttuğumuz, körelen zihnimizin alışkın olmadığı “nitelikli okuma” uğraşı. Bu yüzden de yıllar sonra kitabına, tıpkı Italo Calvino’nun Atalarımız adı altında topladıktan sonra, o eşsiz üç öyküsü için yazdığı 1960 Notu gibi bir yayın notu eklemek durumunda kalabilir. Irkçılık eleştirisi bir yana (Savaş’ın Ölümü, s.42), yazarın varoluş meselesiyle yakından ilişkisi, yalnızca moderniteye eleştirel bakış açısıyla değil aynı zamanda postmodernitenin getirisi “yeni din”in (New age) eleştirisi ile de ilgili.

Bu bağlamda Kahraman öyküsü, paternalizm, düşünmek ve eylemek, varoluşun sınırları, eşitlik ve özgürlüğün koşutluğu hakkında bir paradigma. Kahraman, bir başka bilincin iyiliği, gereksinimleri, çıkarları veya değerleri adına, daha iyi olması temennisi ile onun karar özgürlüğüne zorla karışıp yaşama hakkına müdahale ederken, bunu dünyaya faydalı olma arzusuyla yapar. Yüksek zekâsına uygun bir yararlılığın peşindedir o ve hiçbir insanın bu yüksek duyarlılığı anlamasını beklemiyordur. Uçamayan sığırcığı bedeni ruhuna dar geldiği, can çekişen kendiyi ıstırabını dindirmek ve son olarak bir genç bir kızı engelinden arındırmak için öldürür kahraman. Yaşama hakkına bu müdahale, kötülüğün sıradanlığı, eylemi düşünmeden, düşünmenin getirdiği ahlaki ve vicdani sorumluğu üstlenmeden gerçekleştirme ile ilgili değildir (Kötülüğün sıradanlığı, iyiliğin radikalliği kavramlarıyla, bunların “düşünme” ile ilgili usavurumu Hannah Arendt’e aittir). Karakter düşünmekten yorulmuştur: “Doğruyu yanlışı ayırt edememekten daha rahatlatıcı bir şey var mıdır dünyada!” Öykünün devinimi içinde yüce gönüllü ve o eşsiz dehalı karakterin, faydalı olma arzusu öyle bir hal almıştır ki bireyin özgürlüğüne müdahale, düşünen ve dünyaya faydalı olan insanın ayırt edici özelliği haline dönüşür. Modernizm ve ulus devletin mirası sağlıklı, gürbüz, çalışkan ve çalışan bireylerden oluşan toplum anlayışı postmodernizmle sürülür piyasaya. Bu sefer katliam sistemli, teknolojik ve örgütsel değil, rastlantısal, ilkel ve bireyseldir.  Bu öykünün sanatsal yanı finalinde ulaşır zirveye; tekerlekli sandalyeyle yaşamak zorunda kalan kahraman, öldürülmek mi istiyordur, yaşamaya devam etmek mi?

Tarihin başlangıcından beri süregelen kadın ve erkek toplumsal rolleri birbirinden farklı değil, birbirine karşıttır. Kadın irrasyonel, duygusal, edilgen ve duygularıyla hareket eden, erkek ise rasyonel, akıllı, etken ve soğukkanlılığını koruyandır. Hazin ki her öyküsünde “İşte kadınlar erkeklerin hayatında bu denli önemlidir” vurgusu olan Yukay, bu rollerin dışına çıkamamış; kadın düşmanı değil ama toplumsal cinsiyet kodlarından bağımsız da değil. Akarofobik öyküsünde Tahir, psikolojik hastalığını (psikolojik rahatsızlık kadına yakışır!) karısının bilmesinden ve bu konuda kendisine tavsiye vermesinden rahatsızdır;  kaşıntının yanı sıra bir de karısına karşı duyduğu aşağılık kompleksi yerleşir hassas bünyesine. Göründüğü doktorlar ağız birliği etmiş gibi “Bir psikiyatra görünseniz iyi olur” demişler üstelik bunu yirmi iki yıllık karısının önünde söylemişlerdir! (s. 88) Yoksa bütün bunlar da birer ironi mi?



Karışık Odalar ortak imgelerle dolup taşıyor: Çocukken kaybedilen babalar, yazarlık ya da yazarlık hevesi, hiçbir şey düşünmemek için çabalayan ama çok şey düşünen karakterler, psikolojik rahatsızlıklar ve bu hastalıklar için gidilen cümle doktorların bir işe yaramazlığı, fobiler konusunda uzman kadınlar birçok öyküde karşısına çıkıyor okurun. Öykülerin psikolojik birliği sebebiyle belki de, anlatıcı birliği de söz konusu. Okuyucuya konuşan karakterler, okurun kendisini anlayacağından en ufak bir şüphe duymadığını söyler ki bu da bir başka ironinin açmazlarına götürür bizi. Ancak, psikolojik ve anlatıcı birliği içinde değerlendirirsek kitabı bir mantık hatası karşılayabilir okuru; Yılan Taci ve Akarofobik öykülerindeki karakterler aynı psikiyatrın bekleme salonunda karşılaşır ve birbirilerini tarif eder ama her ikisi de oraya gittiğinde diğeri çoktan gelmiştir.

Ortak imgelerin dışında düşünsel derinliği tartışılmaz bu kitabın inanmak ve kandırılmak, yazmak ve özgürlük, düşünmek ve soyutlanmak gibi kavramların arasında kurduğu koşutluklar okumayı daha da zevkli hale getiriyor. Kandırılmak dürüst yaşama arzusuna ket vurduğu gibi benliği de kendine ve karşısındaki insana karşı böler: “Aldatmak; karşındakini yok saymak, onu öldürmekten farksızdır. En azından zihninde…” (s. 83) Kanaat etmemekse doğanın aslında evrenin dengesini bozarak bir başka canın özgürlüğüne ve hakkına gasp etmektir: “Bana verilen onca şeye rağmen, benim olmayan bir şey için açgözlülük ediyordum.”  (s. 101).

Nihayet Tanıştık, en güzel örneğini belki de Havuzda İki Yansı (Papini) ve Öteki’de (Borges) gördüğümüz daha yaşlı veya daha genç diğer “ben”le karşılaşmanın hikâyesi. Yukay’ın “ben”i nasihat verecek kadar yaşlı ve yorgundur: “Zannediyor musun ki böyle, yazarak yani, insanlara bir şey anlatabileceksin? …Kimsenin umurunda değil bunlar. Bir değeri yok. Onun için yazar-çizer tayfasının alayı aç gezer. Bir iş bul kendine… Şimdi git kendine gerçek bir iş bul!” (s. 117,118) Düşünmenin lüks bir eylem olduğu toplumlarda (olmayan var mı?) kurmaca sanatına ilişkin okumak, yazmak ve çizmek de öyledir. Bu lüksü, çalışma ahlakı ve her şeyden kâr erme zihniyetiyle bağdaştırır Le Guin. Özel alan ile kamusal alan arasında durur yazmak. Üretimin mal olduğu şeyler bir yana, en kötüsü her iki alanda da bireyi hem kendisine hem de topluma karşı böler. Papini, Borges ve daha birçok yazar gibi, Yukay’ın da öteki benle tanışması tesadüf ya da bir tekrar değil, bu bölünmenin iz düşümü olsa gerek.