Menu
yokoluş ve diğerleri
Öykü • yokoluş ve diğerleri

yokoluş ve diğerleri


Ay ışığı çöküyor şehre, yukarılardan.

Yakamoz içindeyim. Bir balıkçı, kayığını sürüklüyor, fenerinden taşan ışıkların ve ay parçalarının parlattığı Boğaz’ın yanaklarından.

Yorgunum. Akşamla birlikte omuzlarıma çöken karanlık hırkama sarınıyorum. Karadeniz’den ince ve kesen bir yel esiyor. Gemiler kayıyor, son gemiler. Şimdi insanlar yok. Nerdeler?

Korkunç sesleriyle martılar cığrışmayacak mı? O martılar yok mu o martılar…

Sen o gün karanlık bir sokaktan kayboldun. Yanaklarıma yağmur dökülmüyordu. Saçlarım dağınıktı. Perme perişandım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Duvardaki gölgemi izliyordum. Yansımın nefes alıp vermesine masadaki saatin tik takları karışıyordu. Göksel bir şeyler mi bekliyordum?

Dev cüsseli bir heyula gibi dolaşıyordum sokaklarda. Nereye gideceğimi bilmiyordum. O gezgin benim ruhumdu. El sallıyordum geçenlere. Tebessüm ediyor, gözlerine ışıldayan gözlerimi dikiyordum. Ama beni görmüyorlardı.

İsa’nın son akşam yemeğine katılmıştım. Hüzün içindeydim. Havariler neşe içinde Meryem’in oğlunun doldurduğu kadehleri tokuşturuyorlardı. Oraya davet edilmemiştim. Belki yüzsüzdüm. Şimdi Tanrı’ya ulaşabilecektim. İsa’ya yaklaştım. Eteklerine sarılacaktım. Bana şüpheyle baktı. Korku, gözlerinde çakmak çakmaktı. Bir çarmıhta duruşu özler gibiydi hali.

Barışık olamıyordum. Penceremden karga sürüleri geçiyordu. O kadar uğursuzdum ki manzara diye o çirkin kuşlar asılmıştı camlarımın ardına. Gidecek bir yer bulamıyordum, akşamında ve sabahında İstanbul şehrinin; ortalarda kalıyordum. Hiçbir kapıya elim yaklaşamıyordu. Yazmayı tasarladıklarımı kelimeler halinde kâğıda dizemiyor ama bir bir yaşıyordum. Yayıncıları görüyordum, dergileri, e- postaları… O adamla şu adam danışıklı dövüşüyorlardı. “Sen benim öykümü tanıt dergide, ben senin şiirlerini…” Yazıyordum. Halime kahkahalarla gülüyordum. Bunlar, gelecek ecinnilerin sesleri miydi? Bilemiyordum. Sevgili Ali Çolak aramıştı. Senden üç yıldır ses çıkmıyor, diyordu. Yine sesimi çıkarmadım. Bana dosya ver, dedi. Verdim…

Bunlar gibi düşünemiyorum. Bana sathi geliyor. Galapera’yı arıyorum Tünel’de. Bulamıyorum. Ensiz Sokak’ta yağmura yakalanıyorum. Tramvay son yolcusunun binmesini bekliyor. Ürkek adımlarla ilerliyorum. Su birikintileri üzerime sıçramasın istiyorum. Sigara içiyorlar. Üstün yazarın vasıflarını sergiliyorlar! Dumanında boğuluyorum. Nasıl öykü yazdıklarını anlatıyorlar. Anlattıkları bir bir çıkıyor. Hepsini ben yaşıyorum. Haliç’in kenarında yürüyorum. Bir baharın akşam üzeridir. Erguvanlar eflatun renkleriyle gülümsüyor. Bir camiden ezan kopuyor. Galata’nın etrafında bir martı sürüsü turluyor. Ben yürüyorum. Gideceğim yeri bilmiyorum.

