
İnsan, bir yere varmak için değil; bir yerden eksilerek yürür. İçinde büyüyen o belirsiz boşlukla, adını koyamadığı bir çağrının peşinde… Dünyaya tutunur gibi yapar; oysa asıl yaptığı, yavaşça çözülmektir. Çünkü varlık, sandığımız kadar sağlam değil; içten içe çatlayan bir kabuktur. Ve insan, o çatlağın içinden sızan ışığı arar.
“Ben büyük kentlerin acemisi, otel odalarındaki yaşamı yabancısıyım” (Şakar, Yol Düşleri)
Kalabalıklar arasında yalnız, evinin içinde yabancı, aynanın karşısında ikiye bölünmüş… Modern zaman, ona hız verir; fakat yön vermez. Gürültü çoğalır, anlam azalır. Her şey yerli yerindeymiş gibi görünürken, insanın içi yerinden edilir. Bir cümle yarım kalır; bir bakış gereğinden fazla uzar; bir susuş, kelimelerden ağır düşer. İşte arayış, tam orada başlar: söylenemeyenin kıyısında.
Cemal Şakar’ın öykü dünyasında insan, tamamlanmış bir hikâye değildir. Hep biraz eksik, hep biraz yoldadır. Ne tam gitmiştir ne tam kalmıştır. Kapının eşiğinde durur; içeri girmekle çıkıp gitmek arasında ince bir tereddüt. Çünkü eşik, yalnızca mekânsal bir sınır değil; ruhun ikiye ayrıldığı yerdir. Bir taraf geçmişe yaslanır, diğer taraf bilinmeyene. Cemal Şakar’ın karakterleri yüksek sesle aramaz; içten içe yanar. Onların arayışı bir çığlık değil, bir iç sızı. Bir yer değiştirme arzusu değil yalnızca; bir anlamın izini sürme çabası. Sanki kaybettikleri şey bir eşya değil de bir bütünlüktür. Ve o bütünlük, dünyanın hiçbir köşesinde bulunmaz. Arayış bu yüzden dışarıya değil, içeriye doğru bir yolculuktur. Belki de insan, bulmak için değil; aramak için vardır. Belki de hikâye, varılan yerde değil; o bitmeyen eşikte yazılır. Çünkü insan, en çok aradığı anda insandır ve en çok eksik kaldığında tamam.
Eşik uzar sonra; bir kapı aralığı olmaktan çıkar, ömrün kendisine dönüşür. İnsan yürüdüğünü sanır, oysa aynı tereddüdün çevresinde dönüp durur. Adımlar atılır; kararlar verilir; şehirler değişir. Fakat içteki mesafe kısalmaz. Çünkü aranan şey, dış dünyanın haritasında işaretlenmiş bir yer değildir. İçte kaybolmuş bir yön duygusudur; pusulası kırılmış bir kalbin arayışı. Cemal Şakar’ın öykülerinde bu yön kaybı sessizdir. Büyük kırılmaların yerine küçük çatlaklar vardır. Bir akşam şavkının duvarda bıraktığı gölge, bir odada gereğinden fazla dolaşan bakış, gereksiz görünen bir bekleyiş… O küçük anlarda insanın içi açılır; arayış kendini ele verir. Çünkü hakikat çoğu zaman büyük olaylarda değil, küçük sarsıntılarda görünür.
Karakterler çoğu kez neyi aradıklarını bilmezler; ama neyi kaybettiklerini hissederler. Bu his, onları gündeliğin yüzeyinden koparır. İşe giderler, konuşurlar, susarlar; fakat içlerinde başka bir metin yazılmaktadır. Görünmeyen bir soru, sürekli kendini tekrar eder: “Burada mıyım gerçekten?” Ve bu soru, cevabını istemez; yalnızca yankılanmak ister. Arayış bazen bir vicdan sızısıdır. Yapılmamış bir iyiliğin, söylenmemiş bir sözün ağırlığı… İnsan, kendi eksikliğinin önünde durur; kaçamaz. Eşik burada ahlâkî bir derinlik kazanır. Bir adım atsa değişecektir; atamaz. Çünkü değişmek, eski benliğin çözülmesi demektir. Ve insan, en çok kendi çözülüşünden korkar. Ancak yine de arar. Korkarak, tereddütle, çoğu zaman yarım kalmış bir cesaretle. Çünkü arayış, insanın inkâr edemeyeceği tek gerçektir. O sustuğunda bile arayış sürer; kalabalığın ortasında bile yalnız bir soru gibi durur. Ve belki de insan, hakikate ulaştığında değil; hakikatin ihtimaliyle yüzleştiğinde dönüşür.
“Bu kentte sokaklara ait levhalar yoktur.
Her şeyi sezgilerinle anlaman, isimlendirmen gerekmektedir.