Ali Haydar Ağabey, yeni öykü dairelerini anlatıyor. Ben sokakların bütün çemberlerinde boğuluyorum. Anemi, sevgilimi ve vatanımı düşünüyorum. Yalnızlığımı… Gidebilecek hiçbir yerimin olmayışını.

Doğruluyorum. Otelin soğuk ve tek yataklı odasında duruyorum. Sanki saatin tik takları artıyor; dedemin kösteklisinin inlemelerine karışıyor. Bacadan alevlerin dumanı yükseliyor. Ocaklığın alanı tamamen is içinde kalmış. Bir gaz lambası yanıyor. Ama ladin ve sedir kütüklerinin harlayarak etrafa yaydığı aydınlığın gölgesinde kalıyor. Dedem mütebessim duruyor. Kalın bir kitap okuyor. Bir Kur’an… Dudaklarından mırıltılar taşıyor.

Ben ateşin ısısında erimiş bir şekilde yatağıma gömülü duruyorum. Ninem, eski elbiseleri toparlayıp küçük küçük minderler ve kırlentler yapıyor. Yüzlerce ayrı rengi bir araya getirip kız torunlarının çeyizleri için seccadeler dikiyor. Uzak dağlarda, bayırlarında eğreltilerin büyüdüğü tepelerde kurtlar uluyor. Dereler yorgun ve iniltili akıyor. Gecenin sessizliğini ishak kuşlarının ve çekirgelerin bağrışları kesiyor. Yapayalnız kalışların küçük bedeni yatağımın bir ucunda büyüyor. İrkiliyorum. Çocuksu duyguların kaotiğinde kalıyorum. Ölüm metaforunu ben mi düşünmeliymişim! Annem ötelere gitmiştir. Babamın nerde olduğunu bilmiyorum. Dedem ve ninemle büyüyorum. Küçük amcam keçi sürülerini koyaklardan, dağların sağrısından topluyor. Ben ona yardım ediyorum. Akşamlarımız ve sabahlarımız benim açımdan hazin geçiyor.

Benliğimi bulmaya çalışıyorum. Şehrin akşamından büyüyorum. Bir barın önünde duruyorum. Kanlı gözlü adam ağır bir müziğin altında, kanlı gözlerini bana dikiyor, kadehini bu yana sallıyor. Şeyhin tekkesine kapıdan başımı uzatıyorum. Sarıklı ve nur yüzlü insanlar gülümsüyor. Gel, işareti yapıyorlar. Benliğimi seçemiyorum. Nereye gitmem gerektiğini belirleyemiyorum.

Yolları tekmeliyorum; kaldırım taşlarını. Bir yerlere mensubiyet duygusu acaba bende oluşmamış mı? Akşama duruyorum. Diyanet camiine sığınıyorum. Bir vaktin namazını kılıyorum. Tanrı’nın huzurunda sarhoş olmadan, edepli bir biçimde duruyorum. Ruhumun ne zaman bedenimi bir başına bırakacağını düşünüyorum. Ölüm hakikâtının hayatı anlamlandırdığını kabul ediyorum. O gelecektir, ağır ve tereddütsüz. Mihraba en yakın yere diz kırıyorum. Bir rakı alıyorum. Kimseye hissettirmeden balıkçı iskelesinin altına giriyorum. İçiyorum, içiyorum… Şimdi zil zurna sarhoşum. Camide günahsız ve Tanrı’ya o kadar yakın duruyorum. İskelenin kasvetli altına sığındığım zamanlarda o kadar unutkan ve günahkâr oluyorum.

Gittiğin, kaybolduğun yeri sımsıkı tutuyorum. Caddenin ortasında çivilenmiş gibi duruyorum. Gecenin en son vakti. Sarı arabalar geçiyor. Sürücüler suratıma küfürlerini çarpıyor. Elimden kimse tutmuyor; ben ellerini tutmuyorum.

Yürümeye şehrin karanlığından başlıyorum. Sıfırdan ve denize çalan gözlerinden başlıyorum. Yorgun gemiler geçiyor. Yelken direklerine martılar tünemiş. Parkam yırtık. Sakallarım haftalarca uzun. Seni bulamıyorum. Yalnız kalıyorum. Dostlarımı tanıyamıyorum.