Onlara ancak o zaman kentin yapısı içinde yer bulur ve kenti yeniden kendin için yapabilirsin.” (Şakar, Esenlik Zamanları)
Cemal Şakar’ın dünyasında kesin cevaplar yoktur. Kapılar ardına kadar açılmaz; karanlık bütünüyle aydınlanmaz. Fakat eşikte duran insanın bakışında bir ihtimal parıldar. O ihtimal, arayışın kendisidir. Çünkü insan, bulduğunda değil; aradığı sürece diri kalır. Ve belki de en büyük trajedi şudur: Arayış bittiğinde insan da biter. Bu yüzden eşik, bir yoksunluk değil; bir imkândır. Eksiklik, bir kusur değil; varoluşun nabzıdır. İnsan o nabızla yaşar, o nabızla yürür. Hep biraz eksik, hep biraz yolda… ve her adımda yeniden başlayan bir arayışla.
Yol uzadıkça insanın içi daralır; daraldıkça derinleşir. Çünkü arayış, insanı genişletmez önce onu içine doğru çeker. Bir kuyu gibi; karanlık, serin ve sesin yankılandığı bir kuyu. İnsan o kuyunun başında eğilir, kendi sesini duymak için. Fakat duyduğu şey çoğu zaman kendi sesi değildir; yabancı bir yankıdır. İşte o anda başlar asıl sarsıntı: Kendi içinden geleni tanıyamamak. Cemal Şakar’ın öykülerinde bu sarsıntı açık bir kırılma şeklinde değil, ince bir çözülme olarak belirir. Karakterler birdenbire yıkılmaz; yavaşça aşınır. Bir bakışın içinde, bir gecenin geç saatinde, bir odanın ağır havasında… Zaman bile eşikleşir; geçmiş ile şimdi arasındaki çizgi silikleşir. İnsan, yaşadığı âna tam olarak yerleşemez. Sanki biraz önceydi her şey; ya da biraz sonra olacak. Bu aradalık, yalnızca bireysel bir ruh hâli değildir; çağın ruhudur. Modern şehir, insanı sürekli hareket hâlinde tutar; ama bu hareket, varoluşsal bir ilerleme değildir. Koşulur; fakat bir yere varılmaz. Konuşulur; fakat anlaşılmaz. Görülür; fakat temas edilmez. İlişkiler yüzeyde kayar; derine inmek tehlikeli sayılır. Oysa arayış, tam da o tehlikeli derinlikte başlar. Cemal Şakar’ın insanı bu yüzeyselliğe razı değildir; ama onu bütünüyle terk edecek güce de sahip değildir. İşte eşik burada bir gerilim hâline gelir. Bir ayağı alışkanlıkta, bir ayağı bilinmeyende. Güven ile hakikat arasında ince bir çizgi. Güven, insanı korur; hakikat ise dönüştürür. Ve dönüşmek, çoğu zaman incinmek demektir.
Arayışın metafizik boyutu da tam bu incinmede belirir. İnsan, yalnızca daha iyi bir hayatı değil; daha anlamlı bir varoluşu arar sorusu dünyevîdir belki; fakat sızısı aşkındır. Cemal Şakar’ın metinlerinde yaratıcı açıkça konuşmaz; ama yokluğu da hissedilmez. Daha çok bir sezgi, bir iç çekiş, bir bakışın uzaklara dalışı… Sanki görünmeyen bir kapı daha vardır; bu dünyanın eşiğinin ötesinde başka bir eşik. Ve insan, bütün ömrü boyunca o görünmeyen kapının önünde bekler. Bazen umutsuzca, bazen sabırla, bazen yalnızca alışkanlıktan. Fakat bekler. Çünkü beklemek de arayışın bir biçimidir. Beklemek, henüz vazgeçmemektir.
“Sızlanma, cevap muhatabını bulur.” (Şakar, Hikâyât)
Belki de insanın yazgısı budur: Tamamlanamamak. Ama bu tamamlanamayış, bir eksiklik değil; bir çağrıdır. İnsan her eksildiğinde, aslında başka bir imkâna açılır. Her kayıp, yeni bir soru doğurur. Ve her soru, insanı yeniden insan yapar.
Sonunda şunu fısıldar eşik: Varılacak bir yer yoktur belki; ama yürünecek bir yol vardır. Ve o yol, insanın içinden geçer. Arayış bitmez; çünkü insan bitmez. Eksikliğiyle, tereddüdüyle, susuşlarıyla… Hep biraz arada, hep biraz yolda.
Ve belki de en sahici hakikat şudur: İnsan, bulduğu şeyle değil; aradığı şeyle tanımlanır.
Bünyamin Yıldırım (05.08.2000), Gaziantep’te doğdu. İlkokul ve ortaokul öğreniminin bir kısmını Gaziantep’te okuyup Mersin’e taşındı. Ortaokul ve liseyi Mersin’de tamamladıktan sonra; Bandırma On Yedi Eylül Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Hâlâ aynı üniversitede Yeni Türk Edebiyatı alanında yüksek lisans yapmaktadır.Şiir ve düzyazıları Ricat, Teferrüc, Sade İmge ve Temiz Sayfa’da çıkmaktadır.