Gözlerimi zorlanarak açıyorum. Karşımda tavan; karşılıklı iki duvarda ucuz yağlı boya resimler. Yastığıma gömülü kafam terler içinde kalıyor. Otelin çatısına vuran yağmur damlalarının sesi kulaklarıma doluyor. İnleye-tıslaya uzaklardan geçen bir tramvayın zorlanmalarını duyuyorum. Söndüremediğim, gece boyu masamda yanan mum erimiş, erimiş… Bir lodos penceremi aralamış. Perdeler savruluyor. Masamdaki öykü müsveddeleri yaprak yaprak uçuşuyor. Acizlik içindeki odama dağılıyor.

Anemi özlüyorum. Bunu sadece ninem anlıyor. İhtiyar kadının, eski kıyafet parçalarıyla diktiği seccadelerden annemin elbiselerine ait parçaları buluyorum. Onları yüzüme, gözüme, gözyaşlarıma sürüyorum. Çocukluk, bu hüzzam makamı bitecek mi? Ölüm, benimle ne zaman tokalaşacak, bunu merak içinde bekliyorum.

Dedem, sonbaharda harman yerindeki sararmış dut yapraklarını süpürüyor. Küçük amcam samanları ahıra taşıyor. Yapayalnız bir şekilde, dedemin damının etrafında günlerce yürüyorum. Bekçi kurt köpeği beni izliyor. Çilli horoz evin köşelerinden her dönüşümde karşıma çıkıyor.

Ben şehrin bu akşamlarından büyüyorum. İstanbul beni kollarıyla sarıyor. Öykülerimi, romanlarımı duymak, dinlemek için fırsatlar kolluyor. Sen o sokaktan kayboluyorsun. Akşam, akşam olmaktan bir an vazgeçmiyor. Karanlık sürekli çöküyor. Yalnızlık bileklerimden kavrıyor. Onu ben büyütmüştüm, bunu biliyorum. Hiçbir şeye itiraz etmiyorum; her şeyi kabulleniyorum. Münzevi bir derviş gibi duruyorum. İstanbul şehrinin silüetleri nebülöz yığınlarına benziyor. Tramvaylar, uçaklar, gemiler geçiyor. Sirkeci’nin treni içimdin geçiyor. Seni alıp uzaklara götürüyor. Koca Mustafa Paşa…Bir tren İstasyonu…Peronda kalakalıyorum. Kollarım çaresiz, iki yanımda sallanıyor.

Sen, şehrin bu akşamından kayboluyorsun.

Ben, şehrin bu karanlığından büyüyorum.

Elimde bir asa, sırtımda, heybemde aşklarla dolu azığım duruyor. Güzelliklere adım attığım her saniyede yalnızlığın elleri yanaklarımı tırmalıyor. Karanlıklara yürüyorum. Taksilerin ışıklarına karışıyorum. Bir gemi borusunu öttürüyor. Limana en son girecek gemi o olmalı.

Seni dinliyorum; sessiz bir şafakta kumruların şarkılarını. Gözlerim yanıyor. Arabalar motorlarını çalıştırıyor. Münadi minarede. Uykunun namazdan hayırlı olamayacağını ünlüyor. Ümmetten hiç kimse kapımı aralamıyor. Bir metropolü solukluyorum. İnsandan hiç kimse kapımı çalmıyor.

Odamın ısısı düştükçe düşüyor. Otelin kaloriferleri hiçbir zaman tamir edilmiyor. Alt kattaki daireden anlamsız inlemeler geliyor.

Öyküler yazıyorum hiç kimseye ulaşamayacak.

Kimsenin tanıyamayacağı ve bilemeyeceği öyküler yaşıyorum.

Şehrin bu akşamından büyüyorum.

Karanlığın bu vaktinden yok oluyorum.



28.4.2008

nuhannebi@mynet.com

Diğer Yazıları